22 Mart 2018 Perşembe

"O" HALde Seçim Aldatmacasına HAYIR!

Kasım 2019’da yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir yıldan fazla bir zaman olmasına rağmen, şimdiden seçim havasına girilmiş durumda. Cumhurbaşkanı seçimiyle milletvekili seçimleri aynı zamanda yapılacak. 16 Nisan 2017 referandumundan sonra, milletvekili seçiminin bir önemi yok. Tamamen işlevsiz hale getirilmiş bir meclisle karşı karşıyayız. 600 vekilin avantadan maaş alacağı, “Avrupa Birliği Bakanlığı” gibi ismi olan ama hiçbir fonksiyonu olmayan bir kurum olacak meclis. Yani asıl seçim Cumhurbaşkanlığı seçimi olacak, yani Başkanlık seçimi. Peki, bizi nasıl bir seçim bekliyor?

7 Haziran 2015 seçimlerinin sonucunu beğenmeyen Saray ve AKP, seçimleri 1 Kasım’da tekrarlattı. 7 Haziran ve 1 Kasım arasında yaşananları tekrar yazmama gerek yok, sadece Ceylanpınar saldırısı, Suruç ve Ankara katliamlarını hatırlamak yeterli.

Ardından 16 Nisan 2017 referandumu yaşandı. OHAL koşullarında yapılan referandum öncesinde, hayırcılar terörist ilan edildi. Hayır çalışması yapanlar sürekli engellendi, kabahatler kanununa göre binlerce liralık para cezaları kesildi, gözaltına alındılar, tutuklandılar. Medyada Hayır propagandası neredeyse yok gibiydi. Ve son olarak 16 Nisan günü; CHP Genel Başkanın itiraf ettiği ama sahiplenmediği YSK eliyle çalınan %51’lik Hayır. (Kılıçdaroğlu tüm bunlara rağmen çıkıp, sandıkları koruyacaklarını iddia edebiliyor.)

Şimdi en basit haliyle tablo bu şekildeyken ve durum düzelmesi bir yana tam aksi yönde daha da kötüleşmişken, yani OHAL şartlarına savaş şartları da eklenmişken, muhalefet üzerindeki baskı katmerlenmiş, 16 Nisan referandumunda yaşanan oy hırsızlığına yasal kılıf hazırlanmış, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci turda muhalefetin ittifak yapmasını engelleyecek yasa hazırlanıyorken, o dönemki medyadan bile daha beter bir medya düzeni kurulmuşken hala hangi seçimden bahsedeceğiz. Maalesef muhalefet özellikle de mecliste bulunan muhalefet bu durumu tersine çevirecek bir hamle yapmıyor. Muhalefet halen AKP’yi seçim kaybedip, iktidarı bırakacak klasik bir siyasi parti zannediyor.

AKP ve Saray tüm planını iktidarda kalmak ve asla iktidarı terk etmemek üzerine kuruyor. Çünkü iktidarı bırakmaları demek, 16 yıl boyunca yaptıkları yağma ve talanın hesabını vermeleri demek. Ama asıl iktidarı bırakmaları demek, rejim değişikliğinin kesintiye uğraması demek. Muhalefetin asıl bunu anlaması gerekiyor. AKP rejimi değiştiriyor, saray merkezli bir tek adam rejimini hayata geçirirken, toplumu da dinsel gericilikle kuşatıyor. Kendi parti devletini kuruyor. En son sarayda yapılan hâkim ve savcıların atama kuralarının sonucu bunun en somut kanıtı. Atanan savcı ve hâkimlerin tamamı AKP’nin eski il –ilçe yöneticileri ve aday olup seçilemeyen belediye başkan adayları ve milletvekili adayları.
OHAL’le yönetilen bir ülkede, OHAL şartlarında ve yukarıda belirttiğim şekilde seçime gidiliyor ve halen her şey olağanmış gibi davranılıyor. Oysa yapılması gereken ilk şey, “sizin şartlarınız buysa, “O”HALde seçim aldatmacasına HAYIR diyoruz” demek olmalı.    OHAL kaldırılmadan, yeni değiştirilen seçim yasası iptal edilmeden, seçim güvenliği sağlanmadan, medya üzerindeki baskı kalkmadan seçime gitmeyi kabul etmek, Saray rejimini meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Bunlar yapılmayacaksa yapılacak en iyi şey seçimleri BOYKOT etmektir. Çünkü bu şartlarda BOYKOT bir tercih değil zarurettir. “CHP – HDP – Saadet ve İYİ Parti olmadan BOYKOT’un karşılığı olmaz, sosyalistler olarak da bizim gücümüz yetmez” diyebilirsiniz. Oysa hiç de öyle değil, bugün toplumun büyük bir kesiminde seçimlerin anlamını yitirdiğine, ne yaparlarsa yapsınlar oylarının çalınacağını düşünen, her gün artan ekonomik sıkıntılar ve baskılardan bunalıp, partilerden umudunu kesmiş büyük bir kitlede mevcut. İyi örgütlenecek bir BOYKOT hareketi,  OHAL ve KHK rejimiyle bunalmış milyonların bir protesto hareketine dönüşebilir. Tek yapmamız gereken tüm zorluklara rağmen, bu kitlelere ulaşacak yeni bir yol açmak.


