1 Şubat 2013 Cuma

Kesik Minare



Son günlerde Antalya’nın en önemli gündem maddelerinden biri Kaleiçi’nde yer alan Kesik Minare’nin camiye çevrilerek ibadete açılmak istenmesi. Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün Kesik Minare’nin içinde bulunduğu alanı daha önce arkeolojik park ve açık hava müzesi olarak tasarladığı biliniyor,bu konuda koruma kurulunun da kararları mevcut. Daha sonra vakıflar, nedense bu kararından vazgeçerek Kesik Minare’nin cami olarak ibadete açılmasına karar veriyor. 

Kaleiçi’ni ve o bölgeye yakın mahalleri şöyle bir göz önüne getirdiğinizde ibadete açık cami sayısı 10’nun üzerindedir. Hemen hepimiz Kaleiçi’nde dolaşırken muhakkak bir vakit namazı esnasın da her hangi bir caminin önünden geçmişizdir. Büyük oranda camilerin boş olduğu görülür. Yani Kaleiçi’nde ve çevresinde ki yerleşim yerlerinde ihtiyacın üzerinde cami mevcuttur. Peki durum böyleyken Vakıflar, hangi gerekçe ile Kesik Minare’nin koruma kurulu kararları olmasına rağmen camiye çevirmek istemektedir. Bu karar ülkemizin içinde bulunduğu siyasi atmosfer ve iktidarın tarih anlayışından bağımsız düşünülemez. Muratpaşa Kaymakamı Fatih Kocabaş’ın “Kesik Minare’nin müze olmasını istemenin tarih ve sosyal gerçeklerden uzak bir tartışma olduğunu ve müze fikrine karşı olduğunu”  belirtmesi kaymakamın yaşadığı kentin tarihinden nasıl bi haber olduğunun kanıtıdır.

Kesik Minare’nin tarihi MS II.YY’a uzanır.Roma döneminde tapınak olarak inşa edilmiştir. Kesik Minare’nin bulunduğu alanda yer alan bir yazıtta "Attaleialıların kentine Serapion oğlu Al- -'lı Aniketos  armağan etti" yazmaktadır. Bu yazıttan kaynaklı Tapınağın Tanrı Serapis’e ait olabileceği düşünülmektedir. Tapınağın  kalıntıları üzerinde VI.YY’da bir Kilise inşa edilmiştir. Kilise VII. YY’da ki Arap akınlarıyla tahribata uğramış daha sonra ise onarılmıştır. Yapı Kıbrıs hakimiyeti sırasında tekrar elden geçirilmiştir. Yapı son olarak Osmanlı döneminde I.Bayezid’ın oğlu Şehzade Korkut tarafından kenarına bir minare eklenmek suretiyle kendi adıyla camiye dönüştürülmüştür. Uzun süre ibadete açık olan cami daha sonra geçirdiği büyük bir yangınının ardından bir daha kullanılmamıştır. 1974 yılın da da tekrar bir onarım geçirmiş ve etrafı demir korkuluklarla çevrilmiştir.  

Tarihçesiyle, pagan bir dinin,  Hıristiyan ve Müslümanların ibadethanesi, bu coğrafyada yaşayan herkesin ortak değeri olmuştur. Ancak siyasi iktidarın tarih anlayışı ecdat edebiyatıyla sınırlı ve 1299’dan öncesini tarih olarak görmemektedir. Bu anlayış iktidarın ılımlı İslam ve neo Osmanlıcı anlayışının da bir tezahürüdür. AKP iktidarı kendi stratejisi doğrultusunda toplumu yönlendirmede Osmanlının istilacı zaferleriyle toplumu avutmaktadır. Kesik Minare’nin yeniden camiye çevrilecek olmasında işte bu zihniyet yatıyor. Kimse tartışmayı ; "bunlar camiye karşı" meselesine sıkıştırmaya çalışmasın. Yukarıda da değindik Kaleiçi’nde onca cami cemaatsizken yeni bir camiyi gerektirecek hiçbir şey yok. O zaman geriye tek bir şey kalıyor o da AKP’nin toplumu dindarlaştırma ve gericileştirme politikasının bir parçası olması. AKP kendi tarih anlayışının dışında kalan tüm değerlere sırtını dönmekte yok olmasına göz yummaktadır. Bir çok tarihi yapı son olarak Galatasaray 
Üniversitesi yangınında olduğu gibi şüpheli şekilde yanmakta ve ranta açılmaktadır. Yanmayanlarsa kaderine terk edilmektedir.

