14 Mayıs 2012 Pazartesi

Deniz Gezmiş Bağımsızlık Ödülü


Deniz Gezmiş’in idam edilişinin 40.yılıydı. On binler bir kere daha 68 ruhuyla Denizleri andı bu yıl. Deniz Gezmiş adına bir çok etkinlik de yapıldı.  Tüm-Bel-Sen Antalya Şubesi de ilk defa düzenlediği “Deniz Gezmiş Bağımsızlık Ödülünü” Antalya Büyük Şehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’a vermiş. Ödülün verilme gerekçesini de şöyle açıklamışlar: "Yurtseverliğin sembolü olan Nazım Hikmet adına heykelini açtı. İnsan hakları ve demokrasi mücadelesinin kadın kahramanı Türkan Saylan'ın heykelini yaptı. Antalya'yı ; havası, suyu ve doğasıyla korudu. Belediyenin ihtiyaç duyduğu tüm malzeme girdilerini Boğaçayı Atölyeleri'nde kendi imkanlarıyla üretti. Demokrat, ilerici, aydın kişiliği, ülke ve dünya sorunlarına karşı duyarlılığı nedeniyle Mustafa Akaydın 'Deniz Gezmiş bağımsızlık ödülü'nü hak ediyor."  

 Tüm-Bel-Sen’in böyle bir ödül vermesi anlamlı ama bu ödülü yukarıda sayılan sebeplerden dolayı Mustafa Akaydın’ın hak ettiğini hiç düşünmüyorum. Deniz Gezmiş adına bir ödül verilecekse başka özellikler de aranmalıydı. Ve bu ödül Antalya’da birine verilecektiyse Akaydın’dan daha çok hak eden , ömrünü Devrimci mücadeleye adayan ve bu ödüle fazlasıyla layık insanlar olduğunu düşünüyorum. Tüm-Bel-Sen için Deniz Gezmiş adına bir ödül verirken aranan kriterler  sadece yukarıda sayılanlar mıdır?
  
Biliyoruz ki ülkemizde özellikle de ulusalcılar, Deniz Gezmiş’inihtilalci yanını görmezden gelen onu salt bir romantik devrimci ve  Atatürkçülük üzerinden değerlendirme politikası izliyorlar. Sosyalist cenahta da  maalesef bu politikaya karşı aktif karşı duruş gösterilmediği gözüküyor.  Oysa Deniz Gezmiş’in mücadele pratiği ve  idam sehpasında ki son sözleri onun şaşmaz bir Marksist-Leninist olduğunun açık kanıtıdır. Bütün hayatını inandığı değerlere göre yaşamıştır.

Akaydın ise şaşmaz bir ulusalcıdır. Onun kapitalizmle bir derdi yoktur, onun anti-emperyalistliği de ulusalcılıkla sınırlıdır. Deniz Gezmiş’in idam sehpasında haykırdığı "yaşasın Kürt ve Türk Haklarının kardeşliği" şiarının Akaydın’da olmadığını da hepimiz biliyoruz. Ama tüm bu özelliklere bakılmaksızın ömrünü Devrim ve Sosyalizm mücadelesine adamış Deniz Gezmiş adına verilen ödül Akaydın’a veriliyor. Kimse kusura bakmasın ama bu ödül tamamen faydacı bir yaklaşımla verilmiştir. Hem de KESK’e bağlı Tüm-Bel-Sen sendikası tarafından. Tüm-Bel-Sen’e naçizane önerim ödül verme değerlerini yeniden gözden geçirmeleridir.Deniz Gezmiş “bu ülkenin devrimcilerinin kutsalıdır”. Onun adına verilecek bir ödülde daha hassas davranılmalıdır. Ve son olarak ödül hak edene verilmelidir.

