16 Nisan 2015 Perşembe

“AHMET DURSUN, SEBA GİTSİN” DENİLİNCE DEĞİŞTİ HER ŞEY


Beşiktaş son iki gündür büyük çalkantılar yaşıyor. Önce, Reza ZARRAP’ın Beşiktaş’a kongre üyesi olacağı haberleri düştü. Ayrıca Zarrap’ın Beşiktaş’ın yapımı devam eden Vodafone Arena’dan loca aldığı da iddia edildi. Bu iddialar taraftarı ayağa kaldırdı. Nasıl kaldırmasın, her türlü kirli işe bulaşmış bir isim, Beşiktaş’a kongre üyesi oluyordu.   Beşiktaşlılar olarak daha bunun şokunu atlatamadan, ikinci büyük şoku yaşadık. İcra memurları kulübün kapısına dayanmış, hacze gelmişlerdi. Asırlık kulüp haczediliyordu.  Beşiktaş’ın başına musallat olmuş en büyük belalardan biri olan Yıldırım DEMİRÖREN’in marifetlerinden biriyle daha karşı karşıyaydı kulüp. Saha içi reklam panolarını Aktif Reklam’a kiralayan Demirören yönetimi, daha sonra anlaşmayı tek taraflı feshetmiş.  Yapılan anlaşma gereği tek taraflı fesihten doğan tazminat yükü, Fikret ORMAN yönetimine kalmış. Daha önceki alacaklar gibi. Aktif Reklamla yapılan görüşmeler sonucu borç ödenmiş. Ancak gecikmeli ödenen borçtan dolayı, ne hikmetse, Aktif Reklam şov yapar gibi kulübün kapısına kameralar eşliğinde dayandı.

Bir gün önce Reza ZARRAP’ın Beşiktaş’a kongre üyesi olduğu ve loca aldığı haberi servis ediliyor, ertesi gün kulübün kapısına icra memurları dayanıyor. Bunlar hep tesadüf tabii. Yoksa birileri Beşiktaş kulübünü borç batağında gösterip, Reza ZARRAP’a razı etmeye mi çalışıyor?

Tüm bu olaylar yaşanırken, kulüp başkanı resmi açıklamayı daha bugün yapıyor ve “Reza ZARRAP’ın Beşiktaş’a kongre üyesi olmasında bir sakınca görmediğini, bu değirmenin suyu nerden geliyor?” diyerek “para lazım o da loca almış, ne var bunda?” demeye getiriyor.

Fikret ORMAN, Reza ZARRAP’ı tanımıyorsa, biz anlatalım kendisine. Reza ZARRAP, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonunda gözaltına alındı. Hakkındaki iddialar şunlar: Yolsuzluk olayında adı geçen AKP’li eski bakanlara ve oğullarına rüşvet vermek.  Bu rüşvetler sayesinde, Türk vatandaşı olması, trafik uygulamalarının durdurulması, Reza ZARRAP hakkında basında çıkan olumsuz haberlerin durdurulması, rüşvet karşılığı emniyet müdürünü sürdürtmek vb. Rüşvet vermenin dışında kurduğu paravan şirketlerle kara para aklamak, hayali ihracat, yasadışı altın ticareti ve saymakla bitmeyecek bir sürü rezalet. Fikret ORMAN bunların hiçbirinden haberdar değilmiş gibi, bir de bugün yaptığı basın toplantısında alay edercesine soruyor; “Bu Reza ZARRAB suçlu mudur? Bu arkadaş aranıyor mu? Bu arkadaş eroin kaçakçısı mı? Polisler peşinde mi?” Reza ZARRAP’ın nasıl soruşturmadan kurtulduğunu, peşinde olan polislere de ne olduğunu sağır sultan biliyor ama bizim başkan nedense hiçbir şeyden haberdar değil. Herhalde kendisi başka bir ülkede yaşıyor ve Beşiktaş’ı oradan yönetiyor.

