26 Şubat 2019 Salı

Tarihi Eserleri Yıkıp Yenisini Yapmak


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan katıldığı bir televizyon programında bir soru üzerine: “yatay şehirleşmeye öncelik verdik. Süleymaniye’nin etrafı şu anda yenileniyor. Tarihi eserler vs. Katar - Türkiye – KİPTAŞ işbirliğiyle yıkılıp aslına uygun şekilde inşa edilecek” ifadelerini kullandı.

Ülke yönetiminin en tepesindeki kişi tarihi eserleri yıkacaklarını
ifade ediyor. Dinleyince dehşete düştüm. Diyebilirsiniz ki bir dil sürçmesi. Dil sürçmesi falan değil,  akılda olanın dışa vurumu. Çünkü AKP iktidar olduğu günden bugüne tüm yatırımını inşaat üzerine kurmuş durumda. Baktıkları her yerde inşaat ve rant görüyorlar. Deprem toplanma alanlarından SİT alanlarına, kentlerin içindeki yeşil alanlardan ormanlara kadar her yer ranta kurban gitmiş durumda.  Tüm itirazlara, tepkilere rağmen Hasankeyf ve Allianoi antik kentleri üzerine baraj yapıldı. Phaselis antik kentine otel yapımı için izin verildi, tepkilerden sonra vazgeçildi.  Birçok antik kentin üzerine AVM yapılmasına izin verildi. İçerisinde tarihi kalıntılar olan araziler imara açıldı. Tüm bunlar yapılırken iktidarda AKP ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan vardı. Hem Başbakan hem de Cumhurbaşkanı olarak.
  Tüm bunlar ortadayken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın beyanı bir dil sürçmesi veya yanlış bir ifade olarak geçiştirilemez.

Bir anlığına dil sürçmesi olarak kabul etsek bile,  tarihi eser gerçekten yeniden canlandırılmak isteniyorsa da o tarihi eser yıkılıp yeniden yapılamaz. Aslına uygun şekilde yeniden restore edilir.  Bu restorasyonlar da işin uzmanlarınca yapılmalıdır. Ama ülkemizde restorasyon çalışmalarının nasıl yapıldığını da hepimiz biliyoruz. Ayrıca her tarihi eserde restore edilmek zorunda değil.

Şimdide yıkılıp yeniden yapılacak denilen tarihi yapıların KİPTAŞ adlı inşaat şirketi tarafından yapılacağını öğreniyoruz. İşin Katar bölümüne hiç girmiyorum bile. En son tank palet fabrikasının Katarlılara satışından sonra tarihi eserlerin yıkılması işinde de Katarlıların olması kimseyi şaşırtmıyor.

Birçok kez ifade etmeye çalıştım, bu iktidarın kendi ideolojisine uygun bir tarih anlayışı var. Tarihin bu anlayış dışında kalan bölümü de umurlarında değil. Bunu imara açılan SİT alanlarından, defineciliğe göz yummalarından, yanlış restorasyon sonucu tanınmaz hale gelen tarihi eser ve yapılardan anlayabilirsiniz.

Normal bir ülkede bir Cumhurbaşkanı "tarihi eserleri yıkacağız" dese yer yerinden oynar. Bakıyorum, bizim ülkemizde özellikle arkeologlar ve tarihçiler kafayı kuma gömmüş durumdalar. Bakalım bu olup bitenlere sessiz kalmaya daha ne kadar devam edecekler. Birgün Efes ya da Perge antik kentlerinden biri  üzerine rezidans yapılması için bu antik kentler Katarlılara  tahsis edilince de böyle sessiz kalmaya devam edecek misiniz? “Yok ya, olur mu öyle bir şey?” mi dediniz?



24 Ocak 2019 Perşembe

Kültürel Mirasımızı Yağmalatmayacağız!




