28 Şubat 2014 Cuma

Recep Adnan Tayyip Menderes


Türkiye’de “asrın yolsuzluğu” diyebileceğimiz olaylar yaşanıyor. Son günlerde ortaya çıkan, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN ve oğlu Bilal ERDOĞAN arasında geçtiği iddia edilen ses kayıtları, yaşanan yolsuzluk olaylarının boyutlarını göz önüne seriyor. Dönen paraların meblağı, dudak uçuklatıyor. Paraları “sıfırlamak” günler alıyor.  Tüm bu yaşananlar, bırakın demokratik rejimleri, baskı rejimlerinde bile istifayı gerektirirken, Başbakanın kılı bile kıpırdamıyor. O istifa etmek yerine, iktidarını güçlendirecek, yeni yolsuzlukların açığa çıkmasını engelleyecek, yasaları çıkarmayı sürdürüyor. İnternet yasası, MİT yasası, HSYK… Hep bunun için.

Başbakan sadece yasa çıkarmakla kalmıyor, üzerindeki baskıyı kırmak için geçmişe muhalefet ederek, bu işleri geçiştirmeye çalışıyor. İşi o kadar abarttı ki artık 1940’lı 1960’lı yıllara saydırıyor. Bunun son örneğine, Uşak’ta tanık olduk. Başbakan burada, 1960 yılında Eskişehir sıkıyönetim komutanlığının yayınladığı bir tebliği gösterdi.  Başbakan bu yöntemi kullanmayı seviyor. Ne zaman bir eleştiri gelse, eski dönemlerden bir belgeyi çıkarıyor, başlıyor veryansın etmeye. Özellikle de Demokrat Parti ve Adnan MENDERES üzerinden sürekli bir mağduriyet üretmeye çalışıyor. Adnan MENDERES’ten bir demokrasi şampiyonu yaratmaya çalışıyor. Başbakan ve Adnan MENDERES arasında benzerlik herhangi bir mağduriyet üzerinden değil, ikisinin anti demokratlığı ve diktatöryal eğilimleri üzerinden kurulabilir. Dönüp o günlere bakın, sadece Demokrat Parti yerine AKP, Adnan Menderes yerine Recep Tayyip ERDOĞAN yazın her şeyin ne kadar birbirine benzediğini göreceksiniz.

Başbakan bugün kendi yolsuzluklarını kapatmak için; “paralel yapı”, “darbe” vs diyerek, bir istiklal mücadelesi başlattığını söylüyor. Tıpkı Adnan MENDERES’in “vatan cephesi” gibi. O da muhalefeti darbecilikle itham edip, onlara karşı “vatanseverleri harekete geçiriyoruz” diyerek vatan cephesini kurmuştu.

Bugün nasıl basın iktidarın yoğun baskısı altındaysa, Demokrat Parti dönemi de çok farklı değildi. Belki o gün “Alo Fatih” yoktu ama basın üzerinde koyu bir sansür baskısı vardı.  Ardı ardına yasalar çıkarılıyor, bugün olduğu gibi gazeteciler hapishaneleri dolduruyordu.  Gazeteler adeta devlet tarafından idare edilir hale gelmişti. Yandaş olmayan basına her türlü baskı reva görülüyordu.

Bugün nasıl toplum üzerinde baskı uygulanıyorsa, o dönemde de aynı şekilde uygulanıyordu. Muhalefet partilerinin, sivil toplum örgütlerinin miting yapması, gösteri yapması iktidar eliyle yasaklanıyor, gösteri yapanlar polis zoruyla, polisin yetmediği yerde asker zoruyla dağıtılıyordu. Polis o günde iktidarın emrindeydi. Yeni yetki kanunlarıyla devlet içinde “paralel” yapılar oluşturuluyor, bunlar özel yetkili mahkemeler gibi hareket ediyordu.

Nasıl bugünün iktidarı Amerikancıydıysa, Demokrat Parti ve Adnan MENDERES’te o kadar Amerikancıydı.  Nato’ya girmek uğruna, binlerce vatan evladı, Kore’de, Amerikan çıkarları için ölüme gönderildi.

Bugün ki yolsuzluk olaylarının aynıları, o döneminde vazgeçilmeziydi.  O zaman da yolsuzluk yüzünden bütün bir kabine istifa etmek zorunda kaldı. Bugün birkaç bakan, o da istemeyerek, istifa ettiler. O zaman da “Adnan MENDERES zorda kalmasın” diye kabine istifa ediyordu, bugün de Başbakan “elimi rahatlatın” diye bakanları istifa ettiriyor.

Bugün nasıl cemaatler devlet eliyle palazlandırılıyorsa, o gün de cemaatler devlet eliyle palazlandırılıyor, aydınlanmanın tüm kurumları tasfiye ediliyordu.

Tabi bir de o dönemin Celal BAYAR’ı var ki, o da Abdullah GÜL gibi bağımsız bir Cumhurbaşkanı değil, Demokrat Parti’nin bakanı gibi çalışıyordu. 

İşte Başbakanın sürekli kendisiyle benzerlik kurduğu, Demokrat Parti iktidarı ve Başbakan Menderes döneminin kısa özeti.  Ortada bir mağduriyet benzerliği yok, tek adam ve diktatörlük hevesi ve benzerliği var. Başbakan o günlere atıfla ve mağdur edebiyatıyla belki günü kurtarabilir ama güneşi balçıkla sıvayamaz. Artık iktidarı liğme liğme dökülüyor. Artık kendisi ve iktidarının sıfırlanma vaktinin geldiğinin farkında.  Tüm baskı yasalarına ve saldırılarına rağmen, bu halk AKP’yi sıfırlayacak.