20 Nisan 2012 Cuma

İmamı Neyse Müdürü de O

Hidroelektrik santrallerine karşı olmadığını,ekolojik dengeyi bozmadan santrallerin yapılması gerektiğini, hidroelektrik santralinin yapılmasının vatandaşların daha çok odun kesmesine neden olacağını ve termik santrallerin daha çok çalışacağını söylemiş”. Bu nedenle de HES’leri destekliyormuş.

Müdürün HES’leri desteklemesine şaşırmadık. “İmamı” HES’i desteklerde müdürü durur mu? Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu her seferinde HES’leri destekleyen açıklamalar yapmıyor mu? Bulduğu her fırsatta HES’a karşı mücadele edenlere saldırıyor HES inşaatı yapan şirketleri savunmuyor mu? HES’ler daha rahat yapılsın diye yasal düzenlemeler yapılmadı mı? Bunun için SİT kanunu bile değiştirilmedi mi? Durum böyle olunca Orman Bölge Müdürü de tabi ki HES’leri savunur.
Yalnız savunurken, söylediklerine kendide inanmıyor olacak ki komik gerekçelerle ortaya sürüyor. Neymiş HES’ler yapılmazsa vatandaş daha çok ağaç kesecekmiş. Müdür bey herhalde HES inşaatları sırasında yaşanan doğa ve ağaç katliamından habersiz. Kendisi Orman Bölge Müdür ama HES yapımında ne kesildiğini zannediyor karpuz mu? Acaba Antalya’da yapımı devam eden HES inşaatlarını hiç gördü mü yaşanan tahribattan haberi var mı? Doğanın nasıl tanla edildiğini bilmiyor mu?  HES’lerle sadece ağaçlar kesilmiyor doğal dengede bozuluyor. Ağaçların kesilmesiyle canlıların doğal yaşam alanları da bozuluyor. Suyun beton burulara hapsedilmesi suyla doğanın bağlantısının kesilmesi doğayı ve yaşamı olumsuz etkiliyor.
Müdürün başka bir asılsız söylemde HES’ler olursa Termik santrallerin azalacağı ve ihtiyaç kalmayacağı. O zaman yüzlerce HES yapılırken neden halen termik santraller kurulmaya çalışılıyor. Sinop Gerze’de Anadolu Grubu’nun yaptığı ne halı saha mı?  Neden alelacele nükleer santrallerin inşaatına başlanmaya çalışılıyor. Artık herkes biliyor ki ülkemizde enerji ihtiyacı denen şey sermaye için isteniyor. Yapılan bir HES’in üretim kapasitesi İstanbul’da herhangi bir büyük AVM’nin enerji ihtiyacına bile yetmiyor. Artık siz anlayın enerji kimin ihtiyacı. Defalarca söyleniyor ülkemizde kaçak elektrik kullanımı yapılacak bütün HES’lerden elde edilecek enerjiden fazla. Kaçak elektrikle mücadele etmek daha az maliyetli ve doğaya da zararsız bir iş olmaz mı? Olmaz çünkü suyun ticarileştirilmesi lazım, şirketlerin para kazanması lazım. O yüzdendir ki birçok sermaye grubu enerji sektörüne yatırım yapmaya başladı. Sanko,Anadolu,Doğan grupları ve diğerleri. Daha geçen gün Doğan grubu enerji sektöründe yatırıma devam edeceğini söyledi. İşin ucunda para, rant varsa hükümet için doğa katlediyormuş, ormanmış, insanların yaşam alanıymış bunlar boş şeyler.

AKP’nin doğayı ve yaşamı talan eden politikalarına karşı hayatı ve doğayı savunanlarda mücadele etmeye devam ediyor. Tortum’dan Şavşat’a, İkizdere’den Gerze’ye, Fethiye’den Gümüşdamla’ya, Alakır’dan Fırtına vadisine kadar heryerde dereler özgür akacak deyip,suyumuza toprağımıza sahip çıkıyoruz diyenler  HES’lere karşı mücadeleye devam ediyor.     

