5 Nisan 2017 Çarşamba

Zorunlu Bireysel Emeklilik Sisteminden Nasıl Çıkılır?

Milyonlarca emekçiyi ilgilendiren Zorunlu Bireysel Emeklilik uygulamasının ikinci aşaması 1 Nisan 2017 itibariyle başladı. Çalışan sayısı bin ve üzerinde olan bir işverene bağlı olarak çalışanlar 1 Ocak 2017’den itibaren sisteme dahil edildi. Türkiye vatandaşı olan 45 yaşın altındaki tüm 4a ve 4c kapsamındaki çalışanlar ve çalışmaya yeni başlayacaklar bu sisteme kademeli olarak dahil edilecekler. Sisteme dahil edilme takvimi şu şekilde olacak.*

Çalışan sayısı 250 ve üzerinde olan ancak binden az olan bir işverene bağlı olarak çalışanlar ve 5510 sayılı kanunun 4. Maddesinin birinci fıkrasının a ve c bentlerine göre  10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol  Kanununun eki I-II-III ve IV sayılı cetvellerde yer alan kamu idarelerinde yani TBMM-Cumhurbaşkanlığı- Başbakanlık-Bakanlıklar-Genel Müdürlükler-Kuvvet Komutanlıkları-Üniversiteler-Özel Bütçeli Kamu İdareleri-Sosyal Güvenlik Kurumu-Denetleyici, Düzenleyici Kurumlar-Diğer Kamu Kurumları ve TSK personeli için 1 Nisan 2017 itibariyle zorunlu BES uygulaması başlamış oldu.

5510 sayılı kanunun 4. Maddesinin birinci fıkrasının a ve c bentlerine göre diğer kamu idarelerinde yani Belediyeler-İl Özel İdare-Belediyeye bağlı kuruluşlar-Mahalli İdare Birlikleri ve KİT çalışanları ise 1 Ocak 2018 tarihinde sisteme dahil edilecektir.

Çalışan sayısı yüz ve üzerinde ancak iki yüz elliden az olan bir işverene bağlı çalışanlar, 1Temmuz 2017’de, çalışan sayısı elli ve üzerinde ancak yüzden az olan bir işverene bağlı çalışanlar 1 Ocak 2018’de
Çalışan sayısı on ve üzerinde ancak elliden az olan işverene bağlı olarak çalışanlar 1 Temmuz 2018’de

Çalışan sayısı beş ve üzerinde ancak ondan az olan bir işverene bağlı çalışanlar 1Ocak 2019’ sisteme dahil edilecekler. Beş kişinin altında çalışana sahip olan işverenlerse sisteme dahil edilmeyecek.

Sisteme dahil edilen emekçilerin maaşından her ay %3 oranında kesinti yapılacaktır. 1 Nisan 2017 itibariyle sisteme dahil olan kamu emekçilerinin maaşlarından 293 lira ile 78 lira arasında bir kesinti yapılacaktır.

Sisteme katılım zorunlu olsa da sistemde kalmak zorunda değilsiniz. Sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesinin ilk adımı olan bu uygulamadan tüm emekçiler cayma hakkını kullanarak çıkabilir. Peki bu işlem nasıl yapılacaktır?

Öncelikle işverenin sizin adınıza hangi emeklilik şirketiyle anlaşma yaptığını öğrenmeniz gerekiyor. Normal şartlarda kişinin emeklilik şirketini kendi seçme özgürlüğü olması gerekirken bu yasayla engelleniyor. Özellikle kamu kuruluşlarının belirli emeklilik şirketlerini ki bunlar daha çok islami bankaların emeklilik şirketi olma ihtimali yüksek. İşverenin sizin adınıza emeklilik şirketiyle emeklilik sözleşmesini imzaladığı günden bağımsız olarak, çalışana ait ilk katkı payının emeklilik şirketine intikal ettiği  tarihi takip eden iş günü çalışana bildirim yapılır. Çalışan bu bildirimi müteakip iki aya (60 gün) içinde cayma hakkını kullanabilir.