Not: Başbakanın geçmişe muhalefeti tamam da iktidarı liğme liğme dökülürken, bunca yolsuzluk ayyuka çıkmışken, muhalefetin geçmişine muhalefet eden HDP’ye ne demeli bilemedim. “İSKİ’de CHP’yi sıfırlayacağız” pankartı hangi aklın ürünü bilemiyorum. İstanbul’un yönetimine talip olup, yirmi yıldır İstanbul’u idare eden ve talan eden zihniyetin yolsuzluk düzenine karşı mücadele etmek yerine, yirmi yıl önce yaşanmış ve yargılanmış bir olayla mücadele etmenin yanlışlığını anlayacaklarını umut edelim.

29 Ocak 2014 Çarşamba

Mustafa Suphi’den İştirakçi Hilmi’ye…


Mustafa SUPHİ ve 14 yoldaşı katledileli, tam 93 yıl oldu. Mustafa SUPHİ ve 14 yoldaşı, bugün çok aşina olduğumuz bir şekilde planlı bir cinayete kurban gitti. Bu plan, Mustafa SUPHİ ve yoldaşları ülkeye girer girmez, uygulanmaya başlandı. Mustafa SUPHİ, 28 Aralık 1920’de Kars’tan Türkiye’ye giriş yaptı. Burada birkaç gün kaldıktan sonra, Ankara’ya gitmek için Erzurum’a geçti. Daha Erzurum’a varmadan örgütlenen gericiler, Mustafa SUPHİ ve arkadaşlarının şehre girişine engel oldular. Şehre giremeyen Mustafa SUPHİ, Bayburt’a yönlendirilir. Trabzon üzerinden Ankara’ya ulaşabileceği, söylenir. Ama Trabzon’da da hazırlıklar tamamlanmıştır. Topal Osman’ın adamı Kâhya Yahya ve adamları tarafından kışkırtılan halk, Mustafa SUPHİ ve arkadaşlarına saldırır. Aynı günün akşamı, 28 Ocak’ı 29 Ocak’a bağlayan bir motora bindirilerek, Karadeniz’e açılırlar. Onlardan biraz sonra da Kâhya Yahya ve adamları başka bir motorla peşlerine takılarak, Karadeniz’de Mustafa SUPHİ ve yoldaşlarını öldürürler.

Yeni kurulmakta olan Türkiye Devleti, ilk siyasi cinayetini böylece işlemiş olur. Devlet yeniydi ama eski yöntemleri kullanmakta bir sakınca görmüyordu.  Mustafa SUPHİ’nin ve arkadaşlarının akıbetini soran Sovyetler’e, olayın bir deniz kazası olduğu söylenir. Sovyetler’de işin ardını çok kovalamaz. Olayın failleri de peşi sıra öldürülür, önce Kâhya Yahya sonra da Topal Osman. Topal Osman, Ermeni tehcirinde birçok Ermeni’yi katledip, soymuştur. Ayrıca Milletvekili Ali Şükrü Bey’inde katilidir. Bu Topal Osman’ın heykeli, derin devlet denince ülkemizde ilk akla gelen isim, Veli Küçük tarafından Giresun’a dikilmiştir.

Yeni kurulmakta olan Türkiye, ülkede Sol düşüncenin filizlenmesini bu cinayetle engellediğini düşünmektedir. Yıkılmakta olan Osmanlı da benzer bir faaliyet içindedir.  Mustafa SUPHİ’nin öldürülmesinden iki yıl sonra, işgal altındaki Osmanlı başkenti İstanbul’da bir başka Sosyalist daha öldürülür.  Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın kurucularından İştirak Gazetesinin sahibi ve yazarı olan Hüseyin Hilmi namı diğer İştirakçi Hilmi, 16 Kasım 1922 gecesi İstanbul’da Bozdoğan Kemerleri’nin dibinde, eski bir polis olan Kalkandereli Ali Haydar tarafından vurularak öldürülmüştür.

Mustafa SUPHİ ve yoldaşlarının katledilmesinde olduğu gibi, bu cinayette karanlıkta kalmıştır. Osmanlı Sosyalist Fırkası 1910’da kurulmuş, kurulduğu andan itibaren yoğun baskılar altında faaliyet yürütmüştür.  Kuruluşundan üç yıl sonra 1913 yılında, Mahmut Şevket Paşa’ya düzenlenen suikast bahane edilerek, İttihat ve Terakki tarafından kapatılır. İttihat Terakki’nin iktidardan düşmesinin ardından, Osmanlı Sosyalist Fırkası Türkiye Sosyalist Fırkası olarak yeniden tarih sahnesine çıkar.  Bu iki dönemde de İştirakçi Hilmi, Fırka Başkanlığı yapmıştır. Osmanlıdaki birçok grevde onun rolü ve örgütçülüğü vardır. Gözünü budaktan sakınmamıştır, çıkardığı gazeteler ve kurduğu parti defalarca kapatılsa da yılmamıştır.

Çalışkanlığı, işçilere attığı nutukları*, sürekli giydiği kırmızı yeleği, Türkiye Sosyalist Fırkası bayraklı kırmızı otomobili ve parlak günlerinde fırka binasına diktirdiği kızıl bayrağı,  onun renkli kişiliğinin son anlarıdır. İştirakçi Hilmi, işgal devletlerinin de hedefindedir. Kontrol altına alınması gereken bir güç olarak görülür. Çünkü Osmanlı’da birçok işletme onların elindedir. Bu işletmelerde işçiler, yok pahasına çalıştırılmaktadır. İşçiler bu zor şartlar karşısında, sürekli greve gitmektedir. İşte bu grevlerin arkasındaki güçtür İştirakçi Hilmi, o yüzden işgal güçlerinin de hedefindedir. Cinayetin arkasında işgal güçlerinin olması da büyük bir ihtimaldir. İştirakçi Hilmi’nin zaman zaman işgal güçleriyle girdiği ilişkiler de eleştiri konusu olmuştur. İştirakçi Hilmi günahıyla sevabıyla ömrünü, Sosyalizm mücadelesine adamış ve bu uğurda hayatını kaybetmiştir.