Son günlerde definecilik adı altında ülkenin kültürel mirasına yönelik saldırılar arttı. Ve bu saldırılar artık daha da örgütlü. Çocukluğumuzun öyle altın peşinde koşan elinde kazma kürek dolaşan insanları değil bunlar. Tamamen bilinçli bir şekilde örgütlü hareket ediyorlar. Önce, Anadolu Definecileri Eğitim ve Araştırma Derneği diye dernek kurdular. İl il dolaşarak definecileri eğitmeyi planlıyorlarmış. Hatta birkaç ilde toplantılarda yapmışlar. 

Defineciler şimdide “Define” adıyla dergi çıkarmaya başlamış. İnternetten de satışı var. Ayrıca yapılan kaçak kazılar internet üzerinden yayınlanıyor hatta internet üzerinden eserlerin satışı yapılıyor. 


Geçtiğimiz günlerde HaberTürk gibi ulusal bazda yayın yapan bir haber kanalında define nasıl aranır diye program bile yapıldı. Yani anlayacağınız ülkemizin kültürel mirası örgütlü bir saldırı altında. 

Ülkemizde kültür varlıklarının korunmasına dair bir yasa var elbette ama bu defineciliğin ve kaçak kazıların önüne geçemiyor. Birçok kez ifade ettim, öncelikle bu ülkenin tarihe bakış açısını değiştirmesi lazım. Bu ülkenin, bu coğrafyanın tarihi 1071 veya 1299’la sınırlı değil. Bu topraklarda yaşamış gelip geçmiş tüm medeniyetleri sahiplenmeliyiz. Tarih ve kültür politikamızı buna göre belirlemeliyiz. Tarihin belirli bir kesitine sahip çıkıp gerisini kaderine terk edemeyiz. Bu nedenle, bu alanda ciddi bir politika değişikliğine ihtiyaç var.

Öncelikle Turizmden ayrıştırılarak, Kültür Bakanlığı yeniden kurulmalıdır. Arkeolojik alanlar korunaklı hale getirilmeli bu konudaki yasal boşluklar giderilmelidir. Kaçak kazılarda kullanılan dedektörlerin bu amaçla satışı ve kullanımı yasaklanmalı, defineciliği özendiren ve teşvik eden yayınların çıkarılması ve bu amaçla yayınlar yapılmasına müsaade edilmemelidir. 

Yukarıda sıraladığım hususlar ancak ciddi bir kamuoyu ve toplumsal bir baskı oluşturulursa hayata geçirilebilir. Yoksa görüldüğü üzere defineciler bile, biz Arkeologlardan daha örgütlüler. Sesleri daha gür çıkıyor. Bu işin önü alınmaz gerekli mücadeleyi yapmazsak yarın daha da güçleneceklerdir. Yarattıkları kamuoyu baskısıyla da siyasilerden istediklerini de alırlar. 


Bu nedenle definecilikle mücadele sadece Arkeologların tepkisiyle çözülebilecek bir mesele değil. 

Kısa vadede yapılacak en etkili şey “Kültürel Mirasımızı Yağmalatmayacağız” diyerek bu konuda toplumun tüm duyarlı kesimlerini işin içine katarak ciddi bir mücadele yürütmektir. Kitlelerin bu konuda eğitilmesi gibi mücadele başlıkları ise uzun vadede olacaktır. 

Bu nedenle Arkeologlar olarak daha güçlü ve sahici bir mücadele yürütmeliyiz. Bu konuda özellikle kamuoyunda tanınan hocalarımıza büyük iş düşüyor. Sadece beyanat vermekle artık bu işin çözülemeyeceği ortada. Bunun için gerekli olan kamuoyu baskısını ve toplumsal duyarlığı yaratmak, ülkenin aydın kesimini işin içine katmak için, taşın altına daha fazla ellerini sokmaları lazım. Hep birlikte mücadele edersek başarırız.  

8 Ocak 2019 Salı

CHP ve Ortanın Sağı


İsmet İnönü, 1965 yılında Cumhuriyet Halk Partisinin ideolojisini “Ortanın Solu” olarak ilan etmişti.