Bu iki ay içinde kısmına özellikle dikkat etmeniz gerekmektedir. Bazı kurumlar özellikle kamu kurumlarının yetkilileri emekçileri yanlış yönlendirmekte cayma süresini iki ay sonra diye söylemektedir. İki ay sonra yapılan cayma işlemlerinin de normal bireysel emeklilikten çıkış işlemleri uygulanmaktadır. Bu durumda da yatırdığınız katkı paylarından yasal kesintiler yapılarak size ödeme yapılmaktadır. Bu durumda çıkış yaparsanız yatırdığınız katkı paylarınızı geri alamayabilirsiniz. Bu nedenle iki ay içinde cayma hakkınızı kullanmalısınız. Hak kaybına uğramamak için iki ay içinde cayılması hususa özellikle dikkat edilmeli.

Cayma ve ayrılma taleplerinin kim tarından karşılanacağı işveren ve emeklilik şirketi arasında kurulacak sözleşmede kararlaştırılır. Eğer cayma talebini emeklilik şirketi karşılayacaksa öncelikle yapmanız gereken işverenden hangi şirketle sözleşme yaptığını ve bireysel emeklilik sözleşme numaranızı öğrenmek. Bunları öğrendikten sonra emeklilik şirketinin varsa ilinizdeki bölge müdürlüğüne gidip cayma dilekçenizi elden verebilirsiniz yoksa e-posta ya da faks yoluyla genel müdürlüklerine başvuru yapabilirsiniz. Başvurunuz, ellerine ulaştıktan sonra on iş günü içinde kesinti yapılan tutar size iade edilecektir.
*www.egm.org.tr


15 Mart 2017 Çarşamba

AKP’nin Almanya ve Hollanda ile Krizi Yine Antalya’yı Vurur

AKP’nin referandum uğruna Almanya ve Hollanda ile çıkardığı kriz yine Antalya’yı vuracaktır. AKP’nin Rusya ile yarattığı kriz turizmi doğrudan etkilemiş, kente gelen turist sayısı yüzde 44 oranında azalmıştı.  

Rusların Antalya’da gelmediği dönemde kente gelen turistlerin ülkelere göre sıralamasında ilk üç ülke sırasıyla Almanya, Hollanda ve İngiltere.

Bu ülkelerden gelen turist oranı da diğer yıllara göre 2016 yılında azalma göstermiş.  Almanya’dan gelen turist sayısında yüzde 34, Hollanda’dan gelen turist sayısında yüzde 29 ve İngiltere’den gelen turist sayısında yüzde 24' lik bir kayıp yaşanmış.

2017 yılıyla birlikte kayıpları azaltmak için ülke ülke gezilip insanları Antalya’ya gelmeye ikna etmeye çalışırken AKP ve Saray referandumda evet çıkması uğruna tüm bu emekleri çöpe attı. Önce Almanya ardında da Hollanda ile çıkarılan krizden direkt etkileneceklerin başında Antalya geliyor.

Özellikle paket turlarla* ilgili istatistikler durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne seriyor.

2017 Ocak-Şubat dönemindeki paket tur satışı bir önceki yıla göre yüzde -26’ ya gerilemiş.

Şu anda kriz yaşadığımız Almanya ile kayıp yüzde -50 Hollanda ile yüzde -69.

Geçen yıl Ocak- Şubat aylarında Antalya’da 143 bin paket tur satılırken bu yıl 106 bin satış yapılmış.

Şimdide yaşanan kriz ardından ardı ardına tur iptalleri gelmeye devam ediyor.

Görünen 2016 yılının ardından 2017 yılı da Antalya için hüsran olacak.

Kendi çıkarını halkın çıkarının önünde tutan AKP ve Saray Antalya’yı da felakete sürüklüyor.

Bu gidişe dur demenin ilk adımı 16 Nisan’da Hayır demekten geçiyor.


*http://www.turizmdebusabah.com/haberler/paket-tur-satislarinda-korkutan-rakamlar-83223.html

24 Şubat 2017 Cuma

Antalya'nın Fethi Kutlaması Neden Şimdi?

     Antalya Valisi Münir Karaloğlu, dün (23 Şubat 2017) düzenlediği basın toplantısıyla Antalya’nın Selçuklular tarafından fetih edildiği tarih olan 5 Mart gününü görkemli bir şekilde kutlayacaklarını ilan etti.

    810 yıldır hiç kutlanmamış olan bu günü kutlamak nereden icap etti? 810 yıl sonra şehri kimden kurtarıyorsunuz? Gemileri Kaleiçi’nden mi yürüteceksiniz? Amaç nedir?
  