24 Mart 2012 Cumartesi

Zeytinköy bütün kötülüklerin anası mı?



Zeytinköy Mahallesi, CHP’li Yıldıray Sapan’ın uyuşturucuyu meclise taşımasıyla Antalya’nın sınırlarını aştı, Türkiye’nin gündemine girdi.  Sapan Zeytinköy Mahallesinde uyuşturucu satıcılarından aldığı uyuşturucuyu TBMM'ye götürüp polislere teslim etti.Zeytinköy genelde yoksul insanların yaşadığı bir bölge. Özellikle  başka kentlerden göç eden insanların yaşadığı bir yoksul mahalle, çoğunlukta da  Romanlar ağırlıkta. Zeytinköy Mahallesinde uyuşturucu satışının yoğun olduğunu Antalya’da herkes bilir. Poliste sıkça bu mahalleye yaptığı baskınlarla sorunu çözmeye çalışıyor. Uyuşturucu sorunun çözülmesi çok önemli, gençliğin bu sorundan uzak tutulması hayati önemde.  Fakat uyuşturucu sorunu bir mahallenin sorunu değil toplumsal bir sorun. Bu soruna karşı topyekûn bir politika geliştirilmediği sürece Zeytinköy dışında da başka bir sürü satılacak mahalle bulunur.

Burada sorun , gerçekten bir mahalleyi uyuşturucudan kurtarmak mı yoksa uyuşturucu bahanesiyle mahalleyi Antalyalıların gözünde hedefe koymak mı. Hepimiz biliyoruz ki geçen yaz Zeytinköy’üıslah projesi adında bir proje başlatıldı. Başka bir değişle ,kentsel (siz bunu rantsal olarak da okuya bilirisiniz )dönüşüm projesi. Bu projenin bir kısmı valilik eliyle diğer  kısmı da CHP’li Muratpaşa Belediyesi tarafından yürütülüyor. Zeytinköy’deki birçok ev ,yıkılıp yerine çok katlı apartmanlar yapıldı ve iş merkezleri açıldı. Mahallede yaşayan yoksul halk başka yerlere gitmek zorunda kalıyor. Bu dönüşüm tamamlandığında başka bir yerde başka bir köy oluşturacakları kesin. Bu seferde muhtemelen o köy de uyuşturucunun merkezi olacaktır. Yoksulluk varoldukça ve o yoksullukla halkı boğuşmak zorunda bırakırsanız , mahallelerde kolaydan para kazanmanın yollarına açık hale getirirsiniz.

Keşke Yıldıray Sapan “sosyal demokrat” bir milletvekili olarak  Zeytinköy’de yaşanan yoksulluğun sebeplerini ve yoksulluğa karşı neler yapılacağına dair bir şeyler söyleseydi veyapsaydı.  Kentsel dönüşümün yoksul halkları nasıl evsiz bıraktığını yoksulları zenginler rahat etsin diye şehrin dışına sürmenin bir çözüm olmayacağını seslendirebilseydi.
 Başta da belirttiğim gibi uyuşturucuyla mücadele çok önemli ama sorunun tek sebebi ve çözümü bir mahallede değil. Neden o mahallede uyuşturucu satılıyor ,yapılan onca baskına operasyona tutuklamaya rağmen neden aynı mahallede sorun çözülmüyor?
Yoksul mahalleden çıkan uyuşturucu satıcıları hangi zengin semtlerinde uyuşturucu satıyor. Yada hangi zenginler gelip o mahallede lüks arabalarıyla uyuşturucu alıyor. Bu sorularda cevaplanmadan bu sorun kolay kolay çözülemez. Hele uyuşturucudan elde edilen rant ortadan kalkmadan bu sorunda bitmez.