Beşiktaş maddi açıdan ilk defa zor günler geçirmiyor. Daha öncede zorluklar yaşamış ama bu zorlukları taraftarının, yöneticisinin, Beşiktaş’ı sevenlerin desteğiyle aşmasını bilmişti. Adı yolsuzlukla, rüşvetle ihaleye fesat karıştırmış birinin parasına muhtaç olacak bir kulüp asla değildir, Beşiktaş. Haksız yere şampiyon olmaktansa şerefli ikinciliğe razı olmuş bir kulüple böyle bir kişinin isminin yan yana anılması bir züldür. Reza ZARRAP Beşiktaş’a kongre üyesi yapılarak, Beşiktaş üzerinden ne dolaplar döndüğünün kokusu er geç ortaya çıkacaktır. Böyle kirli adamların Beşiktaş üzerinden prim yapmaya çalışmalarına, müsaade edilmemeli. Müsaade etmek isteyenlere efsane başkan Süleyman SEBA’nın şu tavrını hatırlatırım;  “Beşiktaş 3. kez üst üste şampiyon olduğunda, o zamanlar futbol üstünden prim yapmaya çalışan Başbakan Özal’ın eşi Semra ÖZAL, şampiyonluk kutlamasını sırça köşklerinden, fildişi kulelerinden birinde düzenlemek istediğini söylediğinde, Süleyman SEBA’nın verdiği cevap bugüne kadar sporun iktidarlara attığı en güzel tokattı: ‘Hanımefendi, Beşiktaş tarihi olarak halkın takımıdır ve her zaman halkın takımı olarak kalacaktır*’”

Evet, Beşiktaş halkın takımıdır ve hep öyle kalacaktır. Ama maalesef artık bunu söyleyecek, yürekli bir başka Süleyman SEBA yok. Her şey zaten “Ahmet DURSUN, Seba gitsin ”tezahüratıyla değişti. Seba gitti, ama onunla birlikte Beşiktaşlılıkla ilgili tüm değerlerde gitti. İş bitirici, ihale kovalayıcı, iktidar sevici yöneticiler türedi. Beşiktaş’ı değil, kendi menfaatlerini sevdiler. Ve 112 yıllık koca kulüp, bugün Reza ZARRAP gibi biriyle anılır oldu.

O eski yöneticiler artık kalmamış olabilir ama Beşiktaş taraftarı tüm değerlerinin arkasındadır. Reza ZARRAP o locada olacaksa, karşısında da Beşiktaş taraftarı olacak. O locada oturamayacak, Beşiktaş’ın şanlı adını kirletemeyecek.

Bugün Beşiktaş’ın efsane futbolcusu, kaptanı Hakkı YETEN’in ölüm yıldönümü, bir kere daha saygıyla anıyor ve tekrar herkese hatırlatıyoruz: Beşiktaş “parası yetenlerin değil, Hakkı Yetenlerin takımıdır.”

*http://www.aliece.com/2013/04/sadece-suleyman-seba/

1 Nisan 2015 Çarşamba

Zulüm Çoksa Adalet Yoksa Direniş Meşrudur ‪#‎bizdesiziseviyoruz


Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert,Mehmet Ayvalıtaş,Medeni Yıldırım,Ali İsmail Korkmaz,Ahmet Atakan,Hasan Ferit Gedik ve Berkin Elvan: Gezi direnişi sırasında devlet terörüyle hayattan koparıldılar. Kimisinin katili bir türlü bulunamadı, ortada olan katillere  ise  ödül gibi cezalar verildi ve katillerin  sırtları sıvazlandı. Her daim olduğu gibi devlet katillerine sahip çıktı. Adaletin sağlanması için hiçbir şey yapmadı. Davalar uzak şehirlere taşındı duruşmalarda aileler tehdit edildi. Ethem Sarısülük’ün katili  yedi yıl gibi komik bir ceza alırken, katili  darp ettikleri gerekçesiyle ailesi on yılla yargılanıyor. Devlet adeta ailelerle alay ediyor. Devlet katilleri koruyor ortaya çıkarmıyor bir şekilde deşifre olanlar da mahkemeler eliyle korunuyor.

Berkin Elvan’ın öldürülmesinin üzerinden 653 gün geçmesine karşın  onu öldüren polisler bir türlü bulunup yargı önüne çıkarılmadı ısrarla katilleri korundu. Berkin’in katillerinin açığa çıkarılması için 31 Mart günü DHKPC militanları Berkin Elvan soruşturmasına bakan savcıyı rehin aldılar. Tek talepleri vardı ;Berkin’i vuran polislerin  ismi açıklansın ve polisler halk mahkemesinde yargılansın. Çünkü adında saray geçen adalet saraylarının hiçbirinde adalet yoktur. Zaten adında saray olan bir yerde adalet olması mümkün değildir. Saraylar sömürünün adaletsizliğin zorbalığın olduğu yerlerdir,  o yüzden oralardan adalet çıkmaz, tıpkı ülkemizin koca koca adalet saraylarından çıkmadığı gibi.