Yıkılan Osmanlı da, yeni kurulan Türkiye de Sosyalizm düşüncesinin bu topraklarda boy vermesine müsaade etmemek için, elinden geleni yapmıştır. O yüzdendir ki yöntemleri aynı olmuştur. İttihat Terakki’nin koyduğu grev yasağını Türkiye Cumhuriyeti de aynen alıp uygulamış ve yıllarca yürürlükte kalmıştır. Eskisiyle yenisiyle, deriniyle paraleliyle devlette sola düşmanlık geleneği devam etmiştir, halen de etmektedir. Osmanlı’dan Türkiye’ye, tüm zorbalığa, baskıya ve zulme rağmen, Devrimci Mücadelenin ışığı bu topraklarda hiç sönmedi ve sönmeyecektir.
*Hamit Erdem, Osmanlı Sosyalist Fırkası ve İştirakçi Hilmi Sel yayınları 2012 sf 6

16 Ocak 2014 Perşembe

Zalimlerin Bin Yıllık Korkusu Hasan Sabbah


17 Aralık’ta başlayan AKP cemaat savaşı aynı şiddetle sürüyor. Taraflar karşılıklı suçlama ve karalamalarla birbirini yemeyi sürdürüyor.  Başbakan Salı gün ki grup toplantısında cemaati ihanet şebekesi olmakla suçlayarak onları “Haşhaşiler”e benzetti. Bu konuşmanın ardından cemaatin vakfı olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı da bir “grup toplantısı” yaparak “Haşhaşi” benzetmesine tepki gösterdi. Cemaat bu benzetmeye neden bu kadar öfkelendi. Başbakanın bu benzetmeyi yapmasının, cemaatin de bu benzetmeye bu kadar kızmasında zihinlerinin arkasında yatan Alevi düşmanlığı olduğu kadar “Haşhaşiler” denilen Hasan Sabbah ve onun fedailerinin zalimin zulmüne boyun eğmeme geleneği vardır.  

Birçoğumuz ilk olarak; ortaokul tarih kitaplarıyla tanışmışızdır Hasan Sabbah’la. Selçuklu tarihi öğretilirken onun otoritesine baş kaldıran adamlarına haşhaş içererek efsunlayan çete reisi olarak anlatılır. Birçok tarih öğretisi gibi bu da yalandır. Peki, kimdir bu Hasan Sabbah ve fedaileri.

İran’ın Kum kentinde doğan Hasan Sabbah Yemen kökenli Küfe’li bir Araptır.  17 yaşına kadar On iki İmancı Şii eğitimi almış ancak daha sonra İsmaili davasına katılmıştır. Kendisini bu davaya adamıştır. İsmaili Aleviliği inanç öğretisini* daha da geliştirerek ,onun özünde ki özgürlükçü,barışçıl, eşitlik ve paylaşım temeli üzerinde kurduğu Alamut Devleti 167 yıl sürmüştür. Pamir’den Güneydoğu Akdeniz kıyılarına Filistin’e kadar uzanan geniş Ortadoğu coğrafyası içinde 300’e ulaştığı söylenen Dai’lerin** yönetiminde  bulunan ortaklaşa çalışıp kazanarak, ortak kazanda aş yenilen ve özel mülkiyetin olmadığı kale yerleşim birimleri Dar- ül Hicra’lardan*** oluşan bir devletti. Alamut Nizari İsmaili Devleti tam anlamıyla bir Sosyalist Federe Cumhuriyetti.

Selçukludan günümüze hem Başbakanın hem de cemaatin nefret ettiği şey, Hasan Sabbah’ın eşitlikçi, paylaşımcı ve özgürlükçü düşüncesinin bin yıllardır bu topraklarda yaşamaya devam etmesidir. Bir birlerine saldırırken bile bu düşünceden ala bildiğine nefret etmektedirler.

Peki, Hassan Sabbah ve fedailerine neden “Haşhaşiler” denmektedir bu karalama neden yapılmaktadır. Kendi iktidar çıkarı için İslamiyet istediği gibi eğip buken Abbasi halifeleri ve onun askeri gücü olmakta bir sakınca görmeyen Selçuklu hükümdarları;  Hasan Sabbah ve onun eşitlik, özgürlük ve adalet temelinde ki düşüncesine savaş açmışlardı.  Bu düşünceyi ortadan kaldırmak için ardı sıra büyük saldırılar düzenliyorlardı. Bu saldırılara karşı İsmaililer kendilerini korumak için bir savaş gerillası oluşturdular.  Kendilerine yönelik saldırılara karşı koymanın yanında ayaklanma ve karışıklık çıkarma ve bunları önleme eğitimi almış birer fedai ordusuydular.  Fedailer üzerinde bir kuşakla bağlanan beyaz bir giysi, ayaklarında kırmızı çizme, başlarında ise kırmızı başlıklar bulunuyordu. Hançeri kurbanın göğsüne ne zaman ve nerede yerleştirecekleri konusunda dikkatli bir eğitime ek olarak onlara dil öğretiliyor; kıyafet değiştirme ve askerler, tacir ve keşişlerin yaşam tarzları gibi alanlarda yetiştiriliyor ve görevlerini uygularken onların her birini taklit ve temsil etmeye hazır duruma getiriliyordu. 

İşte bu feda etme olgusu o günün egemenlerinden bu günün egemenlerine kadar teröristlik olarak tanımlandı. Fedailer bir terör alayı değil kendilerine karşı baskı uygulayan ve yaşamlarını tehdit eden düşmana karşı yaşam mücadelesi veriyorlardı.  Fedailerin Hasan Sabbah tarafından efsunlandığı,  haşhaş içirilerek sahte cennet vaadiyle kandırıldıkları anlatıp duruldu. Bu hikâyeyi batıya aktaranın Marco Polo olduğu düşünülmektedir. Marco Polo’nun Moğollar tarafından yakılıp yıkılan Alamut Kalesi’ni ziyaret ettiği ve orada yöre ahalisinden ve Moğollardan duyduğu yalan yanlış bilgileri kendi hayal dünyasıyla yorumladığı anlaşılıyor.   Ayrıca 12 yy. Da İsmaililerle temas kuran ve onlarla savaşan Haçlılar, İsmaillerin savaşta ki cesareti ve korkusuzlukları karşısında fazlasıyla etkilenmişlerdi. Bunun üzerine onların savaşa girmeden önce haşhaş kullandıkları propagandasını yaydılar. Batılı gezginler ve İsmaililerle temas kuranlar onların adanmışlığını görmek ve araştırmak yerine anlatılan efsanelere ve kendi hayal dünyalarında yaratılarına inanarak gördüklerini batıya taşıdılar.