Bu değişimle Cumhuriyet Halk Partisi, tabanının güçlenen Türkiye İşçi Partisi’ne yönelmesini engellemek de  istiyordu.

Ortanın Solu’nu ilan eden, İsmet İnönü olsa da  bu ideolojiye sahip çıkan ve ete kemiğe büründüren Bülent Ecev





it olacaktı.

Bülent Ecevit* “Ortanın Solu” hareketini  sadece ideolojik değişim olarak değil, aynı zamanda, örgütsel bir değişim, parti yapısının bu ideolojiye göre yenilenmesi olarak kurgulamıştı.  Bunda da başarılı olmuştu. 1970'li  yıllarda yükselen sol dalga ve Ecevit’in kullandığı “radikal” söylemler, CHP’nin yükselişini hızlandırmıştı.

Tam 54 yıl önce “Ortanın Soluna” yerleşen CHP, şimdiyse Kemal Kılıçdaroğlu’yla  “Ortanın Sağına” yerleşmiş durumda.  Genel Başkan olduğu günden bugüne Kılıçdaroğlu CHP’yi  istikrarlı bir şekilde sağa yanaştırıyor.  Ekmelettin İhsanoğlu ile başlattığı süreç İdris Naim Şahin’le tamama ermek üzere.

31 Mart’ta yapılacak yerel seçimler öncesi  Kılıçdaroğlu partisinin stratejisini “sağın dilini kullanmak” olarak açıklamıştı. Kılıçdaroğlu ve CHP sadece sağın dilini kullanmakla kalmıyor ittifakını da sağdan kuruyor,  adaylarını da neredeyse tamamen sağdan seçiyor.

Şu artık anlaşıldı Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin başta rejimin değişmesi olmak üzere ülkede yaşanan  siyasi ve ekonomik değişim ve dönüşüme esaslı bir itirazları yok. Varmış gibi yapıyorlar ama attıkları her  adım ve  yaptıkları her şey  hep tam tersi istikamette.

Oysa başta kendi kitlesi olmak üzere toplumun büyük bir kesiminin AKP’nin uyguladığı sağcı, gerici ve neo-liberal politikalara itirazı var. Özellikle Eğitimin gericileştirilmesi ve piyasalaştırılması, sağlık sisteminin  tamamen bozulması, doğa ve çevre talanı, demokratik alanların neredeyse tamamen daralması, ağırlaşan ekonomik kriz, geçim sıkıntısı  vb.

Kılıçdaroğlu ve ekibi ise bu kötü gidişatı daha çok sağa yanaşarak ve sağın dilini kullanarak durduracağına inanıyor ve bu fikirde inat ediyorlar. Hem de bu fikrin defalarca yenilmiş olmasına rağmen. Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu ısrarı ve inadı toplumu daha çok sağa mahkum etmekten başka bir işe yaramıyor. Karşı tarafta da hiçbir yankı uyandırmıyor. Hatta sağın ve faşizmin güçlenmesine katkı sağlıyor.

İşin daha vahimi kendi tabanına da kulaklarını tıkamış bir CHP yönetimi var. Bırakın ön seçimi, eğilim yoklaması bile yapmayan bir CHP Genel Merkezi var. Her seçim “bu seçim çok önemli”, “bu seçim son viraj” diyerek ve seçim günü sandıklara bile sahip çıkmayarak toplumun enerjisini sömüren toplumsal muhalefeti demoralize eden  bir CHP var.  Seçmenin kendisinden başka bir alternatifi olmadığını düşünen ve “tıpış tıpış gelip bize oy verecekler” rahatlığındalar. Bu rahatlıkla yanaştıkları “ortanın sağından”  en sağa kaymaları fazla zaman almayacaktır.

Evet, CHP içinde ciddi bir sol ve demokratik kitle var. Ve artık bu kitlenin CHP’den kopması gerekiyor, bu kitleyi CHP’den  koparmamız gerekiyor. Bunun içinde kitlelere güven verecek, sorunları çözebileceğine inandırabilecek halkın kendi gücüne dayanan devrimci bir seçeneğin güçlendirilip geliştirilmesi şart.