Savcıyı rehin alanlar taleplerinin gerçekleşmesi halinde savcıyı serbest bırakacaklarını da belirtiler.  Ben de dahil hiçkimse devletin bunu kabul etmeyeceğinden adımız gibi emindik. Çünkü eylemi gerçekleştiren devrimcilerdi. Tarihimizden biliyoruz ki devlet böyle bir imkanı bulmuşken asla devrimcilerin taleplerini kabul etmeyecek onları yok etmeyi deneyecekti. Hatta kendi savcısına bile acımayacaktı.

Bakmayın şimdi savcı için gözyaşı döktüklerine… Madem devlet savcısına bu kadar düşkündür… Neden Savcı Doğan Öz’ün, katilleri yıllardır bulunup yargılanmamış ve hesabı sorulmamıştır ? Hadi o kadar uzağa gitmeyelim ;17/25 Aralık yolsuzluk operasyonu yapan savcıları nasıl bertaraf ettiklerini nasıl tehdit ettiklerini unuttunuz mu… ya da yolsuzlukları ortaya çıkaran savcıları ,nasıl mesleklerini yapamaz hale getirdiklerini? Şimdi savcı için timsah gözyaşı döküyorlar. İsteseler tek bir damla kan dökülmeden eylem sonlanabilirdi. Ama devlet bunu istemedi. Önce talepleri kabul ediyormuş gibi yapıp, savcı serbest bırakılacakken saldırıp herkesi infaz ettiler. Üç polisi yargıya teslim etmemek için üç insanı katlettiler.  Musul Konsolosluğu baskınında IŞİDcilere gösterilen tahammülün zerresi bu eylemde gösterilmedi. Konsolosluk çalışanlarına karşı bir sürü IŞİDli cani serbest bırakıldı. Oysa dün sadece Berkin’i vuran polisleri açıklasalar şimdi herkes hayatta olacaktı. Baba Sami Elvan’ın sağduyusunun zerresi devlette yoktu. Baba Sami Elvan savcı için canını dişine takarken devlet kendi savcısını bile anında gözden çıkardı.

Şimdi Cephenin örgütsel yapısını, eylem tarzını ya da eylemin zamanlamasını beğenmeyebilirsiniz hatta eylem içeriğini de eleştirebilirsiniz… O size kalmış. Ama ortada bir gerçek var; İnsanlar sadece katillerin açıklanmasını istiyordu ve ölenler de devrimciydi. Unutmayın ki ; Haziran isyanında kaybettiklerimizin ve  isyanda yaralananların hakkının  hukukunun aramasına kesinlikle müsaade edilmiyor.  Devlet, Gezi’nin intikamını almak için elinden geleni yapıyor… İç güvenlik yasasıyla sokağı teslim almak istiyor... Polise verdiği yetkiyle sorgusuz sualsiz infaz yapmasını kolaylaştırıyor…Tıpkı dün olduğu gibi. AKP kendisi ve sarayın ikbali için ülkeyi yangın yerine çevirmekten çekinmeyecek bir fıtrata sahip. Saray merkezli   tek adam rejimi için her yol deneniyor.

 AKP iktidarı her yanıyla dökülmektedir… Bir yönetememe  kriziyle karşı karşıyadır … Her alanda zayıflamakta  ve gerilemektedir… Geriledikçe şiddetin ve baskınının dozunu arttırmakta… Zulüm ve adaletsizlik kol gezmektedir. Zulüm   çoksa,  adalet  de  yoksa…. O  zaman direniş meşrudur.