 Bir mahalleyi hedefe koyup onları insanların gözünde potansiyel suç şebekesi gibi göstermek doğru değil. Yoksulları kentsel dönüşüm adı altında şehirlerin dışına sürdüğünüzde sorun çözülmeyecek. İnsanlara daha adil ;herkesin eşitlik içinde yaşayacağı bir dünya sunmadıkça gün gelecek yoksulların öfkesinden kaçacak yer bulamayacaksınız. Sosyal demokrat bir parti olarak yoksul halkın sorunlarına çözüm üretemiyor derman olamıyorsunuz bari yaşam alanlarına musallat olmayın.

6 Şubat 2012 Pazartesi

“Kültür Turizmi Ve Turizmde Emek”



Devrimci Turizm İşçileri Sendikası’nın, 5 Şubat Pazar günü Antalya’da düzenlediği panelin adı buydu. Konuşmacılar, turizmde yaşanan sorunlara etraflıca değindiler. Yaklaşık dört saat süren panelde, maalesef en az değinilense, turizm emekçilerinin sorunları ve çözüm önerileri oldu. Hiç değinilmedi demiyorum ama yeterli değildi. Yine de birçok konuda bilgilenme fırsatı bulduk. Konuşmacıların ortak paydası, ülkemizde turizm olmadığı, onun yerine otelcilik anlayışının hakim olduğuydu. Bu tespiti yapmalarına rağmen, turizm emekçilerinin sorunları tartışılırken, onlarda sadece otel çalışanlarının sorunlarına değindi. Oysa turizm, yan dallarıyla büyük bir sektör ve on binlerce insan geçimini buradan sağlıyor. Tur rehberleri, tur otobüslerinin şoförleri, acente çalışanları hepsinin sorunları saymakla bitmiyor. Tüm turizm çalışanlarının sorunları, ortak bir mücadele perspektifiyle ele alınmalı. Elbette konaklama sektöründe çalışanlar sayıca fazla ama sorunlar ortak, bu nedenle de mücadelede ortaklaştırılmalı. Ayrıca turizm alanında sendikal hareketin geçmiş dönemde yaşadığı sıkıntılar ve hatalar düşünüldüğünde, bugün turizm alanına dair yeni örgütlenme modelleri de tartışılmalı.

Gerçek bir turizm politikasının geliştirilmesi, turizmin bütün bir yıla yayılması, bu sayede de turizm emekçilerinin yıl boyunca çalışmalarının sağlanabileceği, panelde sıkça dile getirildi. Özellikle turizmin bütün bir yıla yayılması için önerilen, panelinde başlığı olan ve panelistlerden Faruk PEKİN’in ısrarla savunduğu “kültür turizmi” kavramıydı. Faruk PEKİN’e göre, ülkemizde turizm 90’lı yılların başına kadar kültür turizmi şeklinde gelişmiş, sonrasında yaşanan Körfez Savaşı etkisiyle yaşanan sıkıntılardan dolayı deniz, kum, güneş eksenine kaymış ve her şey dahil sistemine geçilmişti. Bu sistemde, ülkemizin turizmden istenildiği ölçüde gelir elde etmesine engel oluyordu. O yüzden Faruk PEKİN’de, yeniden kültür turizmine dönülmesi gerektiğini sıkça dile getirdi.

Ülkemizin bu alanda eksik kaldığı doğrudur. Yalnız burada gözden kaçan şey, bu turizm politikasının değişmesinin kolay olmayacağıdır.  Hele mevcut iktidarın neo-liberal politikaları, kültüre ve tarihe bakışı ortadayken. İktidarın kültür ve tarih anlayışı, Türk-İslam senteziyle sınırlı ve 1299’la başlayan bir tarih anlayışı var. Hatta başbakan, Marmaray kazılarında çıkan tarihi eserler için “üç beş çanak çömlek” diyerek tarihe ve kültüre nasıl baktığını göstermiştir. O yüzdendir ki, Hasankeyf Ilısu barajının suları altında, Allionio antik kenti Yortanlı baraj suları altında bırakıldı. Bir çok sit alanı yine hidroelektrik santrallerinin tehdidi altında. Hidroelektrik santrali yapabilmek için SİT kanununda değişiklik yapıldı. Tüm bunlar olurken, Kültür Bakanlığı’nın kılı bile kıpırdamadı.  