Evet, BOYKOT işi oldukça zor olacaktır, belki gücümüz yetmeyebilir, zorlanabiliriz de daha çok baskı ve zulüm de görebiliriz ama en azından bu seçim komedisinin de figüranı olmayız.  

3 Şubat 2018 Cumartesi

Hasan Sabbah Ölümsüz

“Hasan Sabbah Ölümsüz” bir romanın ismi. Yazarı İlknur Altıntaş. Hasan Sabbah’ın efsanevi kişiliği birçok yazara ilham verdi ve hakkında çokça roman yazıldı. Bunlardan en meşhuru da Vladimir Bartol’un Fedailerin Kalesi Alamut’tur. Bartol’un romanı 14 dile çevrilmiş ve onlarca kez baskısı yapılmıştır.

Vladimir Bartol başta olmak üzere konu üzerine yazan diğer yazarların çoğu da Hasan Sabbah’ı  Alamut Kalesindeki fedailerine haşhaş içiren, onlar için sahte cennet kuran, bu sahte cennetteki “hurilerle” onların aklını çelen, fedailerine cinayetler işleterek  terör şebekesine liderlik eden bir kötülük abidesi gibi tasvir ettiler.

Bin yıldır hakkında bu kadar karalama yapılan ve iftiraya uğrayan başka bir insan yoktur.  Hakkında söylenmeyen yalan atılmayan iftira kalmamıştır. Hem yaşarken hem de öldükten sonra.

İlknur Altıntaş’ın “Hasan Sabbah Ölümsüz” romanını diğerlerinden farklı kılan bu iftiraların üzerine kurulu olmaması. Yazar zaten kitabın tanıtımını şöyle yapıyor: “İftiranın kor demirleriyle dövülüp… Nefretin soğuk suyunda yıkanmış… Adı kirletilmiş bir adam!

Roman, adı yalanlarla kirletilen Hasan Sabbah’ın gerçek hikayesini anlatıyor. İftiralarla ve yalanlarla kirletilmeden. Tarihsel gerçeklere sadık kalarak.
İlk defa bir Hasan Sabbah romanında haşhaşiler yok, sahte cennetler yok, o sahte cennetlerdeki sahte huriler yok, uyduruk cinayetler yok.

Ya ne var? Hasan Sabbah gerçekliği var. Onun adalet, özgürlük, eşitlik arayışı var. Onun bilgeliği var, barış arayışı var. Onun bir İsmaili olduğu, bir Dai* olduğu gerçeği var. Bu gün olduğu gibi o günde mezhep farkı yüzünde insanların evlerinin işaretlendiği, yakıldığı gerçeği var.
Ortak karar verme var, ortak üretme ortak paylaşma var.  İşte Hasan Sabbah’ı bin yıldır iftiranın ve kara propagandanın hedefi haline getiren şey bu. Ortak üretip ortak paylaşma, özel mülkiyeti ortadan kaldırma isteği.

Hasan Sabbah için bugün ki anlamıyla bir Sosyalist Federe Cumhuriyet kurmuştur diyebiliriz.

İftira ve kara propaganda bin yıldır sürse de Hasan Sabbah hakikati eninde sonunda ortaya çıkıyor işte.  “Hakikat yenilmez sadece gizlenir! Mevsimler gelir geçer, yıllar… Gizlenir! Toprakta gizlenir suda, havada, bir kayanın dibinde, bir kuşun kanadında, bir dağ esintisinde. Bu gün ya da bin yıl sonra, bir anda güneş gibi doğar, aydınlatır tüm karanlığı…” diyor yazar.