İsmailileri ve Hasan Sabbah’ı anlatan bir başka kaynak ise Ata Malik Cuveyni’nin tarihidir. İflah olmaz bir İsmaili düşmanı olan Cuveyni İsmaili inanç geleneklerini çarpıtmıştır. Moğol’lara Alamut Kalesi’nin yakılıp yıkılmasını öğütleyende odur. Alamut Kalesi’nde bulunan ve içinde 200 bin cilt kitap olduğu söylenen kütüphaneyi inceleme yaptıktan sonra yaktıranda o dur.

Hakkında bir çok efsane uydurulan Hasan Sabbah 1124 yılında hayata veda etmiştir. Hasan Sabbah’ın ölümünden 132 yıl sonra Alamut Kalesi ve kurduğu devlet Moğollar tarafından yıkılmıştır. Ancak Hasan Sabbah’ın zalimin zulmüne boyun eğmeme geleneği o günden bu güne halen bu coğrafya da yaşamaktadır. İşte egemenleri asıl çıldırtan budur. Ne yaparlarsa yapsınlar hangi zorbalığa yalana başvursalar, eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşlik içinde bir dünya umudunu kıramıyorlar. Bu uğurda mücadele eden gözünü kırpmadan bu idealler uğruna yaşamını feda edenleri anlamıyorlar. Çünkü onların geleneğinde feda etme yok, pusu kurma var şantaj var. Şimdi bildikleri bu yöntemle birbirlerini yiyorlar. Onlar bu kirli düzeni kim sürdürecek kavgası verirken bizde daha adil daha özgür bir dünya mücadelesini sürdürmeye devam edeceğiz.  

*Bu yazı için İsmail Kaygusuz’un Nizari İsmaili Devletinin Kurucu HASAN SABBAH VE ALAMUT öğretisi, tarihi ve felsefesi Kitabından yararlanılmıştır.

**öğrenci mürid olanlar, yoldaş arkadaş

*** Göçmenler evi-göçmenler yurdu.

12 Ocak 2014 Pazar

Koruma Kurulu Neyi Koruyor?


Gazeteci Yusuf Yavuz’un 10 Ocak 2014 tarihli haberiyle* öğrendik ki Phaselis Antik Kenti’ne, 5 yıldızlı bir otel yapılacak. Oteli yapan Rixos otellerinin de sahibi olan, Fettan TAMİNCE. 

Son yıllarda isminden çok söz edilen ama hakkında çok şey bilinmeyen biri Fettan TAMİNCE.  Nasıl zengin olduğu pek bilinmiyor, Rusya’nın en büyük oligarklarıyla da ortaklıkları var. Son günlerin iki kavgalı ismi, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN ve Fettullah GÜLEN’le de çok yakın. Belki de son zamanlarda Recep Tayyip ERDOĞAN ve GÜLEN’in tek ortak noktası, TAMİNCE sevgisi. Başbakan Antalya’ya her geldiğinde, TAMİNCE’nin otelinde konaklıyor. İşte bu Fettan TAMİNCE’ye “Mevlam verdikçe veriyor”. TAMİNCE tarihi Tersane-i Amire’den sonra, bir başka tarihi mekâna da otel yapmaya nail oluyor. Phaselis Antik Kentine 5 yıldızlı otel yapacak. Bunun için Koruma Kurulu da onay veriyor. Koruma Kurulu’nun kararında;  “Koruma Bölge Müdürlüğü uzmanlarınca yerinde yapılan incelemeler sonucu hazırlanan raporunda, proje alanının SİT alanı dışında kalan kısmında 2863 sayılı yasa kapsamında herhangi bir kültür varlığına rastlanmadığı belirtildiğinden, parselin SİT alanı bölümüne giren herhangi bir bölümüne müdahalede bulunulmaması koşuluyla, projenin uygulanmasında sakınca olmadığına karar verilmiştir.” diyor.

Koruma Kurulu kararında, Antalya Müze Müdürü dâhil pek çok uzman kişinin onayı var. Aynı Müze Müdürlüğü’nün internet sitesindeki Phaselis tanıtım sayfasına bir bakalım; “Phaselis** bazen Likya bazen Pamfilya bölgesi şehri olarak gösterilir. Gerçekte, her iki bölgenin sınırları arasında yer almaktadır. Şehirde sırasıyla, M.Ö. 5. yüzyılda Pers, 4. yüzyılda Karya Satrabı Mausolos ve nihayet komşu şehir Lmyra'nın Kralı Perikles'in egemenlikleri görülür. M.Ö. 333'te Büyük İskender'i altın taçla karşılamaları şehir tarihinin en renkli sayfalarından biridir. İskender'den sonra birçok kere el değiştiren Phaselis, M.Ö. 167'de Likya Birliği’ne üye olup, birlik sikkeleri basar. Bir süre komşu kent Olympos ile korsanların talanlarına maruz kalmasının ardından, M.Ö. 43'te Roma egemenliğine girer ki bu dönem şehirde yeniden yapılanma ve en az 300 yıl sürecek refahın başlangıcıdır. Şehir 129'da, İmparator Hadrian tarafından ziyaret edilir. Güney limandan başlayan, ana caddenin girişindeki tek kemerli anıtsal tak, bu ziyaretin anısına dikilmiştir. 5. ve 6. yüzyıllar Bizans egemenliğindeki yüzyıllardır ki Phaselis 451'de, Kadıköy Konsülü’ne katılan şehirler arasında yer alır. 7. yüzyılda Arap akınlarından sonra, 8. yüzyılda yeni bir refah dönemi başlar. Phaselis 1158'deki Selçuklu kuşatmasından sonra, gerek depremler ve gerekse limanının işlevselliğini kaybetmesinin ardından önemini kaybedip, 13. yüzyılın başlarından itibaren tamamen terk edilir. Günümüze, çokluk Roma ve Bizans dönemi kalıntıları ulaşmıştır. Bunlar şehrin ana aksını oluşturan ve Kuzey-Güney limanlarını birleştiren ana caddenin iki yanında sıralanır. Cadde, agora ile tiyatro arasında genişleyerek küçük bir meydan oluşturur. Meydanın güneydoğu köşesindeki basamaklar, tiyatro ve Akropolis’e ulaşımı sağlar. Tiyatro, küçük boyutlu tipik bir Helenistik dönem tiyatrosudur. Roma Dönemi’nde sahne binasının eklendiği, geç Bizans'ta ise sahne binası duvarının kısmen şehri koruyan yeni surların bir parçası olduğu kalıntılarından anlaşılır.