16 Eylül 2018 Pazar

Kölelik Zincirlerini Bir Kere Daha Kıracağız


İstanbul’da yapımı süren yeni havalimanı inşaatında çalışan işçiler, insanca çalışma koşullarının sağlanması talebiyle iki gündür eylemdeydi. İşçiler “Servis sorunu çözülsün, yatakhaneler ve banyolar düzenli temizlensin, tahtakurusu sorunu çözülsün, yataklar değişsin, işçilerin tedavileri için gerekli sağlık malzemeleri revir tarafından verilsin, maaşların tamamı hesaba yatırılsın, elden maaş verilmesin, geçmişe dönük maaşlar ödensin, iş cinayetleri çözülsün” istiyorlardı. Siyasi iktidar bu talepleri, her zamanki gibi görmezden geldi. İşçilerin sesine kulak vermek yerine, onların üzerine jandarma ve polisi saldırttı. Sabaha karşı şantiyeler basılarak, kapılar kırılarak, yüzlerce işçi sırf haklarını aradıkları için gözaltına alındı.

Aktroller sosyal medyadan saldırıya geçerek, işçileri anında hain ve terörist ilan ettiler. Oysa işçilerin tek talebi var “insanca çalışma düzeni ve insanca bir yaşam”.  O yüzden “köle değil, inşaat işçisiyiz” diye isyan ediyorlar. İnsanlık tarihi boyunca olduğu gibi. Şimdi bu vesileyle İslam Tarihi’nin en büyük köle isyanını hatırlamakta fayda var. Abbasi İmparatorluğu’nu sarsan bir başkaldırı. Ali Bin Muhammet önderliğindeki zenci köle ayaklanması. 869 yılında Basra’daki bataklıklarda çalıştırılan zenci köleler, Ali Bin Muhammet önderliğinde Abbasi İmparatorluğu’na isyan bayrağını açtı. Bu bataklıklar İslam’ın 3. Halifesi Osman döneminde savaş ganimeti olarak, Emevioğulları’na verildi. Öncelikle bu bataklıkların kurutulması gerekiyordu. Bu iş için Afrika’dan köleler getirildi. Köleler ağır çalışma şartları altında bu bataklıkları çiftlik arazisi haline getirdi. Böylece geniş toprak sahibi aileler ortaya çıktı. Bu uygulama Abbasi İmparatorluğu döneminde de devam etti.


On binlerce sayıya ulaşan bu köleler, ya Doğu Afrika’dan Zengibar’dan (bugünkü Tanzanya) zorla yakalanarak getirilmiş ya da İmparatorluğa bağlı ülkelerden vergi olarak alınmış, savaş esirleri durumundaydı. Bu bölgede büyük toprak sahiplerinden pek çoğunun, tuz bataklıkları kompleksi vardı. Hem bu bataklıkların suları kanallarla boşaltılarak, tuz elde ediliyor, hem de toprak yıkanıp tepeler-yığınlar oluşturulup, teras tarımına hazırlanıyordu. Çoğunluğu zenci olmakla birlikte, kırsal bölgenin yerleşme birimlerinden de getirilmiş bu köleler  500’den 5000’e kadar  ağır işçi bölükleri halinde kamplara yerleştirilmiştir. En büyük iş kampı Dujayl'da ve burada 15 000 zenci köle-işçi çalışmaktaydı. Evsiz-barksız, umutsuz, en kötü koşullar içinde yaşıyorlardı. Bütün yiyecekleri birkaç avuç un, bulgur ve hurmaydı.*