İşte Hasan Sabbah hakikati size bir kitap kadar uzak şimdi.

*öğrenci mürid olanlar, yoldaş arkadaş

22 Ocak 2018 Pazartesi

Hayata Dönüş'ten Zeytin Dalı'na

19-22 Aralık 2000 tarihleri arasında, eş zamanlı olarak, 20 ayrı cezaevinde “F-tipi hücrelere karşı ölüm orucu” direnişinde olan devrimci tutsak ve hükümlülere dönük saldırıda 28 devrimci ve 2 asker hayatını kaybetti. Kimisi yakılarak, kimisi kurşunlanarak öldürüldü. Bu vahşi katliama “Hayata Dönüş” dendi. Böylesi şeytanın aklına bile gelmezdi.

Bu katliamdan tam 18 yıl sonra bir savaşa yine kimsenin aklının ucundan bile geçmeyecek bir isim verildi; “Zeytin Dalı”. Oysa zeytin dalı 2500 yıldır barışın sembolüydü. İlk olarak M.Ö 5. yy’da oyun yazarı Aristophanes’in “Barış” adlı eserinde geçmekteydi. Barış adlı oyunda tüm tanrıçaların en yücesi, Barış Tanrıçası İrini’ye göre zeytin oldukça değerliydi ve zeytin bundan sonra barışla ilişkilendirilmeye başlandı. Bin yıllardır barışın simgesi olan zeytin dalı, AKP sayesinde ilk defa savaşla anıldı. Afrin’e dönük başlayan askeri harekâta “Zeytin Dalı”ismi verildi. Katliama “Hayata Dönüş” diyenlerin savaşa “Zeytin Dalı” demesine şaşırmamalı.

Bu saldırının bahanesi de terör oldu.

Dediğim gibi bu bir bahane, işin terör olmadığını herkes biliyor.

Kısaca hafızamızı yoklayalım. Ne diyordu dönemin Başbakanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan “Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var. Nedir o görev? Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin eş başkanlarından bir tanesiyiz ve o görevi yapıyoruz.”

Peki, Erdoğan’ın eş başkanlığını yaptığı Büyük Ortadoğu Projesi neydi ve ne amaçlıyordu?

Dönemin ABD Başkanı Bush’un Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’ın ifadesiyle “Fas’tan Basra Körfezi’ne kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejimleri, sınır ve haritaları değişecekti.” Sınırları değişecek ülkeler arasında Lübnan, Mısır, Suriye, Libya, İran, Tunus gibi ülkeler hatta Türkiye’de vardı.

Büyük Ortadoğu Projesi ülkelere yıkımdan başka bir şey getirmedi. Libya parçalandı, bugün Libya diye bir ülkeden bile söz edilmiyor. Suriye 6 yıldır iç savaşla boğuşuyor. Dünya’nın dört bir yanından gelen cihatçılar ülkeyi harabeye çevirdi.

Libya yıkılırken de Suriye iç savaşa sürüklenirken de AKP bu yıkımlarda rol aldı. Önce “NATO’nun Libya’da ne işi var?” dendi, sonra sınırsız destek verildi. Suriye’de Esad’ı devirmek, Emevi Camii’nde namaz kılmak uğruna her türden cihatçı çeteler desteklendi ve desteklenmeye devam ediyor. Bu çetelerin bir kısmı Türkiye’de eğitilip, donatıldı. Bir kısmına cephane desteği sağlandı. Bir kısmı ülkemizi top atışına tuttu, 2 askerimizi diri diri yaktı, konsolosu rehin aldı, bombalı saldırılarla yüzlerce insanımızı katletti. Ama “Sünni öfkeli çocuklar” diye adlandırıldı. AKP tarafından her türlü terör ve terörist Suriye’ye taşındı.

AKP şimdi terörizm ve ülke güvenliği bahanesiyle egemen bir devletin topraklarına saldırıyor. Mesele ülke güvenliği olsaydı Suriye’deki tüm cihatçı çeteler desteklenmezdi.