Kesik Minare’nin koruma kurulun ve Vakıfların daha önce aldığı karar doğrultusunda açık hava müzesi ve arkeolojik park olarak düzenlenmesi gerekir. İnsanlığın ortak değeri olan bu yapı camiye çevrilerek ve boş kalarak işlevsizleştirilmemelidir. Tarihi eserler bizim mirasımız değil, Anadolu’da yaşamış onca medeniyetin bize emanetidir. Bu emanet hepimizindir,ona sahip çıkmak insanlık vazifesidir. Son olarak kentimiz de ki bilim insanlarına bir çağrım var.Özelliklede Arkeolog ve Tarihçilere. Tarihi yapının camiye dönüştürülecek olmasına sizi hiç mi ilgilendirmiyor? Bu suskunluğunuzun sebebi nedir?

11 Ocak 2013 Cuma

Üniversite değil arpalıkmış



Red Hack iki gündür YÖK'ün elindeki üniversitelere ait birçok yolsuzluk belgesini yayınlıyor. Başka bir ülkede olsa, bu belgeler yayınlandıktan sonra yer yerinden oynar, yolsuzluklara isimleri karışanlar hemen istifa ederdi. Ama bizim ülkemizde genelde her şey olunuyor ama rezil olunmuyor. Bırakın istifayı, adam akıllı açıklama yapan bile yok. YÖK, yaşanan yolsuzluk rezaletiyle ilgili açıklama yapacağına, Red Hack hakkında suç duyurunda bulundu. Ayrıca basına da bu konuyla ilgili yayın yapmamalarını, yapanlar hakkında yargıya başvuracaklarını açıkladılar. Yüzsüzlüğün bu kadarı ancak bizim ülkemizde olur.  Adı yolsuzluğa karışmayan üniversite ya da rektör yok gibi. “Sıra Akdeniz Üniversitesi'ne gelecek mi” diye bekliyorduk. Beklememize gerek kalmadı, Red Hack dün geceden itibaren Akdeniz Üniversitesi'ne ait yolsuzluk belgelerini yayınlamaya başladı. Neler yok ki o belgelerde; tüm inşaat ihalelerin de yapılan usulsüzlükler,  seçim öncesi dağıtılan dizüstü bilgisayarların alımında yapılan usulsüzlükler, resmi belgede sahtecilik, devletin zarara uğratılması…

Derse girmedikleri halde, derse girmiş gibi gösterilip alınan paralar, gündüz derslerine girenlerin gece derse girmiş gibi gösterilip fazla para ödenirken, gece derse giren öğretim görevlilerinin gündüz derse girmiş gibi gösterilmesi.  Üniversite içinde yapılan stadyum ve Hukuk Fakültesi inşaatlarının, cemaat adını kullanan Özyürt ve Simya firmalarına verilmesi.

Olbia Çarşı’nın işletme ruhsatının, usulsüz şekilde iptal edilip yine usulsüz şekilde Rektör İsrafil KURTCEPHE'nin abisi Yahya KURTCEPHE'nin iş ortağı Ersin DAĞ'ın kayınbiraderi İsmail KOÇ'a ait İnan Gıda'ya iki yıllığına kiralandığı. Yahya KURTCEPHE'nin, gizli olarak İnan Gıda'nın işlerini takip ettiği. Olbia Çarşısı’nda olduğu gibi, Yakut Çarşısı’nın da kanuna aykırı bir şekilde pazarlık usulu verildiği, bu pazarlığa belirlenen üç firmanın çağrıldığı ve bu firmalardan birine verildiği. Ve tüm bu usulsüzlüklerdeki isim, İsrafil KURTCEPHE'nin abisi Yahya KURTCEPHE. 

Üniversite paralarının, Ziraat Bankası Üçkapılar hesabında tutulması karşılığında Yahya KURTCEPHE'ye Ziraat Bankası'nın tamirat işinin verilmesi, bütçe daire başkanı ile sosyal tesis müdürünün on günlük Transatlantik gezisine gönderildiği. İşlerin, bütçe başkanı ve Üçkapılar Şube Müdürü Çağatay isimli şahıslarla organize edildiği.  İş Bankası’ndan alınan promosyon ücretiyle makam aracı varken, makam aracı olarak Mercedes marka yeni bir otomobil alınması. Yayınlanan belgelerde, derleyebildiğim belgeler detaylı okunduğunda, yolsuzluklar daha net görünüyor. Okumak isteyenler için belgelerin yayınlandığı linki* aşağıda veriyorum. Tüm bu belgelerden sonra İsrafil KURTCEPHE istifa eder mi? Hiç sanmıyorum. Cumhurbaşkanı'nın teveccühüyle rektör olacağına inanan ve bu teveccühe mazhar olan KURTCEPHE’nin bu pervasızlığının ardında da bu teveccühün özgüveni var. Bu sadece KURTCEPHE'de yok, diğer rektörlerde de var. Sırtlarını iktidara dayamanın rahatlığıyla bu kadar pişkince davranabiliyorlar. İşte bu rahatlık sayesinde, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörü "Ben zenci miyim, neden araç almayayım?" yüzsüzlüğünü gösterebiliyor. Tüm bunlara rağmen bu skandalı soruşturacak cesur bir savcı çıkacak mı? Bekleyip göreceğiz.