Tarihçiler şehrin baş tanrıçasının, savaşın ve bilgeliğin tanrıçası Athena olduğunu yazarlar. Henüz bulunmamış Athena tapınağı ve diğer önemli yapıların bugün ormanla kaplı Akropol tepesinde yer aldığı düşünülmektedir.” 

Anlayacağınız gibi kentin tamamı, henüz kazılabilmiş değil. Arkeolojik kazıların çoğu, yetersiz ödenekler yüzünden sponsorluklarla yürütülüyor. Bu kazılar, herhangi bir antik kentin tamamen gün yüzüne çıkması için, uzun yılları bulan bir süreç. Durum buyken, Koruma Kurulu nasıl bir araştırma yaptı? Sadece yüzey araştırması yaparak mı bu işe karar verildi, yoksa başka arkeolojik metotlar mı kullanıldı. Diyelim ki Koruma Kurulu haklı, orada otelin yapılacağı alanda arkeolojik bir kalıntı yok. Olmaması otel yapılmasına izin vermeye yeter mi? Otel inşaatı dışında kalan alana, dokunulmayacağına nasıl kanaat getirirdiniz? Diyelim ki bu kararınıza uyulmadı, Başbakana bu kadar yakın olan birine bir yaptırımda bulunabilecek misiniz? Otel inşaatı sırasında antik kente verilebilecek zararları nasıl engelleyeceksiniz?

Phaselis gibi bir antik kentin ülke turizmine kültürel değer olarak, başlı başına katkı sağlaması yetmiyor mu? Otel yapılması çok mu gerekli? Koruma Kurulu olarak önceliğiniz nedir, kültür varlığının korunması mı yoksa iktidara yakın iş adamlarının işini kolaylaştırmak mı? Bu kararınızla, Antalya’daki en güzel sahillerden birine sahip olan Phaselis kıyılarını özelleştirmiş oluyorsunuz. Phaselis aynı zamanda, bir milli park. Otel inşaatı yapılırken ne kadar ağaç kesilecek? Orada ki doğal yaşamın yok edilmesine nasıl engel olacaksınız?

Bu karar Antalya’ya, onun kültürel mirasına, doğasına sokulmuş bir hançerdir. Phaselis’in bu şekilde imara açılması diğer alanları da tetikleyecek, SİT alanı içinde kalan birçok koy inşaata açılacaktır. Bu karara öncelikle Phaselis kazısına emek veren, ter akıtan Arkeologların karşı çıkması, bu kararın iptali için hukuki mücadeleyi vermesi gerekir. Ayrıca Antalyalılar, kendine geçmişten emanet edilen bu mirası sonuna kadar korumalıdır. HES’lerle talan edilen doğasına bir darbe daha vurulmasına engel olmalıdır.


28 Aralık 2013 Cumartesi

Kırk Günlük Bebekler Ölmesin Diye…


Birileri ayakkabı kutularına milyonları koyarken, ülkemin bir yerinde bir ana ayakkabı kutusu kadar mezara, soğuktan donan bebeğini koydu.


Konya’da kırk günlük bebek, soğuktan donarak hayatını kaybetti. Ülkeyi yönetenler, servetine servet katmak için her türlü yolsuzluğu yaparak, halkı açlığa ve sefalete mahkum ettiler.  Onlar mevki ve makamlarını korumanın derdinde hak hukuk tanımazken, kırk günlük bebek ısınamadığı için donarak hayatını kaybetti. Ne ısınacak bir sobası ne karnını doyuracak, büyümesini sağlayacak gıdası vardı. Birileri ayakkabı kutusuna milyon dolarlar koyarken, o bir kibrit kutusu kadar yiyeceğe muhtaçtı.

Ebru GÜNDEŞ hayali ihracatçı vurguncu kocası hapse girdiği için “çocuğum incinir” diye gözyaşı dökerken, kırk günlük bebeğini kaybeden anne, evlat acısıyla kameralar karşısında acısından konuşamıyor, evladını koruyamamanın verdiği incinmişlikle kameralardan uzaklaşıyordu. Ebru GÜNDEŞ’in gözyaşları sosyal medyada, görsel medyada olay olurken, evladını soğuğa kurban veren annenin dramı üçüncü sayfa haberi olarak kaldı. Ahmet KAYA sürgüne mahkum edilirken, ona çatal bıçak fırlatılırken, evladının nasıl incindiği zerre kadar umursamayanlar, şimdi bebeğim incinmesin hikayesine sarılıyor. 