İşte böyle bir ortamda ortaya çıkan Ali Bin Muhammet köleler içinde örgütlendi. Onların içine girdi, birebir yüz yüze propaganda yaptı. Köleliğin sona ereceğini, efendilerinden kaçarak harekete katılanların özgür olacağını söylüyor ve Kur’an’dan ayetler okuyordu. En çok öne çıkardığı “Allah mu’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır” (Tevbe; 9/111) ayetiydi. Bu ayeti okuyarak, Allah’ın kullarının insanlar tarafından alınıp satılamayacağını, yegane satın alanın Allah olduğunu söylüyordu.**

Ali Bin Muhammet köleler içinde giderek güçlendi ve isyan bayrağını açtı. Bataklıklarda işlerine gitmekte olan kölelerin yollarını kestiler, onları özgür bıraktılar. Ardı ardına diğer çalışma alanlarına giderek, diğer köleleri de özgür bıraktılar. Sayıları her geçen gün arttı. Üzerlerine gelen Abbasi birliklerini bir bir yendiler. Ardından kendilerine bir kent kurdular. Bu kente “Özgürlük Kenti” anlamına gelen El-Muhtare adını verdiler. 14 yıl boyunca bu kentte ortaklaşa bir üretim ve paylaşım düzeni kurdular. Efendilerinden kaçan binlerce köle El – Muhtare’ye akın etti. 14 yıl boyunca köle isyanıyla baş etmeye çalışan Abbasi Sarayı 881’de El-Muhtare’yi kuşatma altına aldı. Bir yıl dayanan Zenci köleler, 882’de silah bıraktılar  ve önderleri Ali bin Muhammed  ise  883’te  yakalanıp öldürüldü.
1150 sene önce Abbasi Sarayı emekçi sınıfların karşısında konumlanmıştı. Bugün de yazlık, kışlık saraylarda yaşayan, uçan saraylarla seyahat edenler ve ejder meyveleriyle beslenenler de emekçilerin karşısında sermaye sınıfının yanında konuşlanmış durumda.
*http://yedek.ismailkaygusuz.com/index.php/health/55-foods/409-409
**http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/3526/muminin-celadetine-ne-oldu#.W51ey84zbIU
*** Görsel http://www.ihsaneliacik.com sitesinden alınmıştır
Not: Ali Bin Muhammet ve El-Muhtare hakkında keyfli bir roman okumak isteyenlere İlknur Altıntaş’ın Peçeli ve Köle Türkler romanını tavsiye ederim.

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Metin Lokumcu ve Gezi İsyanı


31 Mayıs mücadele tarihimiz açısından iki önemli olayın yıl dönümü. Birincisi 31 Mayıs 2011 günü Metin LOKUMCU’nun öldürülmesi, ikincisi 31 Mayıs 2013 günü Gezi isyanının başlaması.



31 Mayıs 2011 günü Hopa’da dönemin Başbakanı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mitingi öncesi, HES protestolarında polisin biber gazı saldırısı sonrası Metin LOKUMCU hayatını kaybetmişti. Metin LOKUMCU'nun öldürülmesini protesto için birçok kentte protesto gösterileri düzenlendi. Binlerce kişinin katıldığı protestolara hemen her yerde polis saldırıları olmuş, yaralananlar, gözaltına alınanlar ve tutuklamalar yaşanmıştı.


İki yıl sonra yine 31 Mayıs 2013 günü, Taksim Gezi Parkı’na topçu kışlası ve AVM yapılmasını protesto için, parka çadır kuranlara polisin hunharca saldırısı sonucu, tüm ülke sathına yayılan protestolar başladı. Protestolar sırasında Ethem SARISÜLÜK, Mehmet AYVALITAŞ, Ali İsmail KORKMAZ, Abdullah CÖMERT, Medeni YILDIRIM ve Berkin ELVAN polisler tarafından katledildi.