30 Mart 2015 Pazartesi

CHP ÖN SEÇİMLER VE CHP’DEN “UMUDUNU” KESEMEYEN SOLCULAR


Cumhuriyet Halk Partisi ön seçim sürecini tamamladı. CHP’nin milletvekillerini belirlemek için ön seçim yapması belki de son yıllardaki en önemli politik hamlesi oldu. CHP’nin seçimlerde ne vaat edeceği ve ne söyleyeceğinden çok, başarısını belirleyecek şey bu ön seçimler olacaktır. CHP’nin özellikle AKP’nin geriletilmesi konusunda tüm solu ve toplumsal muhalefeti kapsayacak geniş tabanlı bir seçim işbirliğinden uzak durması, sağcı adaylar göstererek, sağdan oy alacağı “umudundan” vazgeçmemesi, bir kısım yerlerde ön seçim yapmaması, Kemal DERVİŞ gibi isimleri aday göstermek istemesi gibi olumsuzluklar mevcutsa da ön seçim gibi demokratik bir mekanizmayı işletmesi, CHP’nin hanesine artı olarak yazılacaktır. Özellikle Kemal KILIÇDAROĞLU’nun ön seçime giriyor olmasını da unutmamak lazım.  Hele ki şu günlerde Kaç-Ak saray merkezli, bir tek adam kültünün iyice yerleşmeye başladığı siyaset ortamında, KILIÇDAROĞLU ön seçime girerek, doğru bir tutum belirledi. Umarım ön seçim süreci gibi demokratik süreçler, CHP’nin tüm genlerine işlesin. Özellikle 90’lı yıllarla birlikte Deniz BAYKAL’ında büyük katkısıyla uzaklaştığı sosyal demokrat kimliğine geri dönebilsin.  

CHP’nin ön seçim yapması tabanına da bir hareketlilik kazandıracaktır. Malum herkes CHP örgütlerinin çalışmadığından bahseder. Örgütlerin çalışmamasının belki de en önemli nedenlerinden biri, aday belirleme süreçleri olmuştur. Bu süreçler hem milletvekilliğinde hem de yerel seçimlerde hep aynı şekilde işletilmiştir. Tabanın ne dediği, ne istediği dikkate alınmamış, genel başkanların istediği kişiler aday yapılarak, taban ve örgüt arasındaki mesafe sürekli açılmıştır. Bunun sonucunda seçimler süresince hantal, çalışmayan bir örgüt yapısı ortaya çıkmıştır. İşte ön seçim yapılması, en başta bu görüntüyü ortadan kaldıracaktır. Artık kimsenin bir bahanesi kalmayacak.

CHP’nin ön seçim yaptığı ve sonucu merak edilen illerden biri de Antalya idi. Sonuçlar epey şaşırtıcı oldu.  Dr. Niyazi Nefi KARA oyları sildi süpürdü ve birinci oldu. Kendini ikinci “kurucu” genel başkan olarak kabul eden Deniz BAYKAL ise, ikinci olabildi. Özellikle Muratpaşa, Konyaaltı, Döşemealtı ve Kepez gibi ilçelerde Deniz BAYKAL ancak dördüncü olabildi. Muratpaşa’da sandıklar ilk açıldığında ise, Baykal ancak 8. Sırada kendine yer bulabilmişti. Baykal’ı özellikle doğu ve batı illerinden gelen oylar kurtardı. O oylarda birinci çıkmasına yetmedi. Baykal ikinci olabilse de kendisine yakın Yıldıray SAPAN ve Gürkut ACAR gibi isimler listeye giremedi.

Onlar listeye giremediği gibi, Baykal’ın arasının limoni olduğu Antalya Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Mustafa AKAYDIN ve bir önceki İl başkanı Devrim KÖK, Baykal’ın hemen ardından 3.ve 4. Sıradan seçildiler. Özellikle merkez ilçelerde her iki isim, Baykal’dan daha çok oy aldılar. Yerel seçim sürecinde Baykal ve ona yakın isimlerin pasif bir tutum içinde olduğu çokça söylendi. Bu tutum özellikle seçimin kaybedilmesinde de büyük bir faktördü.  Akaydın’ın aldığı oylar gösteriyor ki, özellikle merkezde, CHP tabanı hocaya sahip çıkmış.

Ön seçimde CHP tabanı, kadınlara hiç şans tanımamış. Seçilme şansı olan bir kadın aday dışında, sıralamaya girenlerin çok şansı yok gibi.

Ön seçimin sonuçlarının ilginç bir noktası sosyalist olduklarını söyleyip, sol söylem kullanan adayların hüsran yaşamış olması. Seçilebilecek yerden listeye giren bir tane bile “sosyalist” aday göremedim. Antalya’da CHP tabanı sosyalistlere şans tanımamış demek ki. CHP Antalya için kontenjan adayı olarak da ATSO başkanı Çetin Osman  BUDAK’ı aday gösterdi. CHP Antalya’da hayli ulusalcı bir listeyle seçime girecek. Ne yapalım CHP’den umudunu kesemeyen solcularımıza hayırlı olsun. 