Bir anne yakacağı olmadığı için çocuğunu ısıtamazken, iktidar sahipleri çarkları dönsün, bu devran hep böyle sürsün, çocukları daha çok semirsin, halkı soysun diye nerdeyse ülkeyi ateşin içine atacaklar. Ama olsun, yeter ki kendileri kurtulsun da daha nice Ayaz bebekler soğuktan donup ölsün. Adlarındaki “adalet”i kendi iktidar güçleri için kullandılar, işlerine gelmeyince adaleti kuşa çevirdiler. Adlarındaki “kalkınma”yı meğer ceplerini doldurmak, yandaşlarını zengin etmek için kullanmışlar. Ülkenin kıymetli arazilerini hibe ettikleri yandaşların inşaatlarında yanan işçileri, okul parasını çıkarmak için ölen öğrencileri görmediler. Onlar sadece birer istatistik olarak kaldı onlar için. Bugün küstükleri polislerine, destan yazdırdılar. Kendi evlatları için kimsenin gözünün yaşına bakmazken, gözü çıkanlar için, aylardır komada olan Berkin için, Medeni, Ali İsmail, Ethem ve diğerleri için kıllarını bile kıpırdatmadılar.  

Tüm bunlara rağmen, hep mağdur olanlar onlar oldu, yalanlarla halkı kandıracaklarını zannettiler. Ama artık devran döndü. Bu halk sizin yalanlarınızla baş edemedi, ama sizde bu halkın isyanıyla baş edemeyeceksiniz. Hoca efendinizin beddualarıyla değil, halkın isyan ateşiyle yıkılacaksınız. Yıkılacaksınız ki Ayaz bebeklerin ömrü kırk gün olmasın, analar bir daha ağlamasın.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Yolsuzluk Düzeni!


Yıllardır eylemlerde attığımız bir slogan vardı: “Yolsuzluk ve yoksulluk düzenine son” diye.


AKP iktidara geldiği günden beri, kendinden önceki iktidarlara rahmet okutan liberal politikalar uyguluyordu.  Ülkenin kamu kaynakları bir bir özelleştirildi, kamu arazileri yandaşlara peşkeş çekildi, kamu bankalarından iktidara yakın şirketlere sorgusuz sualsiz krediler verildi. Ülkenin dereleri, tarihi alanları rant uğruna satıldı. İşte AKP bu talan düzeni üzerine oturdu, halende oturuyor. 

Bu düzene karşı yazılı ve görsel medya üç maymunu oynadı. Bizler bunları söylerken, onlar “büyüyen bir ekonomiden, dünya sıralamasında bilmem kaçıncı ekonomi olduğumuzdan” bahsedip durdular. Adeta rakam sağanağına tutuluyorduk.  Ülke kaynaklarının satılması, milyonların yoksullaşması, kimsenin umurunda olmadı. Milyonlar yoksulluğa mahkûm edilirken, iktidara yakın olanlarsa ülkemizdeki milyonerler listesinde sıralamaya giriyorlardı. İnsanlar parasızlıktan cüzdan bile taşıyamazken, AKP’li bakanların çocukları, yandaşları paraları ayakkabı kutularında kasalarda istiflemişler.   

Bu kadar pisliği hiçbir şey kaldıramazdı, muhakkak bir gün patlayacaktı. Ancak bu patlama, bir zamanlar ittifak halinde olan iki gücün kapışması sonucu ortaya çıktı. Geçmişte bir birine rakip olan, ancak konjonktür gereği daha sonra rekabeti bir kenara bırakıp “kazan kazan” formülünde birleşen iki gücün kapışması. Ergenekon operasyonları başta olmak üzere, KCK ve şike operasyonlarında omuz omuza verdiler. Siyaseten rakip gördüklerini tasfiye ettiler. Referandum sürecinde, mezardakilere bile oy verdirdiler. Hepsini güle oynaya yaptılar. Başbakanın meşhur deyişiyle, tüm bunlar olurken ve yaşanırken, “hepsi oradaydı, yan yanaydı.” Tüm bunları yaparken, gözleri önünde yaşanan yağmaya talana da seyirci kaldılar. Görmezden geldiler. Beklide bir gün lazım olur, gün gelir kullanırız diye yaşanan rezillikleri arşivlediler. Kısaca yaşanan her türlü işi birlikte yaptılar. Cemaat aşağıdan, iktidar yukarıdan el birliğiyle her şeye hâkim oldular. 

Bu gün bir birine karşı kullandıkları şikâyet ettikleri her şeyi, büyük büyük sloganlarla duyurdukları operasyonlarda karşı taraf için kullandılar.  Şimdi ikisi de her şeye tek başına hâkim olmak için çarpışıyorlar. Zorunlu olarak kurdukları hâkim ittifak, çatlamış durumda. Pislikleri bir bir ortaya dökülmeye başladı.  Bu çatışmada haklı olan bir taraf yok. Bu ülkeyi bu hale el birliğiyle getirdiler. Yaşananlar Gezi isyanının haklılığının, bir kere daha, ispatı oldu. Gezi Parkı bu kokuşmuş düzenin sürmesi için, birilerine peşkeş çekilecekti. İsyan sadece bir parkı kurtarmadı; AKP’nin diktatöryal yüzünü açığa çıkardığı gibi yağmacı düzenine de bir darbe vurdu.  Şimdi ortaya dökülenler, belki de iktidarın en zayıf noktası olan yolsuzlukların, sadece küçük bir kısmı. Bu yolsuzluk düzenine karşı halk muhalefetini yaratarak, Gezi Parkı direnişinde olduğu gibi, hatta ondan daha güçlü bir şekilde tepki vermek gerekir. Şimdi zaman zengin dostu, yoksul düşmanı AKP düzenini yıkarak Türkiye’yi yeniden kurma zamanıdır. 
 