Mesele 2019 Başkanlık seçimi ve bu seçim için oluşturulmak istenen milli ittifakı güçlendirmek. Bu milliliği sağlamanın en iyi yolu da Kürtlere saldırmaktan geçiyor. O yüzden dünyaya teröre karşı mücadele diye sunulan saldırı, içeride tam bir fetih şovuna çevriliyor. Haber kanalları ÖSO karargâhından canlı yayın yapıyor. Haber bültenleri savaş simülasyonları yayınlıyor. Diyanet tüm camilerde hutbeler okutuyor. Cemaatler zafer için secdeler ve dualar ediyor.
2019’a giderken savaş üzerinden oluşturulacak milli ittifakla herkesi kendi etrafında saf tutmaya zorlayacaklar. Buna karşı çıkana da terör destekçisi diyecekler. Bunun ilk örneğini de Dışişleri Bakanı Mevlüt ÇAVUŞOĞLU verdi.”Türkiye’nin Afrin operasyonuna karşı çıkan herkes teröristlere destek vermektedir.”dedi.


Ne derlerse desinler, sarayın ikbali için yürütülen savaş politikalarına karşı BARIŞ demeye devam etmeliyiz. Çünkü savaş yıkımdır, yokluktur.

26 Aralık 2017 Salı

Yeni Bir Dönem Yeni Bir Mücedele

AKP 696 sayılı KHK ile darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ve bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında görev alan kişileri hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluktan muaf hale getirdi. Bu kararla AKP uzun süredir düşündüğü ve tasarladığı şeyi hayata geçirdi diyebiliriz. Bu yasayla AKP’nin iç savaşa hazırlandığı tartışmaları yeniden alevlendi. Oysa bu yeni bir durum değil.

7 Haziran 2015 seçimleri öncesi 15 Mayıs’ta yazdığım “Geçiş Süreci Kanlı mı Olacak, Kansız mı?”(http://sabrikirdar.blogspot.com.tr/2015/05/gecis-donemi-kanl-m-olacak-kansz-m.html) yazımda şu tespitleri yapmıştım. 

7 Haziran seçimlerine atıfla “Çünkü iktidarın teslim edilmesi demek, siyasi bir partiden çok, çıkar amaçlı suç örgütüne dönüşmüş olan AKP ve onun tüm lider takımının yargı karşısına çıkması demek.  AKP seçimi kazansa dahi, uzun vadede iktidarını sürdürme şansı giderek zayıflıyor. Özellikle ekonomik gidişatın sürekli kötüye gidişi, Kürt sorununda inkâr ve imha politikasında ısrar, dışarıda tecrit edilmişlikle uzun süre iktidarda kalması zor.

Geriye iktidarda kalmanın birkaç yolu kalıyor. Ülkeyi Suriye ile olası bir savaşa sürüklemek (Bu ihtimal bugün halen geçerli. Sürekli Afrin’e dönük yapılan tehditler bu ihtimalin halen masada olduğunu gösteriyor) İkinci ve belki de en kuvvetli olasılık, ülkeyi iç savaşa sürüklemek. Yani AKP iktidardan düşmemek uğruna, ülkeyi bir iç savaşa sürüklemekten kaçınmayacaktır… AKP bir yandan kolluk gücünü, sokak hâkimiyetine karşı gerici, ırkçı esnafı polis ilan ederek, sokağı terörize etmeyi amaçlıyor… AKP’nin olası bir vurucu gücü de ülke içine çöreklendirdiği cihatçı teröristler olacaktır. Bugün ülkemizden gidip, Suriye’de savaşan çetecilerin vurucu güç olarak kullanılmayacağını kimse garanti edemez. Öyle ki bugün neredeyse ülkemizde IŞİD hücresi olmayan il yok gibi.”

7 Haziran ve sonrası yaşananlar bu tespitleri adeta doğruladı. 7 Haziran’da tek başına iktidar şansını kaybeden AKP, halkın iradesini yok sayarak, seçimi 1 Kasım’da tekrarlattı. 1 Kasım’a kadar da gayri resmi bir OHAL uyguladı. 5 Haziran’da Diyarbakır’da başlayan bombalı saldırılar, 20 Temmuz’da Suruç’ta ve 10 Ekim Ankara’dakilerle devam etti. Yapılan tüm bu bombalı saldırıların istihbaratının önceden alındığı ve engellenmediği açığa çıktı.

Bombalı saldırılardan sonra muhalefet partileri miting yapamaz, sivil toplum örgütleri, sendikalar adeta sokağa çıkamaz hale getirildi. Bombalı saldırılar seçimden sonra ki süreçte de devam etti. Bir taraftan IŞİD, bir taraftan TAK sivil halkı hedef alan saldırılarını sürdürdüler.