   Hiç kuşkusuz bu kutlamaların amacı AKP’nin yeni rejim inşasının bir parçası olmasıdır. AKP eski rejimi yani Cumhuriyeti tasfiye ederken onun ritüelleri yerine kendi ritüellerini koymaya çalışıyor. AKP’nin 15 Temmuz’u saymazsak büyük bir “zaferi” ve bayramları olmadığı için şimdilik geçmişin ipine sarılıyor.  Tabi önemli bir başka noktada referandum  süreci. AKP’nin referandumdan evet çıkarması için büyük oranda milliyetçi seçmenin oyuna ihtiyacı var. Bu süreçte onların gözüne hoş görünecek işler yapmak zorundalar. Kürt illerinde yeniden savaşı kışkırtarak batı da da fetih tarzı etkinliklerle milliyetçilere hoş görünecek işlerle onları kendi safına çekmeye çalışacak.

    Fetih gösterisinin mezhepsel bir içerikle siyasal İslamcı bir gösteriye ve Recep Tayyip Erdoğan şovuna dönüşeceği de çok açık. Erdoğan, cumhuriyeti yıkan yeni Türkiye’nin fatihi olarak belleklere kazınmaya çalışılacak.

    Bir de işin ekonomik boyutu var hem ülke hem de Antalya ekonomisi çöküş sinyalleri veriyor. Antalya’nın 2016 yılı sonu ekonomik verilerine kısaca bakarsak ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Antalya Ticaret ve Sanayi Odasının 2016 yılı verilerine göre Antalya ekonomik olarak her açıdan geri gidiyor. İşte rakamlarla Antalya’nın durumu:

ü  Kente gelen turist sayısı yüzde 44 azalarak 10 milyondan 6 milyona geriledi
ü  SGK’lı çalışan sayısı yüzde 9,5 azalarak 586 binden 530 bine geriledi
ü  SGK’lı esnaf sayısı yüzde 3,6 azalarak 94 bin 900’de 91 bin 400 geriledi
ü  Ödenen çeklerin oranı yüzde 13,3 düşerek 24 milyar TL’den 20 milyar 800 milyona geriledi
ü  Karşılıksız çeklerin oranı yüzde 21 artışla 1 milyar 162 milyon TL’den  1 Milyar 407 milyon TL’ye yükseldi.
ü  Karşılıksız çeklerin oranı yüzde 41 artışla 4,8’de 6,8 ‘e yükseldi.
ü  Takipteki krediler yüzde 31 artışla 1 milyar 729 milyon TL’den 2 milyar 261 milyon TL’ye yükseldi.
ü  Yaş sebze meyve ihracatı yüzde 21.2 düşüşle 318 milyon dolardan 251 milyon dolara geriledi.
ü  İhracat yüzde 3 düşüşle 913 milyon dolardan 885 milyon dolara geriledi.

     2017’nin 2016’dan daha kötü olacağı aşikar. Yani şu anda Antalya’da kutlama yapılacak bir durum yok. Ama AKP ve saray iktidarı ülkeyi getirdikleri noktayı saklamak için geçmişin ihtişamıyla halkı avutmaya çalışıyor. Her gün yoksullaşan, evlerine gitmek için saatlerce otobüs duraklarında bekleyen, sokaklarında mültecilerin, dilencilerin kol gezdiği, güvenlik endişesiyle turistlerin gelmediği, işyerlerinin birbir kapandığı Antalya’yı fetih şovuyla maskelemeye çalışıyorlar.   Ama mızrak çuvala sığmıyor Antalya, her geçen gün kötüye gidiyor. 

     Bu kötü gidişe çözüm bulmak yerine kenti yönetenler hamasi işlerle uğraşıyor.
Ekonomi kötü diye diş macununa bile vergi koyanlar, halka dolar bozdurun diyenler, emekçilere zorla bireysel emeklilik dayatanlar parayı fetih şovlarında har vurup harman savuruyorlar.

   Oysa, Hitit,Likya, Pamphilya, Bergama,Roma,Bizans,Selçuklu,Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinin izlerini taşıyan bu kent  fetih şovundan daha iyilerini hak ediyor.


2 Ağustos 2016 Salı

AKP’nin “Üst Akıl” Riyakârlığı

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden iki hafta geçti. İki hafta boyunca her gün, bir sürü “son dakika” gelişmesi yaşadık ve yaşamaya devam edeceğimiz anlaşılıyor.

