4 Temmuz 2014 Cuma

İSRAİL FİLİSTİN’İ VURUYOR, AKP SUSUYOR. NEDEN?


IŞİD’in Musul’u işgaliyle tüm gözler Irak üzerindeyken, Ortadoğu’nun bir başka yerinde bir halk yine bombalanıyor. Evet, Filistin’den bahsediyorum. İsrail, üç Yahudi yerleşimcinin öldürülmesini bahane ederek, Gazze’yi havadan bombaladı. Gençlerin kim tarafından öldürüldüğü, kesin olarak bilinmiyor. Yine İsraillilerin intikam saldırısıyla Kudüs’te Filistinli bir genç öldürüldü. Gencin cenazesi de halen ailesine teslim edilmiş değil.

Bölgede gerginlik sürüyor. İsrail, Hamas ve El Fetih arasında yapılan anlaşmadan memnun olmamış gözüküyor. Saldırıların hemen bu anlaşmanın akabinde başlamış olması, şaşırtıcı değil. Gazze’ye sıkışmış bir Hamas, İsrail’in daha çok işine geliyordu. Filistin sorununun çözümüne dönük her türlü girişimi, Hamas üzerinden bertaraf edebiliyordu. El Fetihle varılan ittifak, İsrail’in bu düzenini bozmuş oldu. İsrail yeni bir saldırı dalgasıyla Hamas’ı yeniden bu kısır döngünün içine sokmak isteyebilir.

Gözler IŞİD sayesinde Irak’a çevrilmişken, İsrail işinin daha kolay olacağını, böylece üzerinde de bir baskı hissetmeyeceğini düşünüyor olabilir. Şimdilik çatışmalar sürüyor, ancak Hamas’ın ateşkes ilan edeceği iddiaları gündemde.

Tüm bu saldırılar yaşanırken, AKP hükümetinden İsrail’e dönük bir tepki görmedik. Daha önce üst perdeden yapılan açıklamaları hatırlayınca, bu sessizliğin nedeni merak uyandırıyor. Hem seçim arifesinde, hem de ramazan ayındayken, AKP’nin bu saldırılara sessizliği normal mi?

Acaba bu sessizliğin arkasında, Kuzey Irak Petrollerinin Türkiye üzerinden İsrail limanlarına taşınması mı var? Radikal yazarı Fehim TAŞTEKİN’in iddiasına göre; “Türkiye’nin Erbil’le imzaladığı 50 yıllık anlaşma çerçevesinde, Ceyhan’a pompalanan petrolü alan gemiler Aşkelon’a demir atıyor”. Artık Kürdistan’da çıkan petrolün, Türkiye üzerinden dağıtılıp, satıldığı bir sır değil. Bunu artık kimse de inkâr etmiyor. Ama İsrail’inde bu işin içinde olduğu pek dillendirilmiyordu. Görülüyor ki İsrail’e neredeyse “cihat” ilan edenler, iş petrole ve paraya geldiğinde can ciğer kuzu sarması olmuş.

Yine IŞİD’in Musul’u işgaliyle başlayan gelişmelerde, İsrail Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’ın vaktinin geldiğini ve bu bağımsızlığı tanıyacağını ilan etti. Aynı günlerde AKP’li Hüseyin ÇELİK’ten de bağımsız bir Kürt devleti kurulursa, tanırız sinyali geldi. Yani o konuda da İsrail ve AKP hükümeti, omuz omuza. Türkiye ABD’yi karşısına almak istemediğinden ve henüz kendi Kürt sorununu çözemediğinden, Irak’ın toprak bütünlüğünden yana gözüküyor, ama olası bir durumda yaptığı gizli anlaşmalara da sadık kalacağından, Barzani’nin önderliğindeki bir Kürdistan’ı tanıyacaktır.  

Şimdiye kadar Filistin’e en çok destek vermiş ülkelerden biri olan, Suriye’ye karşı da İsrail ve AKP hükümeti aynı çizgide. İkisi de Suriye’nin parçalanması için, elinden geleni yapıyor.  