 Ardından Kürt illerinde başlayan hendek savaşıyla AKP, şiddetin ve baskının dozajını artırdı.

O dönemde özellikle evlerin duvarlarına yazılan “Esedullah Timi burada” yazıları gelmekte olanın habercisiydi. Operasyonlara katılanların Arapça konuştuğu, saldırırken tekbir getirdiği ve halka işkence ettiği sıkça dile getirildi.

Tüm bu bombalı saldırılar ve yıkılan, yok edilen şehirlere rağmen, AKP istediğini elde edememişken, imdada 15 Temmuz İslamcı Faşist Askeri Darbe girişimi yetişti. Erdoğan’ın o gece İstanbul Atatürk Havalimanı’nda söylediği “Bu darbe girişimi Allah’ın bir lütfüdür” sözünün ne kadar doğru olduğu sonraki süreçte görüldü. Erdoğan ve AKP bu lütfün hakkını sonuna kadar verdiler, vermeye de devam ediyorlar. Darbe bahanesiyle 20 Temmuz’da ülke tamamında ilan edilen OHAL’le ve çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle yeni bir rejim inşasına girişildi. Devlet BAHÇELİ’nin MHP’sinin desteğiyle Başkanlık Sistemi referanduma götürüldü.

16 Nisan’da gerçekleştirilen referandumda, herkesin gözü önünde bir YSK darbesi gerçekleşti ve halkın iradesi gasp edildi.

İradesine sahip çıkmak için halk sokağa çıkarken, ana muhalefet CHP aleni hırsızlığa razı oldu. Sokağa çıkıp oylara sahip çıkmamayı “sokağa çıksaydık, AKP silahlı güçleri sokağa çıkaracaktı” diyerek ifade ettiler. O gün bundan kaçanlar için artık yolun sonuna gelindi, AKP o güçleri artık kanunla koruma altına aldı. AKP artık kendisine yönelecek her muhalefeti terör kapsamına sokarak bastıracak ve sokağa çıkacak olanlara karşı oluşturduğu silahlı güçleri kullanmaktan da çekinmeyecektir.

Herkesin ortak olduğu görüş, AKP’nin seçimle gitmeyeceğidir.  Başkanlık sistemi önce kendi evlatlarını yemeye başlamıştır. AKP’nin seçilmiş belediye başkanları, il ve ilçe başkanları Erdoğan’ın baskısıyla teker teker istifa ettirilmiştir.

Erdoğan’ın “belediye başkanlığı seçimlerini kaldırmayı” açık açık deklere ettiği bir ortamda, halen 2019’da adil bir seçim olacak gibi davranılmaktadır.

Ülke bugün kaçAK saraydan, tek adam rejimiyle ve faşizmle yönetilmektedir. Devlet aygıtı da buna göre yeniden şekillendirilmektedir. Darbe girişimine karşı ilan edilen OHAL’in kaldırılmayacağı artık kesinleşmiştir. Sürekli bir OHAL’le kaçAK saray rejimi yoluna devam edecektir.

Erdoğan’da iyi bilmektedir ki kendisini iktidara taşıyan dış destek artık ortadan kalkmıştır. Kapitalist sistem içinde bir tarafında ABD-AB, diğer tarafında Rusya ve Çin’in yer aldığı çok kutuplu bir yapı ortaya çıkmıştır.

Erdoğan her dara düştüğünde bu kutuplardan birine yaslanarak, derdine çare aramaktadır. Rus uçağı düşürülünce, ABD ve Nato’ya, 15 Temmuz yaşanınca, Rusya’ya yanaşmakta bir sakınca görmemektedir. Tüm bu bloklarda Erdoğan’ın sona doğru yaklaştığını görmekte, Osmanlı’nın son dönemi gibi “ne koparırsak kardır” mantığıyla Erdoğan’ın saray rejiminden istediklerini almaktadırlar. Ruslar s-400 satarken, ABD’liler yolcu uçağı satabiliyor.

Erdoğan içte ve dışta sıkıştıkça, şiddetin ve baskının oranını artırmaya devam edecektir.