Darbe girişimiyle ilgili birçok soru da halen cevapsız orta yerde duruyor ve durmaya devam edecek.  Bu sorulardan biri de “darbenin arkasında kim var?” meselesi. AKP’li birçok vekile göre; bu darbenin arkasında bir “üst akıl” var.

AKP’liler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan kendilerine dönük her eleştiri ve protestolarda bir “üst akıl” olduğunu iddia eder durur. Darbe girişiminde de bir “üst akıl” olduğunu, bu sefer isim vererek ifade ediyorlar ve Amerika Birleşik Devletleri’ni açıkça suçluyorlar. Haksızlar mı? ABD bu darbenin arkasında olamaz mı? Muhtemelen haklılar ama aynı zamanda riyakârlar. Bu riyakârlık meselesine geleceğim ama önce “darbede ABD’nin rolü var mı?” meselesine değinelim.

2010 referandumu öncesi NTV canlı yayınına katılan Oğuzhan MÜFTÜOĞLU*  “emperyalizmin rolü anlaşılmadan, darbeler açıklanamaz” diyerek, ülkemizde yaşanan darbelerin niçin ve nasıl yapıldığını, hangi sınıflar tarafından yapıldığını ve bu darbelerde ABD ve NATO’nun rolünü ortaya koymuştu. Bu esnada programın diğer katılımcılarından olan ve o dönemde, bugün OHAL kararnamesiyle kapatılan, Taraf gazetesi yazarı olan AKP yancısı Markar Eseyan hiddetli bir şekilde “27 Mayıs’ta ABD’nin rolü var mı”?diye sorunca Oğuzhan MÜFTÜOĞLU “incelensin o da bulunur” demişti. 15 Temmuz darbe girişimi de sağlıklı bir şekilde incelenirse, ABD’nin rolü de daha iyi anlaşılır. Görüldüğü gibi ülkemizde yaşanan her darbe girişiminin arkasında ABD’nin muhakkak rolü var, rolü yoksa da bilgisi vardır. Çünkü ülkemizde yapılan başarılı, başarısız tüm darbe girişimlerini yapan Türk Silahlı Kuvvetleri,  bir NATO ordusudur. Amerikalı Generalin “tüm müttefiklerimiz tutuklandı” çıkışı boşuna değildir.

Yani AKP ve Erdoğan “üst akıl” konusunda haklılar. Gelelim haklılar ama riyakârlar meselesine.

Riyakârlar çünkü bu “üst akıl” meselesini, ABD ve destek verdiği darbenin hesabını sormak için değil. Eğer AKP ve Erdoğan darbenin arkasındaki “üst akıl” ABD’den hesap soracaklarsa, yapacakları çok basit. ABD ile tüm ikili anlaşmalar fes edilmeli, ülkemizdeki ABD üsleri kapatılmalı, ABD elçisi sınır dışı edilmeli ve NATO’dan çıkılmalı. Var mı bunlarda bunları yapacak yürek ve siyasi irade? Tabii ki yok.

Çünkü onların derdi darbenin arkasındaki “üst akıl” dedikleri ABD’den hesap sormak değil, darbenin merkezinde olan FETÖ ile AKP ortaklığının gizlenmesi için “üst akıl” bahanesine sığınmak. İstiyorlar ki “bu FETÖ’cular, devlet kurumlarına nasıl yerleştiler, bunlar bu tüm kritik kurumları ele geçirirken, AKP iktidarı ne yapıyordu, askeri lise sınavları, KPSS ve üniversite giriş sınavları soruları çalınırken iktidar ne yaptı?”sorusu sorulmasın. Mesela “ne istediniz de vermedik” diyenlere, “neler verdiniz, açıklayın” diye sorulmasın istiyorlar. 2002-2012’ye kadar süren gayri resmi AKP-Cemaat koalisyonunun unutulmasını istiyorlar.

Darbecilerle kendi ortaklıklarının hesabı sorulmasın diye, işi “üst akıla” havale ediyorlar. Ama kimse bunların üst akıl riyakârlığını yemiyor. Hem üst akıl var deyip, ABD’yi suçluyorlar hem de ABD Genel Kurmay Başkanı’nı en üst seviyede ağırlıyorlar. Ve anlaşılıyor ki darbenin arkasında durmakla suçladıkları ABD’nin Genel Kurmay Başkanı’na, darbe hakkında tek kelam etmemişler. Bir de mükâfat olarak İncirlik ve Diyarbakır üslerinin kullanılmasında bir değişiklik yapılmayacağı garantisi vererek, darbenin arkasındaki “üst aklı” ödüllendirmişler.