Oysa ülkemizin bulunduğu coğrafya, birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Hitit, Roma, Pers, Bizans, Osmanlı ve sayamadığımız birçok medeniyet ve onların yarattığı kültürler. Bugün Mısır, bu konuda Türkiye’den çok daha ilerdedir. Oysa ülkemizin tarihi zenginliği, Mısır’dan misliyle fazladır. Fakat Mısır, kendi tarihine ve sınırları içinde var olmuş bütün tarihi ve kültürel mirasa sahip çıkmaktadır. Mısır’la tarihin ilk antlaşmasını yapan Hititler, bu topraklarda yaşadılar. Tarihin ilk emperyalist savaşı sayabileceğimiz Troia savaşı, bu topraklarda yaşandı. Rivayet edilir ki, M. Kemal Çanakkale Savaşı kazanıldığında Troia’lı kahraman Hektor’a atıfla, “Hektor’un öcünü aldım” demiştir. İşte o Troia savaşının filmi bile Malta’da çekildi. Ülkemizin tanıtımı için büyük bir fırsat kaçırıldı, bizim yetkililerimizde filmde kullanılan atı satın alıp, antik kente yerleştirdiler. Bu bile bu ülkeyi yönetenlerin, tarihe bakışını gösteriyor. Tarih, okullar da okutulan tarih kitaplarında bile doğru dürüst anlatılmıyor.

                Kültür turizmi için, tarihe ve onun mirasına sahip çıkmak yetmez, ülkenizde bugün bile varlığını sürdüren halklara ve onların kültürel değerlerine de sahip çıkmanız gerekir. Oysa ülkemizin bu konuda ki sicili hayli bozuk. Ne o halkların varlığına ne de onların tarihsel kültürel değerlerine sahip çıkılıyor. Onları yok sayma ve yok etme ısrarı sürüyor. Sadece halklara ve onların kültürlerine karşı mı bu bakış açısı? Ülkemizde sanata ve sanatçıya verilen değer de kültüre bakışı gösterir. Bugün bu ülke, heykele ucube deyip yıktıran ve sanata tüküren bir zihniyetle yönetiliyor. Nobel almış bir yazar, görüşleri yüzünden yargılanabiliyor.   

Tek tip bir tarih ve kültür anlayışına sahip bir iktidar yapısının, ülkemizde kültür turizmini geliştirmesini beklemek saflık olur. Ayrıca iktidarın ranta dayalı ekonomi anlayışı da, kültür turizminin gelişmesinde en önemli engeldir. İktidar her değeri paraya çevirmek istediğinden, onlar için kültür değil, kültürel değerin para edip etmediği önemlidir. Yine mevsimlik işçi durumunda ki turizm emekçilerinin, bu şekilde ve örgütsüz çalışması iktidarın işine gelmektedir. Tüm yıla yayılacak bir turizm politikası, işverenlerin de işine gelmemektedir. Bu anlayış değişmediği sürece, ülkemizde ki turizm politikası da değişmeyecektir. Antalya gibi kültürel açıdan bile, tek başına Mısır’la yarışabilecek bir kent, sadece deniz ve kumla anılmaktadır. Yapılan otellerin çoğu teşviklerle yapılmaktadır. Ayrıca buralarda, kara para aklandığı iddiaları da ayyuka çıkmış durumdadır.