Bir diğer ortak noktaları da Hizbullah düşmanlığı. Şimdiye kadar İsrail’e en büyük hezimetini yaşatmış olan Hizbullah’ı AKP şeytan ilan etmişti. Hem Hizbullah’a şeytan deyip hem de İsrail’e karşı olamazsınız. Bu da AKP’nin Filistin konusundaki samimiyetsizliğinin bir başka göstergesi.

Ortadoğu’daki son gelişmelerle birlikte, İsrail ve AKP iktidarının ittifakı sürecek. Böylece ikili eski mutlu günlerine geri dönmüş olacak.

28 Haziran 2014 Cumartesi

ANTALYA’DA EMEKÇİ DÜŞMANI BİR BAŞKAN: MENDERES TÜREL


30 Mart Yerel Seçimleri sonucunda Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturan Menderes TÜREL, görevine “fırtına” gibi başladı. Bu hızlı başlangıç, kentin sorunlarının çözümüne yönelik bir atak değildi. Tamamen emekçilere dönük, onların ekmeğiyle oynamaya dönük bir atak. Daha koltuğuna oturur oturmaz, yüzlerce taşeron işçinin işine son verdi. Antalya’ya hizmet için değil, adeta intikam almak için yeniden başkan olmuş. Oda başbakanının talimatını dinleyip, kininin takipçiliğini yapıyor. Mustafa AKAYDIN döneminde ne kadar işe alınan taşeron işçi varsa, hepsinin işine son verdi. İşine son veremediklerini, sürgün etti.  Bundan sadece Akaydın döneminde işe alınanlar nasiplenmedi, kendi döneminde işe alınan ama Akaydın tarafından görev yeri değiştirilmeyenlere de acımadı, onları da ya işten attı yada sürgün etti. İşten atmaların tamamı, hukuksuzca yapıldı. İnsanlar, cep telefonu mesajlarıyla işten atıldıklarını öğrendi. İşten atılan emekçilerin ne ihbar tazminatları ödendi, ne de kıdem tazminatları.

Taşeron işçileri işten atmak da Menderes TÜREL’e yetmedi, kısa sürede sıra kamu emekçilerine geldi. Onların iş güvencesi olduğu için, onları işten atmak kolay değildi. Ama onunda bir çaresi vardı, sürgün. Yüzlerce kamu emekçisi, bir anda sürgün edildi. Menderes TÜREL başkan seçilirken işine yarayan bütün şehir yasası,  kamu emekçilerini sürgün etmek için de işine yaradı. Gazipaşa’dan Kaş’a kadar tüm yerler, artık Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin sınırları içinde. Buralara hizmet gitmesi için, belediyenin kadro ihtiyacı var. Menderes TÜREL buralara kadro açmak yerine, öncelikle Antalya Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan ve AKP’li ya da onlara yakın olmayan kamu emekçilerini bu ilçelere sürgün etmeye başladı. Tabii bu sürgünden ilk nasibini alan da KESK’li kamu emekçileri oldu. Bu sürgünler sözde “görevlendirme” adı altında yapılıyor ve tam bir partizanlık uygulanıyor. Yakında göreceksiniz, açığa çıkacak, eleman ihtiyacı AKP’lilerce giderilecek.

Menderes TÜREL seçimler öncesi,  “seçimleri kazanırsam hiçbir çalışanın görev yeri değişmeyecek” diye söz vermişti. Ama bu sözünü tutmadı, çünkü yalancılık bunların fıtratında var. Tıpkı bedava olan Konyaaltı sahilini, halka “ücretsiz açtık” dediği gibi ya da Karayolları Genel Müdürlüğü’nce yapılan kavşak çalışmasını kendi yapıyormuş gibi halka yutturmak istemesi gibi.  

Menderes TÜREL ve parçası olduğu AKP düzeni her yerde emeğe ve emekçiye düşmandır. Ülkemizi sermaye için dikensiz gül bahçesine çevirirken, emekçiler için ise cehenneme çevirmiştir. Güvencesizlikte, iş cinayetlerinde, çocuk işçi çalıştırmada, emekçiler için olumsuz olan ne varsa, hepsinde ülke olarak “zirvedeyiz”.