     

4 Mart 2015 Çarşamba

IŞIK DEĞİL, ATEŞ SAÇAN ÜNİVERSİTE


Akdeniz Üniversitesi’nin sloganı malum “ışık saçan, toplumu aydınlatan bir dünya üniversitesi”. Ancak üniversite bu ara ışık saçmıyor, ateş saçıyor. Bu ateş, ateşli silahlardan kaynaklanıyor. Akdeniz Üniversitesi’nde çekilen, önce sosyal medyada yayılan sonra da basına yansıyan fotoğrafta, belinde silah olan bir öğrenci rahatlıkla yerleşke içinde dolaşabiliyor. Bu silah olayı üniversitedeki ne ilk ne de son olay.  Daha öncede benzer bir olay yaşanmış, en son iki ay önce stant açan öğrencilere faşist bir grup bıçaklarla saldırmıştı. Şans eseri can kaybı yaşanmadı.

Son günlerde üniversitelerde faşist saldırıların arttığını görüyoruz. Bu saldırılar tesadüfi ve spontane saldırılar değil. İç güvenlik yasasıyla sokağı bastırmayı amaçlayan AKP, bu tarz saldırılarla da üniversite muhalefetini yıldırma çabası içinde. Bu iş için de ülkücü faşist çeteleri sokağa salmış durumda. Sokağı teslim alamayacakları gibi, üniversiteleri de teslim alamayacaklar.

Önce Ege Üniversitesi’nde ellerinde satır ve sopalarla, stant açan solcu öğrencilere saldırıyorlar. Saldıran kendileri olmalarına rağmen, bir arkadaşları hayatını kaybediyor.  Bu olayın ardından diğer üniversitelerde de saldırıya geçiyorlar. En son yine Ankara Üniversitesi Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde solculara saldırıyorlar, öğrencilerin üzerine ateş açıyorlar.

Devrimci öğrenciler bir tane bildiriyi bile içeri sokamazken, onlar satırlarla, bıçaklarla ve tabancalarla yerleşkelerin içinde cirit atıyorlar. Nedense hiçbiri ceza almıyor. Akdeniz Üniversitesi’nde yolsuzluklardan dolayı rektörü protesto eden yüzlerce öğrenciye soruşturma açılırken, öğrencilere satır ve bıçakla saldıranlara dokunulmuyor.

En son belinde silahla görüntülenen öğrenci hakkında bir işlem yapılmadığı gibi, bir açıklama yapma gereği bile duyulmuyor.

Rektörlük yerine açıklamayı nedense Öğrenci Konseyi yapıyor. Konsey, fotoğrafın montaj olduğunu anında anlayıvermiş.

En büyük icraatı ülkücü Ahmet ŞAFAK’la söyleşi yapmak olan konseyin, bu silahlı faşiste ve saldırılara karşı tavır alması elbette beklenemez.

Üniversiteler içinde satırla, bıçakla ve silahla gezenlerin bu pervasızlığı rektörlükler ve polisle olan işbirliklerinden kaynaklanıyor.

Her saldırıyı “karşıt görüşlüler çatıştı” diye veren medyaya bir kere daha hatırlatmak lazım, üniversitelerde karşıt görüşlülerin, sağcıların solcuların çatışması yok, faşist saldırılar var. Artık bunu bir anlayın.

Bu faşist saldırılara karşı can güvenliğini ve eğitim hakkını savunmak meşrudur. Üniversiteler faşist çetelerin eline bırakılamaz.

Akdeniz Üniversitesi’nde adı yolsuzluklara bulaşmış rektör, artık öğrencilerin can güvenliğini de sağlayamamaktadır. Bundan sonra Akdeniz Üniversitesi’nde yaşanacak en ufak bir olaydan, bu silahlı çetelere göz yuman üniversite yönetimi sorumludur. 