Artık bu yeni döneme, yeni mücadele taktikleriyle hazırlanmalıyız. Artık eski tarz örgütlenme biçimleriyle, günlük yapılan basın açıklamalarıyla bu süreci sürdüremeyiz. AKP’nin siyasi ve ekonomik enkazının mağdurlarının sayısı her geçen gün artmaktadır. AKP açıkça halka karşı bir savaş hazırlığındadır. Elindeki OHAL ve KHK gücüyle halkın örgütlenmesi yolundaki her türlü aracı elinden alacak, KHK’larla insanları açlığa mahkûm etmeye devam edecektir.

Bugün devrimcilere düşen görev, tüm olumsuzluklara rağmen bu yeni döneme göre mücadele etmektir. AKP ve kaçAK saray rejiminin saldırılarına karşı korku ve yılgınlığa kapılmak yerine, devrimci mücadele ve direniş ruhumuzu yeniden örgütlemeliyiz.



10 Kasım 2017 Cuma

Dev Turizm - İş'in Şişmanı İşçi Düşmanı

Yukarıdaki söz sizlere bir yerden tanıdık gelecektir. Bu sloganın orijinal versiyonu Zonguldaklı madencilere aittir.  Kasım 1990’dan Ocak 1991’e kadar süren Zonguldak Madencilerinin büyük grevinde Turgut Özal için ürettikleri “Çankaya’nın  şişmanı işçi düşmanı”nın sloganından esinlendim.

Özal gerçekten bir işçi düşmanıydı. O ait olduğu sınıfın politikalarının yılmaz bir savunucusuydu. 12 Eylül’ün taşlarını döşeyen 24 Ocak kararlarının mimarıydı. 12 Eylül’den sonra kurulan ilk kabinede bu politikaları hayata geçirmek için başbakan yardımcısı sıfatıyla kabinede görev almıştı. 1983’ten sonra ANAP Genel Başkanı ve Başbakan olarak bu politikaları hızla hayata geçirmeye devam etti. AKP’lilerin, sağcıların, liberallerin yere göğe koyamadığı Özal en az Kenan Evren kadar 12 Eylül’ün sorumlusu ve uygulayıcısıdır.

Ama konumuz Özal değil başka bir işçi düşmanı “Şişman” (Burada şişmanı bir aşağılama olarak değil işçi ve kadın düşmanı karakteriyle Özal’a benzerlik açısından kullanıyorum) Dev Turizm-İş Genel Başkanı  ve DİSK Genel Merkez Yöneticisi Mustafa Safvet Yahyaoğlu.

Mustafa Yahyaoğlu da 12 Eylül’den ve Kenan Evren’den bahsetmeyi çok sever. Çağrılı olduğu ve konuşma fırsatı bulduğu her toplantıda Kenan Evren’in meşhur “Garsonlar Bizden Çok Maaş Alıyordu” sözünü örnek verir ve gençleri sendikaya üye olmaya sahip çıkmaya çağırarak, konuşmalarını bitirir. Oysa konuşmalarıyla uygulamaları arasında büyük bir açı farkı vardır.

Kendisini adeta sendikanın tek sahibi görür, kendiyle aynı fikirde değilse gençlere sendikanın kapısını kapar, sürekli çağırdığı gençlere rağmen oturduğu koltuktan kalkmak istemez.

Kendisine muhalif, istediğini yapmayan herkesi haksız hukuksuz şekilde sendikadan ihraç eder. Kendilerine itiraz edenlere verdiği cevap, Recep Tayyip Erdoğan’ın her itiraza verdiği meşhur cevapla aynıdır: “isteseniz de olacak istemeseniz de”.

Yaklaşık 400 tane 5 yıldızlı otelin bulunduğu Antalya’da otellerde örgütlenmek istemez. Örgütlenelim diyenlere bin türlü bahane üretir. Ama muhalifleri tasfiye etmek ve kongrede elini güçlendirmek için yıllardır Antalya’da 70 olan üye sayısını aniden 200’e çıkarmıştır.

Örgütlenmek için işçiye gitmez ama hukuk dışı delege seçimleri için kendine yakın işçileri arayıp sendikaya çağırır. Buna itiraz eden işçilere saldırır kadınları tartaklar. Şiddete tepki gösteren kadınlara “Benim için kadın erkek fark etmez” diyecek kadar “cüretkar” dır.

Bu da yetmez yanındaki yandaşları aracılığıyla AKP’li trollerin yandaş gazetecilerinin çirkin Kabataş yalanına sarılır ve sendikaya haklarını aramaya gelen işçilerin,  görüntüler ortada olmasına rağmen Atatürk resmine saldırdığı yalanını yaymaktan utanmaz.
İşçi düşmanlığı artık kadın dövmeye ve Kabataş vari yalanlara dönüşmüş durumda.