Anlayacağınız darbeciler ne istediyse veren AKP, darbenin arkasındaki güç “üst akıl” ne isterse vermeye devam ediyor.

*http://alevi.dk/BASIN%20ARSIV/12%20eylul%20muhatabiyiz%20OM.htm

22 Haziran 2016 Çarşamba

Antalya Afet Bölgesi



Evet, Antalya büyük bir afet bölgesi ama bu afet doğa olaylarından kaynaklı değil. Tamamen AKP eliyle yaratılmış bir afet. Antalya’nın can damarı olan turizm, dibe vurmuş durumda. Turizm ve ona bağlı yan kollarla Antalya ekonomisi felç olmuş durumda. Turizm krizinden etkilenen iş kolu sayısı 52.

Antalya Ticaret ve Sanayi Odası’nın verileriyle krizin boyutu iyice açığa çıkıyor. ATSO Başkanı Davut Çetin’in, Haziran Ayı Meclis toplantısında yaptığı konuşmada turizmle ilgili verdiği verilere kısaca bakalım.

  • SGK’nın Mart ayı verilerine göre 5 bin esnaf ve 5 bine yakın tarım üreticisi SGK’dan çıkmış.
  • Büyük otellerin bir kısmı kapanmış ya da hiç açılmamış. Akdeniz Turistik Otel İşletmecileri Birliği’nin verilerine göre de 30 otel el değiştirmiş.
  • Geçen yılın Haziran ayında Antalya dış hatlar terminaline gelen uçak sayısı 8000 iken, bu yılın Haziran ayında sayı 1800’e düşmüş.
  •   Turist sayısındaki 5.5 aylık düşüş, %45
  •   Günlük olarak turist kaybı %60
Şimdi de Doğan Haber Ajansı’nın derlediği verilere göz atalım:
  •     Haziran ayının ilk 15 gününde Antalya’ya gelen turist sayısı geçen yıla göre %58,7 düştü.
  •   Aynı dönemde Rus turist sayısı %98,5 Alman turist sayısı %44.9 azaldı.
  • Bu yılın ilk 5 ayında, geçen yılın ilk 5 ayına göre turist sayısı %42 oranında azaldı.
İnternetten otel rezervasyonu yapan Trivago’nun verilerine göre de internetten Türkiye’deki otellerin aranma oranı %58 düşmüş. Özellikle 2015 yılında arama yapan Rus ve Alman turistlerde büyük düşüş yaşanmış. Sputnik Türkiye’nin haberine göre ise, yaklaşık 1300 otel satılığa çıkarılmış.

Yukarıda saydığım veriler turizmin genel halini ortaya koyan veriler. Birde turizmden geçimini sağlayan yüz binlerce emekçi var. Yaklaşık 300 bin kişinin işsiz kaldığı söyleniyor. Turizmle ilgili birçok veri tutulurken, kaç kişinin işsiz kaldığı konusunda bir veriye ulaşamadım. Eğer iddia edildiği gibi rakam 300 bin civarındaysa bu sayıya çalışanların ailelerini, esnafları vb eklediğimizde krizden doğrudan etkilenenlerin sayısı 1 milyona yaklaşıyor.

Şimdi turizmin kötü gidişine çareler aranıyor, paketler hazırlanıyor. Hükümetin hazırladığı paketler turizmi değil, turizmciyi kurtarma paketleri.

ATSO başkanı da yaptığı konuşmasında benzer talepleri dillendiriyor, Antalya için bir afet planı uygulanmasını, SGK primlerinin, vergi borçlarının ve banka alacaklarının ertelenmesini istiyor. Haliyle o kendi sınıfını kurtarma derdinde. İşsiz kalan binlerce emekçinin durumunun ne olacağı, kimsenin umurunda değil.

Turizmdeki bu çöküntü, turizmden geçinen esnafı da olumsuz etkiliyor. Alanya’da esnaf yağmur duasına çıkar gibi turist duasına çıkarken, Kemer’de ise yazar kasalarını kırdı. Kundu’da yol kapattı.