Polisin saldırısı sonucu yaşanan yaralanmalar ve ölümler üzerine tepkiler artınca, dönemin Başbakanı Erdoğan kendini polislere siper etmiş ve “Soruyorlar, polise emri kim verdi? Talimatı ben verdim, işgal kuvvetlerini mi izleyecektik” demişti.Yine Erdoğan Metin LOKUMCU’nun öldürüldüğü akşam, NTV’de katıldığı programda da Metin LOKUMCU’yu hedef alarak, Metin LOKUMCU’nun akrabası olan gazeteci Ruşen ÇAKIR’ın “Ama öldü efendim” sözüne “Ben bilmem. Bir emekli öğretmene, o ifadeleri yakıştırmam. Elinde taşla, bir emekli öğretmeni görmem. Çünkü o taşların karşısında ben vardım. Ben de Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanıyım” ifadelerini kullanarak cevap vermişti*.  


Metin LOKUMCU ve Gezi İsyanı arasında iki yıl gibi bir zaman olsa da birbiriyle kopmaz bir bağ var esasında.


Gezi gibi bir isyanın ülkemizde yaşanması, birçok insanda büyük şaşkınlık yarattı. Kimse bu kadar büyük çaplı bir isyanın yaşanmasını beklemiyordu. Haliyle analizlerde buna göre yapıldı. Gezi isyanın kendiliğinden geliştiği, örgütsüz olduğu, hatta örgütsüzlüğün ne kadar iyi bir şey olduğunun kanıtı gibi sunulmaya çalışıldı. Oysa Gezi, Metin LOKUMCU gibi mücadele de inat ve ısrar edenlerin eseriydi.


Gezi isyanı, öncesinde yaşanan doğanın ve yaşam alanlarının yok edilmesine karşı direnenlerin, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak için ısrar edenlerin, TEKEL Direnişinin, şifre skandalına karşı isyan eden liselilerin, internet sansürüne baş kaldıran gençlerin, KPSS’de geleceği çalınanların, üniversiteler de parasız eğitim için mücadele eden, özgürlük talebini yükselten öğrencilerin, ne giyeceklerine,kürtaj yapmalarına, kaç çocuk doğuracaklarına karışılmasına karşı seslerini yükselten kadınların, ayrımcılığa, asimilasyona, zorunlu din dersine baş kaldıran Alevilerin, Kürtlerin, Türklerin, tüm bir halkın mücadelesinin sonucudur. Tıpkı farklı kollardan akan derelerin birleşerek, bir çağlayan oluşturması gibi. Farklı şekillerde mücadele eden, direnenlerin bir araya gelerek, çağlayan olmasıdır.  Gezi İsyanı, halkın coşkun akan selidir. Mücadelede inadın ve ısrarın sonucudur.


Bu ısrar Gezi’nin açtığı yolda Cerattepe’de, işçi grevlerinde, HAYIR’ın gasp edilmesine karşı sokağı terk etmeyenlerin iradesinde devam ediyor ve devam edecek, "yer yüzü aşkın yüzü oluncaya dek".
*https://odatv.com/metin-lokumcu-icin-ne-dedigini-hatirliyor-mu-2308131200.html

22 Mart 2018 Perşembe

"O" HALde Seçim Aldatmacasına HAYIR!

Kasım 2019’da yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir yıldan fazla bir zaman olmasına rağmen, şimdiden seçim havasına girilmiş durumda. Cumhurbaşkanı seçimiyle milletvekili seçimleri aynı zamanda yapılacak. 16 Nisan 2017 referandumundan sonra, milletvekili seçiminin bir önemi yok. Tamamen işlevsiz hale getirilmiş bir meclisle karşı karşıyayız. 600 vekilin avantadan maaş alacağı, “Avrupa Birliği Bakanlığı” gibi ismi olan ama hiçbir fonksiyonu olmayan bir kurum olacak meclis. Yani asıl seçim Cumhurbaşkanlığı seçimi olacak, yani Başkanlık seçimi. Peki, bizi nasıl bir seçim bekliyor?

7 Haziran 2015 seçimlerinin sonucunu beğenmeyen Saray ve AKP, seçimleri 1 Kasım’da tekrarlattı. 7 Haziran ve 1 Kasım arasında yaşananları tekrar yazmama gerek yok, sadece Ceylanpınar saldırısı, Suruç ve Ankara katliamlarını hatırlamak yeterli.