Bu işçi ve kadın düşmanı tutum aylardır sürmesine rağmen DİSK Genel Merkezi ve DİSK’in Antalya’daki sendikaları kulaklarının üstüne yatmaktadır. Buradan bir DİSK üyesi olarak kulağının üstüne yatmayı tercih edenlere sesleniyorum bu rezilliklere daha ne kadar seyirci kalacaksınız. Sessiz kalmaya devam mı edeceksiniz?


24 Ekim 2017 Salı

Mülteci Düşmanlığı

Ülkemizde ırkçılığın yeni hedefi, Suriyeliler. Suriye’de iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana ülkemize gelen Suriyelilerin sayısı resmi rakamlara göre, 2 milyon 900 bin ancak resmi olmayan sayılarla bu rakamın 3,5 milyon olduğu tahmin ediliyor. Antalya’da kayıtlı Suriyeli sayısı 400 kişi civarında ama kayıtlı olmayanların sayısının 10 bin kişi olduğu tahmin ediliyor.

Ülkelerindeki iç savaştan kaçıp ülkemize sığınan bu insanlar, başta siyasiler olmak üzere, yazılı basın, görsel ve sosyal medya üzerinden sürekli hedef gösteriliyorlar ve ırkçı saldırıların hedefi oluyorlar.  Antalya’da yaşayan Suriyeliler de bu saldırılardan ve hedef gösterilmeden nasibini alıyor.

Bunun son örneği Hürses Gazetesi ve www.haberantalya.com adlı internet sitesinde yazan Abdullah Yalçın’a ait*.  Abdullah Yalçın, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü  ile Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneğinin organize ettiği “Basın Mensupları için Göç ve Mültecilik Konularında Bilgi ve Farkındalık Projesi” kapsamında seminere katıldıktan sonra, ülkemizdeki Suriyeli Mültecilerin kalıcı olduğu algısına kapılmış ve paniklemiş.  Ardından da hemen her yerde ve sürekli duyduğumuz o veciz cümleleri kurmuş. “Kimse kusura bakmasın ama benim ülkemde evine ekmek götüremeyen yurdum insanı bile varken, göçmen ve sığınmacı adı altındaki kişiler yine benim ülkemde rahat yaşıyor. Benim askerim Suriye’de savaşırken, şehit düşerken, dalyan gibi Suriyeli gençler Konyaaltı sahilinde tatil yapıyor”

Abdullah Bey kusura bakmasın ama ülkemizdeki işsizliğin sorumlusu Suriyeliler değil. Ülkemizde işsizlik her zaman sorundu ve bu neo-liberal politikalarla da sorun olmaya devam edecek. O sizin hedef gösterdiğiniz Suriyelilerin neredeyse tamamına yakını, kayıt dışı olarak çalıştırılıyor. Bakın çalışıyor demiyorum, çalıştırılıyor diyorum.  Bu ülkede Suriyelilerin kayıt dışı çalıştırılmasıyla övünen Bakan var. Bakın Başbakan Yardımcısı Veysi KAYNAK ne diyor; “ Türkiye, 3 milyon insanı beşeri sermaye olarak görmelidir. Birçok ilde Suriyeliler olmazsa, düz işçilik yapan yok. Suriyeliler olmazsa, fabrikalarımız durur.” 

Peki, Suriyeli işçilerin hangi şartlarda çalıştığını biliyor musunuz?  Çoğu zaten çalışmak istese de çalışamıyor, çalışan da kayıt dışı olarak çalıştırılıyor, çalışma saatleri yasal çalışma saatlerinin çok üzerinde. Hele mevsimlik işçi olarak çalışanların çalışma koşulları daha da kötü. Günde 11-12 saat çalışan mevsimlik işçiler, 20-40 TL arası ücret alıyorlar.  Suriyelilerin emeği bu şekilde sömürülüyor ve birde iş bulamayan vatandaşlarımıza “işsizliğin asıl sebebi” olarak gösterilerek, hedef haline getiriliyorlar. Ve Abdullah YALÇIN, bunu rahat yaşamak olarak adlandırıyor. Böylece Suriyeli emekçilere karşı kışkırtılan halkımız, işsizliğin asıl sorumlularını göremiyor. Onlara yöneltmesi gereken hıncını, Suriyelilerden çıkarıyorlar.