Devrimci Turizm İşçileri Sendikası, emekçileri örgütlemeye çalışırken, bu anlayışla da mücadele etmek zorunda. Panelin sonunda söylendiği gibi, “sınıfın farkında olunmalı ve mücadele edilip örgütlenilmeli”. Başka da yol yok.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Bir kadın daha öldü Türkiye’de yine kıyamet kopmadı



Ülkemizde gün geçmiyor ki bir kadın daha öldürülmesin. Herhalde günde ortalama beş kadın erkekler tarafından katlediliyor. Son kurban maalesef kentimiz Antalya’dan,santral mahallesinde Halil K isimli şahıs  imam nikahlı eşini bir başkasıyla ilişkisi olduğunu iddia ederek dört kurşunla öldürdü .

Her gün bu tarz bahanelerle kadınlar adeta bir kırıma tabi tutuluyor.  Maalesef artık bu cinayetler trafik kazaları gibi sıradan haberler haline dönüştü. Barışma teklifine olumlu yanıt alamayan erkek nedense hemen cinnete bağlıyor ya kurşun yağmuruna tutuyor ya bıçaklıyor kadının yaşamına son veriyor. Şanslı olan kurtuluyor demek isterdim ama ne mümkün ölmediyse hastaneye kadar takip ediliyor muhakkak yaşamdan koparılıyor.  Dünyanın başka yerinde olsa yer yerinden oynar siyasi iktidar istifa etmek zorunda kalırdı. Maalesef bizim ülkemizi yönetenler döneminde kadın cinayetleri yüzde bin dörtyüz artmış durumunda. Bu durum siyasi iktidarın pekte umurunda değil. Kadın bakanlığının ismine bile tahammülleri yok adını aile bakanlığı yapı verdiler. Onların zihniyetine göre kadın evinde oturmalı üç çocuk doğurmalı ve ailenin mutluluğu için ev işlerini yapmalı. Zaten başbakan ne diyor kadın erkek eşitliği diyorlar hiç kadınla erkek eşit olur mu. Olmuyor da zaten kadın toplumun her katmanında ayrımcılığa tabi tutuluyor,şiddet görüyor. Bunlar medyaya yansıyanlar ya medyaya yansımayan kaç evde kadın şiddete maruz kalıyor siz düşünün.
  
Memleketimizin yargısı da erkek egemen zihniyetin yargısı olduğunu her seferinde gösteriyor. Son N.Ç kararı bunun en somut örneği. On üç yaşında bir kızın yirmi altı erkekle kendi rızasıyla birlikte olabileceğine karar verebilen hakimlerin hukuk bilgisinden değil insanlığından şüphe etmek gerekir. Tecavüze uğrayan kadını tecavüzcüsüyle evlendirilmesini savunan yargı üyeleri bile var bu ülkede.  Yargı böylede emniyet farklımı defalarca şikayet almalarına rağmen kadınları korumuyor hatta ikna edip kocalarının yanına göndermeye çalışıyor. Medyada kadın istismarında sınır tanımıyor adeta tecavüzü özendiren yayınlar yapıyor,gazete sayfalarında bıçaklanmış kadın resimleri sergileniyor. Görüldüğü gibi erkek egemen zihniyet tüm kurumların iliklerine işlemiş durumda.   AKP’nin bu duruma bir itirazı olacağını sanmıyorum.

Bunca kadın adeta soy kırıma uğrarken ülkemde yer yerinde oynaması gerekirken yaprak bile kıpırdamıyor. Kimse bir şey yapmıyor demiyorum yapanlar elbette var ama kolektif bir tepkiyi topyekün bir karşı duruşu henüz örgütlene bilmiş değil. Daha kaç kadının ölmesi gerekiyor ki bir ses seda verelim. Tamam siyasi iktidardan bir şey beklemek anlamsız,ama biz sosyalistlerin bu duruma bir dur demesi gerekiyor. Sosyalist partiler başta olmak üzere sendikalar ve meslek odalarında destek olacağı ses getirecek eylemler düzenlenmeli. Elbette salt eylemlerle kadın cinayetleri durmayacaktır ama en azından ülkemiz insanı bir başını kaldırıp bakması sağlana bilir,toplumsal bir duyarlılık yarata bilir.