Yavaş yavaş toplumda bir tepki birikiyor. Öncelikle anlaşılması ve anlatılması gereken krizin sorumlusunun AKP ve onun uyguladığı iç ve dış politikalar olduğudur. Daha geçen yıl Rusya’nın yaşadığı ekonomik sıkışmışlık sonucu, zaten gelen Rus turist sayısı azalmışken, Rus uçağını düşürmenin ülke turizmini de bombalamak olduğunu AKP’nin bilmiyor olması imkânsız.

Yine Suriye’de yaşanan iç savaşta taraf olunması, her türlü cihadist grubun desteklenmesi, desteklenen grupların ülkemizde bombalı eylemler düzenlemesine göz yumulması. Kürt sorununda eskiye dönerek, sorunun silahla çözülmeye çalışılması, savaşın büyük kentlere taşınması, turizmi dibe vurdurdu. Kimse can güvenliğinin olmadığı bir ülkeye gitmek istemez. Yani sadece problem yaşadığımız Ruslar değil, Danimarka’dan Hollanda’sına hiçbir ülke insanı, ülkemize tatile gelmek istemiyor.

AKP’nin mevcut politikalarından geri adım atacağı da beklenmesin. Antalya turizminin de ekonomisinin de geleceği tehlikede. AKP’nin 7 Haziran sonrası tırmandırdığı şiddete karşı çıkmak yerine, Kürt “avına” çıkan Alanya esnafına ve tarladaki salatalığı, domatesi elinde kalan çiftçiye asıl düşmanın kim olduğunu, savaşın ve şiddetin asıl kimi mağdur ettiğini, sorunun otelde çalışan işçiyle, dükkânını kapatan esnafla ortak olduğunu anlatmamız lazım.

Bugün turizm emekçilerinin, esnafının, çiftçinin, bir bütün olarak Antalya halkının, Antalya’nın ve ülkenin geleceğini esir alan AKP’ye karşı sesini daha gür çıkarma vaktidir.





17 Mayıs 2016 Salı

Zorunlu BES Sosyal Güvenlik Sisteminin Tasviyesinin İlk Adımıdır



Ülkemizde 2003 yılında hayata geçirilen ve gönüllü katılıma dayanan BES’e yani Bireysel Emeklilik Sistemine katılım zorunlu hale getiriliyor. (BES’le ilgili detaylı bilgi için   http://sabrikirdar.blogspot.com.tr/2014/03/kdem-tazminat-gelecegimizdir.html)

Konuya girmeden yanlış bilinen bir bilgiyi düzelterek başlayayım. Bireysel Emeklilik bir sigorta değildir. Yani siz ödediğiniz katkı payı karşılığında, oluşabilecek bir riski teminat altına almıyorsunuz. Tam tersi emeklilik şirketlerinin ya da yatırdığız fonların kendisi her zaman risk altında.

Gelelim zorunlu BES’e. Bu zorunluluk nerden kaynaklanıyor. Hiç gündemde yokken birden bire bu dayatma neyin nesi? Aslında BES uygulanmaya başladığı ilk günden beri, planlanan buydu. Yani sistemin zorunlu hale getirilmesi ve çalışanların emeklilik primlerini kendilerinin ödemesi.

Bireysel Emeklilik sistemi uzun yıllardır birçok ülkede uygulanıyor. Kimi ülkelerde zorunluyken, kimi ülkelerde de sosyal güvenlik sisteminin tamamlayıcısı konumunda. Ülkemizde de ilk hayata geçtiğinde, sosyal güvenlik sistemini tamamlayıcı bir rol oynayacağı planlanıyordu.   

Ne demek sosyal güvenliği tamamlayıcı bir rol? Yani devlet diyor ki; “benim sana vereceğim emekli maaşı senin geçinmen için yetmez. O yüzden hem bana emeklilik için prim öde, hem de BES’e katkı payı öde, oradan da emekli ol ve emeklilikte geçinebilecek kadar maaşın olsun.”

Bugüne kadar BES’e katılım gönüllük esasına dayanıyordu. Yani isteyen sisteme katılabiliyordu. Ama Haziran ayından itibaren BES’e katılım zorunlu hale gelecek ve 2017’den itibaren uygulanmaya başlanacak.