Ardından 16 Nisan 2017 referandumu yaşandı. OHAL koşullarında yapılan referandum öncesinde, hayırcılar terörist ilan edildi. Hayır çalışması yapanlar sürekli engellendi, kabahatler kanununa göre binlerce liralık para cezaları kesildi, gözaltına alındılar, tutuklandılar. Medyada Hayır propagandası neredeyse yok gibiydi. Ve son olarak 16 Nisan günü; CHP Genel Başkanın itiraf ettiği ama sahiplenmediği YSK eliyle çalınan %51’lik Hayır. (Kılıçdaroğlu tüm bunlara rağmen çıkıp, sandıkları koruyacaklarını iddia edebiliyor.)

Şimdi en basit haliyle tablo bu şekildeyken ve durum düzelmesi bir yana tam aksi yönde daha da kötüleşmişken, yani OHAL şartlarına savaş şartları da eklenmişken, muhalefet üzerindeki baskı katmerlenmiş, 16 Nisan referandumunda yaşanan oy hırsızlığına yasal kılıf hazırlanmış, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci turda muhalefetin ittifak yapmasını engelleyecek yasa hazırlanıyorken, o dönemki medyadan bile daha beter bir medya düzeni kurulmuşken hala hangi seçimden bahsedeceğiz. Maalesef muhalefet özellikle de mecliste bulunan muhalefet bu durumu tersine çevirecek bir hamle yapmıyor. Muhalefet halen AKP’yi seçim kaybedip, iktidarı bırakacak klasik bir siyasi parti zannediyor.

AKP ve Saray tüm planını iktidarda kalmak ve asla iktidarı terk etmemek üzerine kuruyor. Çünkü iktidarı bırakmaları demek, 16 yıl boyunca yaptıkları yağma ve talanın hesabını vermeleri demek. Ama asıl iktidarı bırakmaları demek, rejim değişikliğinin kesintiye uğraması demek. Muhalefetin asıl bunu anlaması gerekiyor. AKP rejimi değiştiriyor, saray merkezli bir tek adam rejimini hayata geçirirken, toplumu da dinsel gericilikle kuşatıyor. Kendi parti devletini kuruyor. En son sarayda yapılan hâkim ve savcıların atama kuralarının sonucu bunun en somut kanıtı. Atanan savcı ve hâkimlerin tamamı AKP’nin eski il –ilçe yöneticileri ve aday olup seçilemeyen belediye başkan adayları ve milletvekili adayları.
OHAL’le yönetilen bir ülkede, OHAL şartlarında ve yukarıda belirttiğim şekilde seçime gidiliyor ve halen her şey olağanmış gibi davranılıyor. Oysa yapılması gereken ilk şey, “sizin şartlarınız buysa, “O”HALde seçim aldatmacasına HAYIR diyoruz” demek olmalı.    OHAL kaldırılmadan, yeni değiştirilen seçim yasası iptal edilmeden, seçim güvenliği sağlanmadan, medya üzerindeki baskı kalkmadan seçime gitmeyi kabul etmek, Saray rejimini meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Bunlar yapılmayacaksa yapılacak en iyi şey seçimleri BOYKOT etmektir. Çünkü bu şartlarda BOYKOT bir tercih değil zarurettir. “CHP – HDP – Saadet ve İYİ Parti olmadan BOYKOT’un karşılığı olmaz, sosyalistler olarak da bizim gücümüz yetmez” diyebilirsiniz. Oysa hiç de öyle değil, bugün toplumun büyük bir kesiminde seçimlerin anlamını yitirdiğine, ne yaparlarsa yapsınlar oylarının çalınacağını düşünen, her gün artan ekonomik sıkıntılar ve baskılardan bunalıp, partilerden umudunu kesmiş büyük bir kitlede mevcut. İyi örgütlenecek bir BOYKOT hareketi,  OHAL ve KHK rejimiyle bunalmış milyonların bir protesto hareketine dönüşebilir. Tek yapmamız gereken tüm zorluklara rağmen, bu kitlelere ulaşacak yeni bir yol açmak.