19 Kasım 2013 Salı

Kıdem Tazminatı Geleceğimizdir


AKP ve sermaye, işçi ve emekçilere dönük en büyük saldırıya hazırlanıyor. AKP iktidar olduğu 10 yıl boyunca, emekçilerin kazanılmış haklarını tek tek budadı. Şimdi de son büyük darbeyi vurmaya hazırlanıyor. Emekçilerin en önemli güvencesi olan, kıdem tazminatını ortadan kaldıracak. Sermayenin yıllardır en büyük rüyası kıdem tazminatının ortadan kaldırılmasıydı. Bu rüyayı şimdi AKP gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Kıdem tazminatıyla ilgili süren tartışmalarda Başbakan, sendikalar ve sermaye kesimine anlaşma çağrısında bulunmuştu. Kendisi de böyle bir anlaşmanın olmayacağını çok iyi biliyor. Amacı “biz anlaşın dedik, anlaşamadılar. İşi kendimiz çözeceğiz” demeye getirmek. Bu yönde de çalışmalar devam ediyor. Son açıklama Ekonomiden Sorumlu Bakan Ali BABACAN’dan geldi. Ali Babacan, kıdem tazminatının Bireysel Emeklilik Fonlarında değerlendirilmesine sıcak baktıklarını söyledi.


Aslında bu bir niyet beyanı değil. Uzun zamandır planlanan ve son aşamaya gelinmiş bir durum. Bir süre sigorta şirketlerinde çalışmış biri olarak, bu durumu iyi biliyorum. Sigorta ve emeklilik şirketlerinin en büyük hayali, kıdem tazminatının emeklilik fonlarına devredilmesiydi. Şirketlerin kendilerini bu düzenlemeye göre, yeniden yapılandırmaları isteniyordu. Şimdi sona yaklaşılmış durumda. Eğer sendikalar ve emekçiler güçlü bir direnç gösteremezse sermaye en büyük hayalini gerçekleştirmiş olacak. Kıdem tazminatı ortadan kaldırılacak ve Bireysel Emeklilik Fonlarına devredilecek. Nedir bu Bireysel Emeklilik Fonu? Devlet, neden bu fonların üzerinde bu kadar önemle duruyor?  


Bireysel Emeklilik Kanunu, uzun vadede devletin sosyal güvenlik sisteminden tamamen çekilmesi düşünülerek tasarlandı. Bir çok ülkede mevcut olan sistem, ülkemizde de uygulanmaya başlandı. Ülkemizdeki sistem, dikkat buyurun, Şili’deki sistem örnek alınarak hazırlandı. 12 Eylül cuntacıları da muhtemelen, 11 Eylül 1973’de Şili’de, seçilmiş Salvador Allende hükümetini, kanlı bir darbeyle deviren Augusto Pinochet önderliğindeki cuntayı kendilerine örnek almışlardır.


Bireysel Emeklilik Kanunu ülkemizde, 1999 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı nezdinde oluşturulan Bireysel Emeklilik Komisyonu’nun çalışmaları sonucunda hazırlandı ve 28 Mart 2001’de TBMM tarafından kabul edildi. 7 Nisan 2001’de Resmi Gazete’de yayınlandıktan altı ay sonra, yani 7 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe girdi. Aslında benzer denemeler daha önce, Birikimli Hayat Sigortalarıyla denenmiş başarılı olmamıştı. Bu sefer devlet işi sıkı tutmuş bunu bir sistematiğe bağlamıştı.


Kısaca sistem şu şekilde çalışmaktadır. 18 yaşını dolduran herkes, Bireysel Emeklilik sistemine katılabilir. Sisteme girmek zorunlu değil, isteğe tabidir. Ancak sisteme girerken şirketler sizden, giriş aidatı adı altında brüt asgari ücretin yarısı kadar ücret alabilir. 


Bireysel Emeklilik Sistemi’yle devletin size sunduğu sosyal hakların hiçbir bağı yoktur.  Yani devlete ödediğiniz primler size sağlık hizmeti ve diğer hizmetler olarak geri dönerken, bireysel emeklilik sisteminde sadece birikim yapabilir ve süresi dolunca emekliliğe hak kazanabilirsiniz. Emekliliğe hak kazanmanız için de sistemde 10 yıl kalmalı ve 56 yaşını doldurmanız gerekmektedir. Bu süreden önce sistemden çıkarsanız, ilk olarak devlete toplam birikiminiz üzerinden %15 stopaj ödersiniz, sonra kalan birikiminizden varsa emeklilik şirketi giriş aidatı vb. kesintileri yapabilir ve kalan paranızı alırsınız.


Sisteme aylık yada yıllık toplu para yatırabilirsiniz. Katkı payı ödemelerinize ara verebilirsiniz ama bu ara 3 ayı aşarsa, şirketler geçen her ay için sizden 2 TL kesinti yapabilir. Ayrıca devlet sisteme katılımı teşvik için, katkı payının %25 kadar tutarı katkı olarak ödüyor. Tabii onunda bir sınırı var. Yıllık brüt asgari ücretin toplamının %25 ile sınırlı. Bu katkı ayrı bir hesapta izleniyor.


Bireysel Emeklilik Sistemi’ne yatırılan paralar, emeklilik şirketlerinin kurduğu fonlarda işletiliyor, bu fonları portföy şirketleri yönetiyor. Fonlarda herhangi bir devlet garantisi yok. Söylenen, birikimlerin Takas Bank’ta saklandığı ve şirketler iflas ederse, birikimlere bir zarar gelmeyeceği. Ancak, daha önce batan İhlas Sigorta adlı şirketin Birikimli Hayat Sigortası müşterilerinin büyük mağduriyet yaşadığı biliniyor.


Sistemde vefat teminatı yoktur yani ölürseniz “yasal” kesintiler yapıldıktan sonra kalan toplu para, varislerinize ödenir. Şuan, devletin emeklilik sisteminde olduğu gibi kimseye herhangi bir maaş bağlanmaz. Siz ölmez de emekli olursanız ister toplu para, ister gelir sigortası üzerinden maaş alabilirsiniz.


Devlet Bireysel Emeklilik Sistemi’yle topluma tasarruf etme alışkanlığı kazandırmak istediğini her seferinde beyan etmektedir. Oysa bırakın tasarruf etmeyi halkımızın büyük bir kısmı, insanca yaşayacak bir gelire bile sahip değildir.