AKP şimdide yeni bir torba yasayla kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmaya, özelleştirmenin önündeki yargı engelini bertaraf etmeye hazırlanıyor. Cehenneme çevirdiği çalışma hayatının ateşini, daha da harlıyor.

17 Haziran 2014 Salı

Kılıçdaroğlu ve Sol Diye Bir Şey…


     Kemal Sunal’ın Salako filmini izlemeyen yoktur sanırım. Orada ki bir sahnede iki köy ağası arasında şöyle bir diyalog geçer “ Sol diye bir şey çıkardılar başımıza, Allah seni inandırsın sol elimi kullanamaz oldum. Kabil olsa sol adımımı atmayacağım yürürken.” Cumhurbaşkanı adayının ismini görüşürken CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Devlet Bahçeli arasında da böyle bir diyalog geçmiş olabilir diye düşündüm. Kılıçdaroğlu Bahçeli’ye “ sol diye bir şey icat etmişler, tutturuyorlar sol aday diye. Biz boş verelim bunları da sen Ekmeleddin beye ne diyorsun ?” gibi bir konuşma geçmiş olabilir. Çünkü CHP için iş o raddeye varmış durumda. Israrla soldan kaçma ve sağda ısrar etme durumu söz konusu.

     Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu kongreyi hatırlayın sol sloganlar havada uçuşuyor, Ecevitvari bir söylem ve kasketle yeni bir Karaoğlan havası yaratılıyordu. Ama kısa zamanda anlaşıldı ki Kılıçdaroğlu, Ecevit’in yetmişli yıllarda ki “sol” çizgisini değil seksenlerden sonra Ecevit’in yaslandığı sağcılığı kendine rehber edinmiş. Haksızlık etmeyelim CHP’nin sağa açılma hamlesi Kılıçdaroğlu’yla başlamadı ama Cumhurbaşkanı adayı gösteriyor ki sağa açılma Kılıçdaroğlu’yla nihayete eriyor. Birinci Cumhuriyeti ilan eden CHP’ye, onun bitişini de ilan etmek nasip olmuş oldu.  Cumhurbaşkanlığı hamlesiyle daha önce Erdoğan’a Başbakanlık yolunu açan Baykal gibi Kılıçdaroğlu’da Cumhurbaşkanlığı’nın yolunu açmış oldu.

    Büyük ihtimalle Ekmeleddin İhsanoğlu bir yerlerde pişirilip CHP ve MHP’ye servis ettirildi. Son çıkan haberlere göre Ekmeleddin İhsanoğlu’nu öneren kişi Kemal Derviş’miş. Öneren oysa işin içinde ABD kesin vardır. 2002 yılında yaşanan hükümet krizini hatırlayın birde o zaman Bahçeli’nin alelacele yaptığı hem de 3 Kasım diye tarih verdiği erken seçim çağrısını. Muhtemelen bu konuyla ilgili daha çok yazılıp çizilecektir. Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerden tutunda başka dinamikleri de içeren senaryolar yakında açığa çıkar.

    Bunlar bir yana vahim olan CHP’nin içine düştüğü bu durumdur. Ülkenin en büyük “sosyal demokrat” partisinin Cumhurbaşkanlığı için kendisinden bir aday çıkaramamış olması düşündürücüdür. Daha da kötüsü çıkan adaya parti içinden esaslı bir karşı duruş şimdilik çıkmamış olmasıdır.

   CHP’nin sağa açılarak bu yöntemle AKP’yi alaşağı etmesinin imkanı yok. Çünkü o kulvarın şu anda tek ve en güçlü hakimi AKP. Cemaatle arası bozuk olsa da diğer cemaatleri halen kendi ittifakı içinde tutmayı başarıyor. CHP, Ekmeleddin İhsanoğlu hamlesiyle burada da  bir gedik açarım diye düşünüyorsa yanılıyor. AKP bütün cemaatlerin varlığını kendi varlığına bağlamış durumda.  Sağ seçmenden oy almanın yolu sağcı aday çıkarmak ya da sağcılaşmak değil onları ikna edecek örgütleyecek bir ideolojik hat ve programdır. CHP  bu yolu çok yorucu ve zahmetli buluyor  sanırım. O yüzden kestirmeden sağcılaşmaya gidiyor.