Abdullah YALÇIN; “Benim askerim Suriye’de savaşırken, şehit düşerken, dalyan gibi Suriyeli gençler Konyaaltı sahilinde tatil yapıyor” diyor.  Birinin Abdullah YALÇIN’a hatırlatması lazım, TSK Suriye devletinin talebiyle Suriye topraklarında değil, bizzat Recep Tayyip ERDOĞAN’ın talimatıyla Suriye topraklarında.  Oysa El Bab’a Özgür Suriye Ordusuna destek amaçlı girilmişti. Onlar savaşacak, TSK birlikleri sıcak çatışmaya girmeyecekti ama ne hikmetse, 70 asker hayatını kaybetti. “Ne uğruna?” diye sormak yerine, “biz savaşıyoruz onlar tatil yapıyor” argümanını ortaya atıp, Suriyelileri hedef gösteriyor.  Şimdide İdlip’e girildi, ne uğruna? Suriye devleti topraklarımızdan çıkın diyor.

Ülkemizin Suriye bataklığına gömülmesinin baş aktörleri, Recep Tayyip ERDOĞAN ve Ahmet DAVUTOĞLU ikilisinin Neo-Osmanlı hayalidir. Ve maalesef geride kalan yedi yılda bu bataklığın içine gömülmeye devam ediyoruz. İç savaş boyunca her türden cihadist örgüt desteklendi, birçok ülkeden gelen cihadist teröristler Türkiye üzerinden Suriye’ye geçti ve Suriye yerle bir edildi. Milyonlarca Suriyelinin artık döneceği bir evi yok.

Şimdi bu gerçekleri sorgulamayıp, Suriyelileri hedef göstermek gazetecilik değil, düpedüz ırkçılıktır.

Abdullah YALÇIN bir önceki yazısında da ** Muğla ve Antalya’nın pilot bölge olarak kabul edildiği ve Suriyeli mültecilerin kente girmesinin yasaklandığı genelgenin uygulanmamasına tepki gösteriyor. Apaçık ırkçılık kokan bu genelgeyi savunuyor.
*http://www.haberantalya.com/yazarlar/y/m/3208/

**http://www.antalyahurses.com/yazarlar/abdullah-yalcin/devlet-ciddiyeti/19486/

21 Eylül 2017 Perşembe

Zorunlu Bireysel Emeklilik Değil Zorbalıkla Bireysel Emeklilik


AKP hükümetinin başlattığı Zorunlu Bireysel Emeklilik sistemi artık Zorbalıkla Bireysel Emeklik Sistemine dönüşmüş durumda. Sisteme zorunlu olarak dahil edilenler sistemden cayma hakkını kullanarak, büyük oranda sistemden ayrıldılar. Ayrılanların oranı işçilerde %62, kamu emekçilerinde %49 oranına ulaştı.

Ayrılma oranları büyük rakamlara ulaşınca, AKP sessiz sedasız yeni bir yönteme başvurmaya başladı. Milyonlarca çalışan haberi olmadan yeniden sisteme dahil ediliyor. Sizi sisteme dahil eden şirket, size haber verme zahmetinde bile bulunmuyor. Eğer maaş bordronuzu kontrol etmiyor ya da e devletten hayat sigortası veya bireysel emeklilik sözleşmelerinize bakmıyorsanız, sessiz sedasız katkı payı ödemeye devam ediyorsunuz.

Oldu da durumu anında fark etiniz ve hemen cayma hakkınızı kullandınız ve sistemden çıktınız. Ama hemen rahatlamayın, çünkü AKP yakanızı bırakmıyor ve hemen sizi nazikçe şöyle uyarıyor “45 yaşın altında olduğunuz için 1 yıl içinde tekrar sisteme dahil edileceksiniz” . Anlayacağınız Zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi, Zorbalıkla Bireysel Emeklilik Sistemine dönüşmüş durumda.

Emekçiler bu sistemden memnun olmadıklarını, cayma oranlarıyla açıkça ortaya koydu. Ama AKP her zaman yaptığı gibi emekçilerin değil, emeklilik şirketlerinin sesine kulak veriyor ve emekçileri yine zorbalıkla sisteme dahil ediyor ve etmeye devam edecek. Çünkü niyet sadece emeklilik şirketlerini ihya etmek değil, sosyal güvenliği tamamen özelleştirmek.