Yine Bireysel Emeklilik Sistemi’ndeki Emeklilik Şirketlerinde binlerce insan, güvencesiz bir şekilde çalışmaktadır. Her ay satış baskısıyla çalışanlara mobbing uygulanmaktadır. Satış hedeflerini tutturamayanların işine, tazminatsız bir şekilde son verilmektedir. Bireysel Emeklilik Sistemi’nden erken ayrılanların yaşadığı mağduriyetlerde, mağdurlar ve satıcılar karşı karşıya gelmektedir. Satış baskısı altında bunalan çalışanlar, katılımcıları çoğu zaman, satış yapmak uğruna, doğru bilgilendirmemektedir. Daha sonra yaşanan her sıkıntının hesabı, çalışanlardan sorulmaktadır. Bireysel Emeklilik Çalışanları yani aracılar, Banka ve Sigorta İş kolunda olduklarından Grev Hakları bulunmamaktadır. Bir iki şirket hariç, hiçbir emeklilik şirketinde sendikal örgütlenme mevcut değildir.


Devlet Bireysel Emeklilik Sistemiyle kamunun sosyal güvenlikten tamamen çekilmesini amaçlamaktadır. Bir nevi sosyal güvenlik özelleştirilecektir. Kıdem tazminatının kaldırılması da bu sürecin en önemli aşamasıdır. Sağlıkta dönüşüm adı altında, sağlık tamamen piyasanın insafına terk edilerek, halka ve emekçilere büyük bir darbe indirilmiştir. Şimdi sıra kıdem tazminatındadır.


Kıdem tazminatı kaldırılarak, Bireysel Emeklilik fonuna devredilecektir. İşveren bu fonlara para yatıracaktır. Mevcut bireysel emeklilik sisteminde de zaten işverenler çalışanlarına, Bireysel Emeklilik Hesabı açabilmektedir. Bu hesaplara Bireysel Emeklilik Sisteminde “Grup Emeklilik Hesabı” denmektedir. İşveren bu durumda sponsor olarak adlandırılmaktadır.


Bu Grup Emeklilik Hesabının katkı paylarının tamamını işveren ödemek zorunda. Ancak çalışanın ve işverenin ortak ödeme yaptığı, Grup Emeklilik Hesapları da mevcut. Buna da Gruba Bağlı Emeklilik Hesabı deniyor. Yine işveren yaptığı ödemeleri vergiden düşebiliyor.  Çalışanların bu hesaplarda biriken parayı alması için belli bir süre gerekiyor. Bu süre şimdiki sisteme göre çalışanın Bireysel Emeklilik Sistemi’ne giriş tarihinden itibaren bir yıldan az, yedi yıldan fazla olamaz. Ancak söylentilere göre kıdem tazminatı fona devredilirse, 10 veya 15 yıldan önce emekçilerin bu paraya dokunması imkansız. Ayrıca mevcut bireysel emeklilik sisteminde, işverenin katılım payını ödemesi gibi bir zorunluluk yok. Çünkü Bireysel Emeklilik Sistemi zaten gönüllük esasına dayanıyor. İşveren çalışanı için yaptırdığı grup emeklilik sözleşmesinin katkı paylarını düzenli olarak ödemeyebilir.  Ayrıca Grup Emeklilik Hesaplarını ancak işveren kullanabilir.  Fon dağılım değişikliği, birikimlerin aktarım hakları, hak kazanma süresi dolana kadar işveren tarafından kullanılır.  Bunlar mevcut sistemde ki durum. Muhtemeldir ki sistem kıdem tazminatı için yeniden revize edilecektir. Ama ne yapılırsa yapılsın, yapılan her şey emekçilerin aleyhine olacaktır. İşten çıkarmalar kolaylaşacaktır. Sendikalaşma ortadan kalkacak, güvencesizlik artacaktır. Devlet şimdiye kadar emekçiler için oluşturduğu hiçbir fonu, emekçilerin yararına kullanmamıştır. Emekçilerin alın teriyle oluşturulan fonlar, sermayenin çıkarı için, çarçur edilmiştir. Kıdem tazminatı hakkımızı kaybedersek, emekçiler olarak, halk olarak geleceğimizi de kaybedeceğiz.


AKP kıdem tazminatına el uzatma cesaretini, biraz da özellikle işçi sendikalarının tepkisizliğinden alıyor. Sendikalar, “kıdem tazminatı kırmızı çizgimizdir ölürüz de bu hakkımıza dokundurtmayız” derken bu söyleme uygun bir eylemlilik çizgisi geliştirmemektedirler. “Genel greve gideriz” diyorlar ama henüz bir günlük bile uyarı grevi gerçekleştiremiyorlar. Bırakın bir eylem çizgisini, DİSK dışında diğer konfederasyonların kılı bile kıpırdamıyor. Türk-İş adeta varla yok arasındayken, Hak-İş kendine düşen “yeşil sendika” görevini yerine getirmeye devam ediyor; işçinin değil, AKP iktidarının konfederasyonu olmayı sürdürüyor. Günlük eylemlilikler maalesef bir etki yaratmıyor. İşçi sendikaları hükümetle görüşmeleri bir kenara bırakıp, “Kıdem Tazminatında pazarlık söz konusu bile olamaz” demelidir. Ancak gerçek ve kararlı bir eylem süreciyle AKP’ye geri adım attırılabilir. Bu anlamda DİSK’in başlattığı, biraz da Gezi Parkı Direnişini anımsatan #direnişçi kampanyası, bu açıdan anlamlı ama yetersizdir. Tüm emekçileri kapsayan, içerisine kamu emekçilerini de alan bir mücadele süreci hızla başlatılmalıdır.      





Yararlanılan Kaynaklar

·         DİSK’in SESİ 171. Sayı

·         Hürriyet Gazetesi 150 Soruda Bireysel Emeklilik Sistemi

·         Emeklilik Gözetim Merkezi web sayfası