   Oysa CHP gibi bir partiden beklenen AKP’nin ülkeyi bu kadar gericileştirmeye çalıştığı bir dönemde bu gericileştirmeye karşı bir barikat oluşturmasıydı.  Ama CHP bunu tercih etmek yerine halkı iki sağcı ve gerici aday arasında seçim yapmaya zorluyor ve bunu MHP ile ittifak kurarak yapıyor. Hem de kendisini halen bir umut olarak  gören Alevi ve kendisine oy veren sol seçmenlerine rağmen. Erdoğan’ın 3. Köprüye Yavuz ismini vermesi kadar yaralayıcı bir durum.  CHP, HDP ile yan yana gelmeyi iyi bir görüntü olmaz diye reddederken MHP ile yan yana gelmekte hiçbir sakınca görmüyor. Kürt seçmenle bağ kuramayan CHP mesafeyi daha da açmış oldu.

   CHP açısından işin bir kötü yanı da adayın tepeden inme bir şekilde açıklanmış olması. Yapılan onca görüşme ve fikir alıverişinin dostlar alışverişte görsün mantığıyla yapıldığı anlaşılıyor. Kendi vekillerinin bile haberi olmadığı belki oy vermeyeceği bir adayı emrivakiyle ilan ediyor. Ne diyelim kendilerine hayırlı olsun.

   Görüldü ki AKP ile mücadele sadece sandıkla olacak bir iş değil. Toplumda gerçekten bir dönüşüm yaratmak gerekiyor. Bu sağcı kuşatmaya karşı gerçekten demokratik özgürlükçü ve laik bir seçeneği hayata geçirmek gerekiyor.

8 Haziran 2014 Pazar

DEVLETİN İMHA VE İNKÂR SİYASETİ DEVAM EDİYOR!


Türkiye uzun süredir, Kürt sorununda çatışmasız bir süreç yaşıyor. Ne yazık ki bu süreç, heba edilmek üzere. AKP iktidarı benzer çatışmasız süreçlerde olduğu gibi, bu süreçte de oyalama taktiğini sürdürüyor. Süreci yasal bir zemine oturtmak yerine, kendi tekelinde ilerletme gayretini sürdürüyor. Yaklaşan her seçim sürecini, çatışmasızlık ortamıyla geçirmek istiyorlar ve bunu sağlıyorlar, ancak sonra süreci dondurmaya devam ediyorlar. AKP, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı ve sonraki genel seçimler için; bir taraftan “barış yapıyoruz” diye Kürt seçmenini, Kürt halkına saldırarak da batıdaki milliyetçi seçmeni konsolide etmeye çalışabilir. Bu oyalama ve seçim kurnazlıkları, belki AKP’ye seçim kazandırabilir ama Kürt sorunun çözümüne asla hizmet etmeyecektir. 

AKP, Kürt hareketinin legal partisi dahil, kimsenin inisiyatif almasına imkan tanımak istemiyor. Akil adamların neredeyse tamamına yakınını, yandaşları ve kendi çizgisindeki kişilerden seçtiği gibi, çalıştayları da bu kişilerle yapıyor.  AKP, devletin kendisi olmuş durumda. Elini bağlayan herhangi bir şey yok, polisinden askerine her şey kontrolündeyken, bu sorunu çözmüyor, sürekli çözmek istiyormuş gibi oyalıyor. Yıllarca Cumartesi annelerine kulak tıkayan, onları coplatan AKP, Diyarbakır’daki annelerin eylemini bile kendi siyasi çıkarları ve BDP’yi siyaseten sıkıştırmak için kullanmaktan bile utanmıyor. İnsanların dağa çıkışını engelleyecek adımları atmamakta ısrar ederken, dağa çıkanların hesabını BDP’den sormaya çalışıyor.