Evet, BOYKOT işi oldukça zor olacaktır, belki gücümüz yetmeyebilir, zorlanabiliriz de daha çok baskı ve zulüm de görebiliriz ama en azından bu seçim komedisinin de figüranı olmayız.  

3 Şubat 2018 Cumartesi

Hasan Sabbah Ölümsüz

“Hasan Sabbah Ölümsüz” bir romanın ismi. Yazarı İlknur Altıntaş. Hasan Sabbah’ın efsanevi kişiliği birçok yazara ilham verdi ve hakkında çokça roman yazıldı. Bunlardan en meşhuru da Vladimir Bartol’un Fedailerin Kalesi Alamut’tur. Bartol’un romanı 14 dile çevrilmiş ve onlarca kez baskısı yapılmıştır.

Vladimir Bartol başta olmak üzere konu üzerine yazan diğer yazarların çoğu da Hasan Sabbah’ı  Alamut Kalesindeki fedailerine haşhaş içiren, onlar için sahte cennet kuran, bu sahte cennetteki “hurilerle” onların aklını çelen, fedailerine cinayetler işleterek  terör şebekesine liderlik eden bir kötülük abidesi gibi tasvir ettiler.

Bin yıldır hakkında bu kadar karalama yapılan ve iftiraya uğrayan başka bir insan yoktur.  Hakkında söylenmeyen yalan atılmayan iftira kalmamıştır. Hem yaşarken hem de öldükten sonra.

İlknur Altıntaş’ın “Hasan Sabbah Ölümsüz” romanını diğerlerinden farklı kılan bu iftiraların üzerine kurulu olmaması. Yazar zaten kitabın tanıtımını şöyle yapıyor: “İftiranın kor demirleriyle dövülüp… Nefretin soğuk suyunda yıkanmış… Adı kirletilmiş bir adam!

Roman, adı yalanlarla kirletilen Hasan Sabbah’ın gerçek hikayesini anlatıyor. İftiralarla ve yalanlarla kirletilmeden. Tarihsel gerçeklere sadık kalarak.
İlk defa bir Hasan Sabbah romanında haşhaşiler yok, sahte cennetler yok, o sahte cennetlerdeki sahte huriler yok, uyduruk cinayetler yok.

Ya ne var? Hasan Sabbah gerçekliği var. Onun adalet, özgürlük, eşitlik arayışı var. Onun bilgeliği var, barış arayışı var. Onun bir İsmaili olduğu, bir Dai* olduğu gerçeği var. Bu gün olduğu gibi o günde mezhep farkı yüzünde insanların evlerinin işaretlendiği, yakıldığı gerçeği var.
Ortak karar verme var, ortak üretme ortak paylaşma var.  İşte Hasan Sabbah’ı bin yıldır iftiranın ve kara propagandanın hedefi haline getiren şey bu. Ortak üretip ortak paylaşma, özel mülkiyeti ortadan kaldırma isteği.

Hasan Sabbah için bugün ki anlamıyla bir Sosyalist Federe Cumhuriyet kurmuştur diyebiliriz.

İftira ve kara propaganda bin yıldır sürse de Hasan Sabbah hakikati eninde sonunda ortaya çıkıyor işte.  “Hakikat yenilmez sadece gizlenir! Mevsimler gelir geçer, yıllar… Gizlenir! Toprakta gizlenir suda, havada, bir kayanın dibinde, bir kuşun kanadında, bir dağ esintisinde. Bu gün ya da bin yıl sonra, bir anda güneş gibi doğar, aydınlatır tüm karanlığı…” diyor yazar.


İşte Hasan Sabbah hakikati size bir kitap kadar uzak şimdi.

*öğrenci mürid olanlar, yoldaş arkadaş