13 Şubat 2015 Cuma

Hepimiz Onur Kılıç’ız Tutuklanmakla Bitmeyiz


Zalimlerin sonu yaklaştıkça, zulümleri artar. Her daim böyle olmuştur. Koca koca saraylar yaptırırlar, “kendilerini korusun” diye ordular kurarlar, birkaç yalaka dışında etraflarında kimse kalmaz, kimseye, en yakınındakilere bile güvenmezler. Hastalıkları artar, korku dağları sarar. Ama ne yapsalar boştur, en fazla sonlarını biraz erteleyebilirler ama eninde sonunda sarayları, saltanatları çöker.

Bir zalimin daha sonu yaklaşıyor, yaklaştıkça da zulmü artıyor. Ama ne yapsa boş, bu halk 2013 Haziran’ında korku duvarını yerle bir etti, şimdi aynı Haziran’ın güneşiyle yeniden iktidarı sarsıyor. İktidarın Haziran korkusu, baskı ve şiddete dönüşmüş durumda. Sadece Antalya’da üç günde “13 Şubat Laik, Bilimsel eğitim için boykot” çalışması yapan, 20 Haziran üyesi gözaltına alındı. Artvin’de 8 öğretmen, tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk edildi. İstanbul, Eskişehir, Edirne gibi illerde onlarca kişi gözaltına alındı. Son olarak, Haziran Hareketi İzmir Yürütmesi Sözcüsü Onur KILIÇ Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı. İzmir Valisi’nin Haziran hareketini terörist ilan etmesinin hemen ardından, bir ay önceki bir eylem bahane edilerek tutuklanması ne kadar da “manidar” değil mi?

Ne demiş Onur KILIÇ bir eylemde slogan atarken, “hırsız-katil Erdoğan” demiş. Yalan mı söylemiş? “ Tek varlığım evlilik yüzüğümdür, Tayyip Erdoğan bir gün zengin olursa, biliniz ki haram yemiştir, hırsızlık oğuldan babaya geçmez, babadan oğla geçer” diyen şu anda dünyanın sayılı zenginleri arasında. 17-25 Aralık günlerinde yolsuzluklar ortaya döküldüğünde, sıfırlayamayacağı kadar çok parası olduğunu, iş adamlarını haraca bağladığını tüm dünya duydu. İktidara geldiği günden beri, Uğur KAYMAZ’dan Ceylan ÖNKOL’a, Berkin ELVAN’dan Nihat KAZANHAN’a, Roboski katliamından Gezi Direnişi’ne, öldürülen gencecik çocukların kanı kimin ellerinde. “Polise yetkiyi kim verdi?” diye soruyorlar, “ben verdim” diye açık açık söyleyen kendisi değil mi? Eeee, o zaman Onur KILIÇ’ın söylediğinin nesi suç? Herkesin açık açık bildiğini Onur KILIÇ slogan olarak haykırmış, “Hırsız-Katil Erdoğan” demiş. Yalan mı söylemiş? Hayır, çünkü Onur KILIÇ bilir ki halka yalan söylemek suçtur. Hazirancılar hırsıza hırsız, katile katil derler.  Zaten Onur KILIÇ’ta kendine yakışanı yaparak, söylediklerinin arkasında dimdik duruyor.

Artık ne yaparlarsa boş, Haziran’ın isyan ateşi Türkiye’yi sarıyor, bir Onur KILIÇ’ı alırsınız, bin Onur KILIÇ gerçekleri haykırmaya devam eder. Artık Haziran’ın güneşi karşısında, sizin karanlık dünyanız duramaz.

30 Ocak 2015 Cuma

Patrona Dost, Emekçiye Düşman AKP


AKP iktidarı, kıdem tazminatını kaldırma inadından vazgeçmiyor. İktidara geldiği günden beri emekçilerin kazanılmış haklarını bir bir budayan AKP hükümeti, şimdide kıdem tazminatını kaldırmanın derdinde. Her yıl sık sık gündeme getirdikleri kıdem tazminatını kaldırma planlarını, yeniden devreye sokuyorlar. 

Başbakan Ahmet DAVUTOĞLU’nun müjde diye duyurduğu şey, emekçilerin ölüm fermanından başka bir şey değil. Davutoğlu kıdem tazminatının işverene yük getirdiğini söyleyerek, işvereni bu dertten kurtaracaklarını söylüyor. İktidar oldukları günden bu yana patronları birçok yükten kurtardıkları gibi şimdide kıdem tazminatından kurtaracaklar. Bunu da emekçilere müjde diye sunuyorlar. AKP ne zaman “emekçiye müjde” diyorsa, anlayın ki emekçinin kazanılmış bir hakkı daha budanıyordur.