AKP sadece oyalamıyor, bu çatışmasızlık sürecini, adeta bir savaş yığınağı yapmakla geçiriyor. Kürt coğrafyasında devam eden, kalekol inşaatları da bunun en büyük kanıtı.  Bu kalekollara karşı halk, uzun süredir direniş gösteriyor. Bu direniş özellikle de Lice’de yoğunlaşıyor. Direniş, yine devlet tarafından, silahlarla bastırılıyor. Geçen yıl ki protestolarda Medeni YILDIRIM yaşamını yitirmişti, cumartesi günü de iki kişi hayatını kaybetti.  Liceliler için karakol ya da kalekol demek, her daim katliam demek. Doksanlı yıllarda yaşanan katliamlar, Ceylan ÖNKOLLAR hep hafızalarda. Daha bunlar hafızalarda tazeyken, hem barış süreci deyip, hem de kalekol yapmak, barışa kurşun sıkmaktır.

AKP’nin barışın peşinde olmadığını, devletin kadim refleksinin ne olduğunu en iyi gösteren şey, kalekol direnişi sırasında askeri araçtan yapılan anonstur. Kalekolları protesto eden Lice halkına dağılmaları için yaptığı anonsta, “dağılmazsanız teröristleri ve sizi imha edeceğiz” diyordu. Adeta devletin Kürt sorununa bakışının, deklarasyonu gibiydi: İnkâr ve imha. Yani değişen hiçbir şey yok.

Hem barış yapıyoruz deyip, hem de adeta savaşa hazırlanır gibi bir coğrafyayı kalekollarla ve barajlarla donatmak,  barış değil savaşa hazırlanmaktır. Lice’nin acısı, bütün bir ülkenin acısıdır. AKP ülkenin her yerini kalekol haline getirmek istemektedir. Ama bunu başaramayacak.  AKP’nin zalim düzenine karşı, barışı ve kardeşliği hep birlikte kazanacağız.


16 Mayıs 2014 Cuma

O TEKMENİN O TOKADIN HESABI ELBET SORULACAK!






Soma’da, ülke tarihinin en büyük maden faciası yaşandı. Son açıklanan resmi rakamlara göre, can kayıpları 284 diye verilse de can kayıplarının çok yüksek olduğu iddia ediliyor. Vardiya değişimi esnasında, içeride 700 işçi olduğu iddia ediliyordu. İddia ediliyor diyorum; çünkü yazıyı yazmaya başladığım ana kadar madenin sorumluları içeride ne kadar işçi olduğu hakkında, net bir açıklama yapmış değiller. Bugün düzenledikleri basın toplantısında, 787 işçinin olduğunu açıkladılar,18 işçi ise faciadan sağ kurtulmuş. İçeride mahsur kalanlar için, gün geçtikçe, umut giderek azalacak. Madende yaşanan facianın teknik sebeplerine değinecek değilim. Bu konuyu işin uzmanları, facia yaşandığı günden beri detaylarıyla anlatıyor.



Facia kadar üzücü olan, iktidarın tutumudur. Anlaşılıyor ki maden sahibi şirket ve iktidar arasında organik bir bağ var. Olay olduğu andan itibaren, iktidar mensupları madenin ne kadar güvenilir olduğu ve kaç kez denetlendiğini tekrarlayıp duruyorlar. Normalde şu an yargı karşısında olması gereken şirket yetkilileri, basın toplantısı düzenleyip, yüzsüzce hiçbir ihmalleri olmadığını söylüyor. Birde ihmalleri olsa yaşanacak facianın boyutunu siz düşünün. Herhalde bütün Soma’yı havaya uçururlardı.



AKP iktidarı facia yaşandığı andan itibaren, kamuoyuna sağlıklı bilgi vermiyor. Kamuoyunu doğru bilgilendirmedikleri gibi, yakınlarından haber bekleyen ve yakınlarını kaybeden ailelerin acılarına bile saygı duymuyorlar.



Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, binlerce korumayla Soma’ya gitti. Zonguldak Kozlu’da yaşanan maden faciasının ardından yaptığı konuşmanın bir benzerini, Soma’da da yaptı. Yine “ bu tür olaylar bu işin fıtratında vardır” dedi. Yüzyıl önce yaşanmış maden kazalarından bahsetti. Ama ne sorumluların açığa çıkarılacağından, ne de en baş sorumlu kendileri olduğu için istifa edeceklerinden, tek kelime bile bahsetmedi.