Peki, BES neden zorunlu hale getirilmek isteniyor. Çünkü devlet artık emekli maaşı ödemek istemiyor. Yani sosyal güvenlik sistemini bir nevi özelleştiriyor.

      Bireysel Emeklilik Fonlarının tarihi çok eskiye dayansa da yaygınlaşması 1990’dan sonra oldu. Özellikle 1990 yıllarda Sovyetlerin çözülmesiyle dünyayı etkisine alan neo-liberal dalga, sosyal güvenlik sistemini de vurdu. Kamu sosyal güvenlik sisteminin zayıfladığı veya yetersiz olduğu bahane edilerek, Bireysel Emeklilik Sistemi yaygınlaştırıldı. Başlangıçta birçok ülkede gönüllü katılıma dayanan sistem, daha sonra zorunlu hale getirildi. Şili, Uruguay, Polonya, Macaristan, Kolombiya, Arjantin, Bolivya ve Meksika gibi ülkeler bireysel emeklilik sisteminin zorunlu olduğu ülkeler.

Türkiye’de uygulanan Bireysel Emeklilik Sistemi de Şili’den alınma. Şili’den model almaya alışık bir ülkeyiz. 12 Eylül darbecileri de darbe konusunda Şili’yi model almışlardı. (Şili 11 Eylül - Türkiye 12 Eylül.) Şili Latin Amerika’da bu sistemi uygulayan, ilk ülke olmuştur. Tamamen devlet garantisinde olan sosyal güvenlik sisteminden, bir anda bireysel emeklilik sistemine geçmiştir. Sisteme geçmeden önceki süreç de aynı ülkemizdeki gibi olmuştur. Önce emeklik maaşları düşürülmüş, sonra emeklilik yaşı kademeli olarak yükseltilmiştir. En son kadınlarda 60, erkelerde 65 olmuştur. Şimdi Bireysel Emeklilik Sistemini zorunlu hale getirme sırası Türkiye’de. Şimdilik uygulamanın tam olarak nasıl olacağı bilinmiyor. Açıklandığı kadarıyla 45 yaş altı çalışanlar, zorunlu olarak sisteme dâhil edilecek. Her ay maaşlarından belli bir oranda kesinti yapılacak. Sisteme katılım 6 ay zorunlu olacak. 6 ay sonunda isterse, sistemden ayrılabilecek. Katılım zorunlu olduğu için, herkesten de ayrıca fon işletim kesintisi yapılacak. Sisteme, işveren katkısı olmayacak. İşveren kıdem tazminatından kurtarıldığı gibi, bu uygulamadan da kurtarılıyor. Asgari ücretle veya daha düşük maaşla çalışanların ücretlerinde yine düşüş olacak. “Asgari ücreti artırdık” diyenler, kaşıkla verdiklerini yine kepçeyle geri alıyor.

Çalışanlar olarak zaten devlete sağlık, emeklilik, sosyal güvenlik ve işsizlik fonu için ödediğimiz primlerin üzerine bir de zorunlu BES için ödeme yapacağız. Yine ödediğimiz BES katkı payı içinden de emeklilik şirketlerine ve fon şirketlerine paralar ödeyeceğiz. Böylece emeklilik ve fon şirketlerine “zorunlu” ve “gönüllü” kaynak yaratmış olacağız.

Mevcutta BES içinde olanların büyük bir bölümü, zaten çalışan kesim. Sistemde olanlardan da ayrıca ücret kesilecekse, kişiler neden sisteme iki defa katkı payı ödemesi ve fon işletim ücreti ödesin? Bu kişiler süreleri dolmadan mevcut emeklilik hesabını kapattırırsa ve ücretlerini almak isterse ne olacak? Mevcut haklarını kaybedecekler mi?  Oluşacak kaostan kimler karlı çıkacak? Ya da BES’e zorunlu olarak katılıp, 6 ay sonra, süre dolunca ayrılmak isteyenler paralarını ne zaman alacak ya da alabilecek mi, alırsa ne kadar kesinti yapılacak? Mevcut BES uygulamasında olduğu gibi 10 yıl süre ve 56 yaşı doldurma süresi mi beklenecek?

Emekçiler olarak, haklarımıza dönük en büyük saldırı dalgasını yaşıyoruz. Kazanılmış haklarımız bir bir budanıyor. Şimdide emekliliğimize göz dikildi. Önce kıdem tazminatlarımızı emeklilik fonlarına devretmek için çalışma başlattılar, ardından da Bireysel Emekliliği Zorunlu hale getirip kalıcılaştıracaklar. 