Emekçiye müjde diye sundukları, kıdem tazminatının kaldırılarak, fona devredilmesidir. Bunu uzun zamandır dillendiriyorlardı. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali BABACAN, daha önce yaptığı bir açıklamada kıdem tazminatının bireysel emeklilik fonlarına devredilmesine sıcak baktıklarını söylemişti*.  Babacan’dan farklı olarak Davutoğlu emeklilik kısmını ifade etmeyip, kıdem tazminatını bireysel hesaba dayanan fonlara devredeceklerini söylüyor. Bunun gerekçesi olarak da çalışanların yüzde doksanının kıdem tazminatı alamamasını gösteriyor. Çalışanlar kıdem tazminatı alamıyorsa, bunun baş sorumlusu kendileri. Kayıt dışı, güvencesiz ve esnek çalışma modelini bu ülkede en iyi uygulayan kendi iktidarları değilmiş gibi, yapmaya devam ediyorlar.

Getirecekleri fon sistemiyle 30 günlük olan işçinin kıdem tazminatı hakkını da 15 günle sınırlayacaklar. Tasarruf fonlarında da devlet garantisi olmayacak. Fon batarsa, çalışan üzerine bir bardak soğuksu içecek. Kaldı ki normalinde işçinin kıdem tazminatını ödemeyen işveren, fona neden para yatırsın. Fona para yatırmasını sağlayacak ve garantiye alacak yasal bir düzenleme yok.

AKP kıdem tazminatını da kaldırarak, emekçileri kölelik düzenine yeniden döndürmeye kafasına koymuş durumda. Zaten yeni torba yasada yer alan özel istihdam bürolarının kurulması ve işçi kiralama yetkisi verilmesi gibi maddeler kadrolu çalışmayı ortadan kaldırıyor. Onun yerine geçici yani esnek ve güvencesiz çalışma düzeni geliyor. Zaten böyle bir düzende işlemesi mümkün olmayan kıdem tazminatını, haliyle toptan kaldırmaya uğraşıyorlar.

Gelinen bu noktada, sendikalara büyük görev düşmekte. Televizyon ekranlarında “kıdem tazminatı kırmızıçizgimiz” diyenler sözlerinin arkasında durmalı. Hak-İş daha şimdiden, “yasayı olumlu bulduklarını” beyan etti. DİSK Metal-İş kolundaki greviyle nasıl tepki vereceğini zaten gösteriyor, geriye Türk-İş kalıyor. SEKA ve TEKEL gibi direnişlerde gösterdiği olumsuz tavır, elbette büyük soru işaretleri. Ama kıdem tazminatının kalkması, özel istihdam büroları gibi uygulamalar sendikalarda örgütlenmelere de büyük darbe vuracaktır. Artık Türk-İş için de yolun sonu yaklaşıyor. Ne yapıp yapmalı, sendikalar birleşik bir mücadele hattı örerek, emekçilere dönük bu büyük saldırıyı durdurmalılar.

*Fon sitemiyle ilgili detaylı bilgi için http://sabrikirdar.blogspot.com.tr/2014/03/kdem-tazminat-gelecegimizdir.html

21 Ocak 2015 Çarşamba

Antalya’nın Elektrik Krizine Tek Çözüm Kamulaştırmadır


Antalya’daki elektrik krizi derinleşerek büyüyor. İki aydır okunmayan elektrik faturaları nihayet okunmaya başlandı. Gelen kabarık faturalar halkı çileden çıkarmış durumda. Halk kabarık elektrik faturalarını ödeyebilmek için kredi çeker duruma gelmiştir. Geciken faturaların bedeli sanki suçlu halkmış gibi yine halka ödettiriliyor. CLK halktan gecikme bedeli adı altında tahsilat yapıyor. CLK’ya öfke giderek büyüyor; İmza kampanyaları, sokak eylemleri  ardı ardına geliyor. Halk bu kabarık faturalardan nasıl kurtulacağının çarelerini arıyor. Çünkü CLK ödeme kolaylığı da göstermiyor.