Oysa gerçek bir demokrasiye sahip ülkelerin fıtratında, istifa etmek gibi bir olay var. Bakın Güney Kore Başbakanına, içinde öğrencilerin olduğu gemi batınca, “bu işin fıtratında bu var, bu tür olaylar dünyanın her yerinde oluyor.” demedi, sorumluluğunun gereğini yerine getirdi ve istifa etti.



Zaten Recep Tayyip ERDOĞAN’dan böyle bir açıklama beklemiyorduk. Yine bizi yanıltmadı. Üstüne bir de acıları henüz taze olan, Soma halkına nefret kustu. Kendine tepki gösteren vatandaşa “İsrail dölü” deyip, tokat attı. Başbakan bunu yapar da müşaviri durur mu? Başbakanlık Müşaviri Yusuf YELKEN de Başbakanı protesto sırasında özel harekât polisleri tarafından gözaltına alınmak istenen, yakını madende mahsur kalan bir vatandaşa hınçla tekme vuruyordu. Tüm bunlar yaşanırken merkezi ve yandaşı tüm medya, yine üç maymunu oynadı.



Ülkenin en büyük maden faciasından biri yaşanıyor ve o ülkenin Başbakanı halkının acısını paylaşacağına, müşaviriyle birlikte halkına saldırıyor. O tokat, o tekme bütün bir halka atılmıştır. Nasıl bir Türkiye istediklerinin kanıtıdır. Kendilerine itaat etmeyen, boyun eğmeyen herkese, neyi reva gördüklerinin göstergesidir. Nasıl bir korku içinde olduklarının ispatıdır.



Korkuyorlar, çünkü biliyorlar ki bu facianın asıl sorumlusu kendileridir. Bu facia bir kaza değil, hele hele kader hiç değil. Tamamen AKP’nin eseridir. Kendileri servetlerine servet katarken, üç kuruşa çalışan işçinin sağlığını, can güvenliğini nasıl hiçe saydıklarının göstergesidir. Özelleştirme adı altında maden yataklarını yandaşlara devredip, alabildiğine güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılmasının sonucudur, bu facia. Yaygınlaştırdıkları sömürü düzenin eseridir.



Şimdi bu düzen lime lime dökülmektedir. Emekçinin kanı ve canı üzerinden semirdikleri bu düzenin, yine emekçilerin uyanışıyla yıkılacağını bildikleri için, korkuyorlar. O yüzden daha acısı taptaze olan halka saldırıyorlar, tokat atıyor, tekmeliyorlar. Ama unutmasınlar ki, o tokadın, o tekmenin hesabı er geç bir gün sorulacaktır. Emekçilerin nasırlı yumruğu, bu yolsuzluğa batmış, çürümüş iktidarın tepesinde, balyoz gibi patlayacaktır.

8 Mayıs 2014 Perşembe

ÖDP Yalanlar, Gerçekler



Son günlerde ardı ardına ÖDP eleştirileri yayınlanıyor. Neredeyse patlama yaşanıyor dersek, yalan olmaz. Özellikle HDP ve bileşenlerinden. Bayram değil, seyran değil nedir bu işin sebebi diye insan merak etmiyor değil? ÖDP’yi eleştiri kervanına, uzun dönem ÖDP içinde siyaset yapan ve Ufuk URAS ekibiyle birlikte partiden ayrılan Gökhan KAYA’da katıldı. Gökhan KAYA ÖDP’den ayrıldığından beri, ÖDP düşmanlığında en önde bayrak sallıyor. 

Gökhan KAYA, Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Selahattin ERDEM imzasıyla yayınlanan makale üzerinden, ÖDP’yi ulusalcılıkla, Kürt kimliğine düşman olmakla ve CHP kuyrukçuluğuyla itham ediyor. CHP ve ulusalcılılarla işbirliğinin, Gezi'de de sürdüğünü söylüyor. Yine Yeni Özgür Politika Gazetesi’ndeki makalede olduğu gibi, ÖDP’yi HDP’ye katılmadığı için suçlu ilan ediyor.