20 Mart 2016 Pazar

Yalan Haberler, Halktaki Paniği ve Yılgınlığı Arttırıyor


Ülkemizde ardı ardına bombalar patlıyor. Artık kimse bombayı kimin patlattığını tahmin bile edemiyor.

Patlayan bombalar AKP ve sarayın umurunda değil.  İstanbul’un göbeğinde bomba patlarken, hükümetin bakanları canlı yayınlarda AKP’nin icraatlarının propagandasını yapmakla meşgul. Çünkü patlayan her bombanın, kendi çıkarlarına hizmet ettiğinin farkındalar.

AKP ve saray  ülkenin içinde bulunduğu koşulları, kendi siyasi amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanmakta.  Toplumda ortaya çıkan korku ve yılgınlık havasıyla halkı bir tek adam rejimine yani başkanlığa razı etmenin hesapları içerisinde.

Patlayan her bombanın ardından, yeni güvenlik tedbirleri adı altında yeni baskı yasaları hayata geçirilmek isteniyor.

İnsanlar tedirgin, sokağa çıkmaya bile korkar hale gelmiş durumda. Toplum tamda siyasi iktidarın istediği şekilde bir panikleme halinde.

Siyasi iktidar bombaların patlamasını engelle(ye)mediği gibi, sürekli yeni bomba haberleriyle toplumun tedirginliği daha da artmakta. Her gün televizyonlarda sosyal medyada ve yerel medyalarda sayısız asılsız haber yayınlanıyor. “AVM’de bomba ihbarı, AVM’de canlı bomba yakalandı, polis açıkladı şu plakalı araç canlı bomba, Deniz Baykal açıkladı şu tarihlerde Antalya’da bombalar patlayacak, İstanbul’un şu mahallelerine cephanelik yığıldı” vb nice haber. Bu yayınlarla halkın tedirginliği ve paniği daha da artıyor. Bu asılsız haberler kimi “muhalif” sitelerde paylaşılmakta hatta kendi yoldaşlarımız dahi güvenirliliği ve kesinliği belli olmamasına rağmen, bu haberleri paylaşmakta bir sakınca görmemektedir.

Bazen olay sırf bir güvenlik zafiyetiymiş gibi davranılmakta, sorun sanki polisin, MİT’in görevini yeterince yapmadığına indirgenmekte. Bu kısmen doğru olsa bile, unutmayalım ki bugün polis tamamen AKP’nin milis gücüne dönüşmüş, MİT dediğiniz de sarayın bir kurumu haline gelmiştir. Sorun salt bir güvenlik sorunu değildir. Sürekli, sadece güvenlik meselesine vurgu yapmak, bombaların patlamasının ardındaki, AKP ve saray politikasının göz ardı edilmesine sebep olmaktadır.

Patlayan bombaların asıl sorumlusu, AKP ve sarayın içeride ve dışarıda yürüttüğü savaş politikalarıdır.  AKP’nin artık fiilen bittiğini ilan edip, yasal kılıfını giydirmek istediği rejim değişikliğidir. AKP ve saray bu değişikliği yapabilmek için elindeki tüm enstrümanları ve yöntemleri kullanmaktadır.

Ülkemiz  AKP ve saray eliyle bir iç savaşa doğru hızla sürüklenmekte, faşizm alabildiğine katmerli hale getirilmektedir.

Patlayan bombalar ve sürekli pompalanan yalan bomba haberleri, panik ve korku hali insanları daha çok yılgınlığa itmekte, baskı ve zor yasalarına razı hale getirmektedir.

Bize düşense, hem faşizme karşı mücadele etmek ve direnmek, hem de direnirken faşizmin yalanlarına kanmamak, halkı gerçekten doğru bilgilendirmektir.

Halk bu yalanlara ne kadar çok inanırsa, o kadar çok iktidara yanaşacak, içinde iktidara karşı oluşacak tepki maalesef sönümlenecekdir. Böyle bir durum da AKP ve sarayın diktatörlüğe gidişi daha da kolaylaşacaktır. Bu nedenle faşizmin yalanlarına karşı uyanık olalım, yaşananların asıl sorumlusunun AKP olduğunun unutturulmasına müsaade etmeyelim.