CLK; Cengiz Limak Kolin ortaklığının kısaltması yani  AKP iktidarı ile birlikte semirdikçe semiren üç şirket. 17-25 Aralık yolsuzluk olaylarında, telefon dinlemesine takılan Cengiz İnşaatın sahibi Mehmet Cengiz, tüm halkın anasına bir güzel sövmüştü, kendisine de hiçbir şey olmamıştı. Maaşallah ortağı olduğu şirkete de bir şey olmuyor. Çünkü sırtını Cumhurbaşkanına ve onun iktidarına dayamış durumda. Elektrik dağıtım işlerinden, İstanbul’daki üçüncü köprüye ve üçüncü havalimanı inşaatına  kadar her ihalede ve işte bu üçlüyü görebilirsiniz.


CLK’ya dönecek olursak, işte CLK’nın bu aymazlığının sebebi iktidar partisi AKP ile  arasındaki  işbirliğidir. Geçen yazımda da belirtmiştim elektrik krizinin asıl sorumlusu AKP ve onun uyguladığı özelleştirme politikasıdır.

Şimdi Antalyalılar Ocak ayında gelen kabarık faturaları ödememek için çeşitli eylem ve etkinlikler  başlatmış durumda; Bunlardan biri Ocak ayı faturalarının iptali,kayıp kaçak bedeli ve gecikme zamlarının iadesidir. Bunlar bir ara çözüm olarak düşünülebilir. Ama sıkıntıyı çözmez. Sadece bu ayı kurtarmış oluruz. Sonrasında CLK bir şekilde bunu yine halka ödettirecektir. Şunu da belirtmeliyim; CLK kendine hiçbir yaptırım uygulanmayacağını bildiği için geri adım atmayacak ya da en azından atmamak için sonuna kadar direnecektir. 


Ocak ayı faturalarının iptali bir ara çözüm olarak talep edilmelidir ama Antalyalılar olarak asıl yapmamız gereken Akdeniz Bölgesindeki elektrik dağıtımının yeniden kamulaştırılmasını talep etmek ve bunun için mücadele etmek olmalıdır.


Antalyalılar olarak benzer bir süreci yıllar önce su faturalarında yaşamıştık. Muhakkak ANTSU’yu hatırlayanlarınız olacaktır. Hani şu Fransız firması. Suyun ticarileştirilmesi girişimleri yine ilk olarak Antalya’da denenmişti.

Antalya Su ve Atıksu Genel Müdürlüğü (ASAT) 1994 yılında kurulmuş, Fransız Şirketi ANTSU A.Ş.’ye devretmişti ve böylece su fiyatları üzerinde baskılar yaşanmaya başlamıştır. ASAT, Dünya Bankası ile yapılan İkraz Anlaşması (5 Temmuz 1995) gereği dayatılan ve özel sektörü de içeren üçlü bir yapıya dönüştürülmüş ve ASAT, Antalya Altyapı Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri San. Ve Tic. A.Ş. (ALDAŞ) ve ANTSU olarak yapılandırılmıştır.


ASAT’ın 5 trilyonluk maliyetlerinin ANTSU (SUEZ) tarafından 12 trilyon gibi bir taleple gündeme getirmesi, ANTSU’nun bu tür yaklaşımları su fiyatlarının artışına sebep olmuştur. 2001-2002 yıllarında su fiyatları artış oranı %113′lere varmış, 2000-2004 yılları arasında su fiyatları artış oranı %357′lere ulaşmıştır. Şirketin su fiyatlarını artırma talebi hiç bitmemiş; Şirket fiyat artış talebinin gerekçesini , alt yapı yatırımları ve işletme maliyetlerinin yükselmesi olarak göstermişti. Daha sonra Antalya Büyükşehir Belediyesi 10 yıllık süre dolmadan Şirket ile yapılan sözleşmeyi feshetmek zorunda kalmıştı*.


O günleri hatırlayanlar bilir, neredeyse bir ev bir hamamla aynı su faturasını ödüyordu. Halk canından bezmişti.  Sonuçta hem şirketin bitmeyen talepleri  hem de halkın tepkisi sonucu belediye inadından vazgeçmek zorunda kalmış ve sözleşmeyi feshetmişti.


Şimdi benzer bir tepki CLK üzerinde geliştirilmeli ve elektrik dağıtım işi yeniden kamulaştırılmalıdır. Tek çözüm elektrik dağıtım işinin kamulaştırılmasıdır.