Neresinden tutsan orasından elinde kalan bir yazı.  Öncelikle, şu CHP meselesine değinmek lazım. ÖDP kurulduğu günden bu yana açık ya da gizli, asla CHP’yi desteklememiştir. Kitlesine bu konuda telkinde bulunmamıştır. Ancak zamanında BDP’nin öncülü diyeceğimiz HEP, SHP ile genel seçimlerde ittifak yapmıştır. 30 Mart seçimleri öncesi HDP heyeti gidip, CHP ile ittifak görüşmelerinde bulunmuş, BDP Milletvekili Hasip KAPLAN Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, CHP ile ittifak yapabileceklerini ifade etmiştir. Tüm bunlar ortadayken, CHP kuyrukçusu olan ve CHP’nin taşeronluğunu yapan ÖDP mi oluyor? Gelelim yerel seçimlerde CHP ile yapılan ittifaklara, CHP ile Avanos, Tonya, Fındıklı gibi yerlerde ittifaklar yapılmıştır. Bu ittifakların nasıl yapıldığı, adayların nasıl belirlendiği kamuoyuna deklere edilmiştir.  Bu ittifaklar o bölgelerde gerçekleşen direnişler ve bu mücadele pratikleri içerisinde oluşmuştur. Koltuk pazarlıkları üzerinden değil.

Gökhan KAYA ÖDP’yi, Gezi'de CHP ve Ulusalcılarla işbirliği yapmakla itham ediyor.  Genel Başkanından üyesine, Gezi Direnişi’nin içinde yer alan ÖDP’ye böyle bir suçlamada bulunmak, en hafif tabiriyle insafsızlıktır, iftiradır. Gezi Direnişi’nde “darbeci” arayanları, tüm Türkiye alenen görmüştür.

Kaya ÖDP’yi HDP’ye katılmadığı için, yine suçlu ilan ediyor. ÖDP, HDP tartışmaları başladığından beri tavrını net olarak ortaya koymuş, HDP’ye neden katılmayacağını işin muhataplarıyla paylaşmıştır. Acaba ÖDP kendi kuruluş sürecinin kötü bir kopyası olan, HDP’ye neden katılmak zorunda? Referandum sürecinde AKP’ye koltuk değneği olanlarla ideolojik bir hesaplaşma yapılmadan, nasıl aynı yol yürünebilir.

Gökhan KAYA yine Cumhurbaşkanlığı meselesi üzerinden, ÖDP’ye vurmaya çalışıyor. ÖDP’nin Birleşik Muhalefet çalışmasının, Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, CHP’nin sol içindeki taşeronluğunu yaptığı, bir hegemonya çalışması olduğunu iddia ediyor. ÖDP’ye dönük başlayan bu saldırıların arkasında, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin olduğu kanısındayım. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde de referandum dönemine benzer, ya bir “yetmez ama evet” ve boykot tavrı ya da AKP ile açık bir ittifak gerçekleşebilir. Bunun karşısında gelişecek muhalefetin ana gövdesini, referandum sürecinde olduğu ÖDP’nin oluşturacağını biliyorlar. Böyle bir muhalefete ve gelişecek tepkilere karşı şimdiden, ÖDP’yi hedef almaya çalışıyorlar. Cumhurbaşkanlığı sürecinde örtülü de olsa, AKP’ye verilecek bir destek, HDP’yi darmadağın edecektir. Zaten seçim sonrası, HDP içinde başlayan tartışmalar, BDP’nin HDP’ye katılması, HDP’nin bıçak sırtı bir hatta gittiğini göstermektedir.

Gökhan KAYA’nın bir başka iftirası da Alper TAŞ’ın, CHP’den milletvekilliği beklediği saçmalığı. Kusura bakmasın ama Alper TAŞ veya herhangi bir başka ÖDP’linin vekillik ve başka makam sevdaları olsaydı, sizle birlikte ÖDP’den ayrılırdı. ÖDP içindeki ideolojik mücadeleyi kaybedip, partiyi terk ettiniz; şimdi ulusalcılık masallarıyla insanları kandırabileceğinizi zannediyorsunuz.