25 Kasım 2012 Pazar

Yaparsa en iyi zam mı hoca yapar

Yerel seçimlerde Mustafa AKAYDIN’ın en vurucu sloganıydı
“Yaparsa, hoca yapar sloganı”. Dev proje afişleri reklam panolarına asılıyor ve hepsinde de bu slogan yer alıyordu. En iyisini hoca yapacaktı, çünkü Antalya Ankara’dan zengindi, Antalyalının ihtiyacı golf değil ekmekti, elektrik enerjisini bile Antalya kendisi üretecekti. Hocadan beklenti büyüktü. 

Yaparsa en iyisini yapacak olan hoca ise göreve gelir gelmez ne yaptı?  Yapmayacağına söz vermiş olmasına rağmen ilk işi suya ve ulaşıma zam yapmak oldu.  Böylece hocanın en iyi ne yapacak olduğunu anlamış olduk. Meğerse hoca da kendisinden öncekiler gibi en iyi “zam” yapıyormuş.
Göreve geldiğinden beri yapmayacağım dediği halde, suya üç defa zam yapan hoca, dördüncü zamma hazırlanıyormuş. ASAT Genel Kurulu’nda görüşülen ve komisyona havale edilen zam talebi gerçekleşirse, suya ortalama %15 zam yolda. Zammın bahanesi de hazır tabi “elektriğe ve akaryakıta gelen zamlar”. Hoca herhalde emekçinin, çiftçinin, dar gelirlinin ücretlerinden bihaber; akaryakıta, elektriğe yapılan zam sadece ASAT’ı mı etkiliyor? Hükümetin çay kaşığıyla zam verip, kepçeyle geri aldığı halkın sırtına, hoca bir de su zammını yüklüyor.

Aynı partinin İzmir İli Dikili İlçesinin Belediye Başkanı Osman ÖZGÜVEN halka bedava içme suyu sağladığı gerekçesiyle hapis cezası alırken, Osman ÖZGÜVEN’in partidaşı ne yapıyor, halkın sırtına %15 zammı yüklemeye hazırlanıyor. Zam yaparken bir “yapmasak Yunanistan oluruz”  bahanesini sıralamamış. Seçim öncesi, proje üstüne proje sıralayan, seçimlerden sonra icraat yerine sürekli bahane üreten, belediye kaynaklarını özelleştirme yoluyla satmaya çalışan, su ve ulaşım zamlarıyla halkın sırtına ekstra külfet yükleyen AKAYDIN hiç bir şey yapamıyorsa, nasıl sosyal belediyecilik yaptığını Osman ÖZGÜVEN’e sorsun, herhalde telefon numarası vardır.  Hoca bu bahanelere de çok güvenmesin, o zamlara boyun eğeceğimizi zannetmesin. 

23 Ekim 2012 Salı

Bu Bir Utanmazlık Hali



Dün (Pazartesi) birçok internet haber sitesinde bir haber vardı. Haberin başlığı da “Bu Bir Utanç Haberi”dir şeklindeydi. Alanya’nın Kestel beldesinde tatil yapan Finlandiyalı turist Minna Eeva Kaarina Lehtovirta, bir diskoda tanıştığı ve birlikte sahile gittiği M.K’nın tecavüzüne uğradı. Daha sonra jandarmaya başvuran kadın, olayın ertesi günü kaldığı evde ilaç içerek yaşamına son verdi. Muhtemelen medeni bir ülkeye geldiğini, medeni bir insanla tanışıp sohbet ettiğini düşünmüş, onunla sahilde bir şeyler içip, sohbet etmenin sorun olmayacağını sanıyordu. Ama bilmediği bir şey vardı. Bu ülke kadınlar için artık bir cehenneme dönmüştü. Bu ülkede “bana gülümsedi ondan tecavüz ettim” diye tecavüzü savunan insanlar vardı. Muhtemelen Minna bunları bilmiyordu.

Bu tecavüz olayı, dün tüm medyada bir utanç haberi olarak yer aldı. Oysa tam tersi bir utanmazlık hali içerisindeyiz. İddia ediyorum, o utanma haberi yapılırken birçok kişi “bu haberler turizmi olumsuz etkiliyor” diye düşünüyordur. Tıpkı “Barış Gelini” olarak İtalya’dan yola çıkıp ülkemizde tecavüze uğrayan ve öldürülen Pippa Bacca’nın katil zanlısının kahvede “böyle insanlar yüzünden AB’ye giremiyoruz” dediği gibi. Zaten hem toplumumuz, hem kanunlar tecavüze ve şiddete maruz kalan kadınları suçlu görmüyor mu? Nice utanç davalarında tecavüzcüler en alt sınırdan yargılanıp salıverilmedi mi? O utanç davalarında toplumun “kalbur üstü “ sayılan insanları yok mu? Hangi utançtan bahsediyoruz o zaman. Yaşanan maalesef utanç değil, tam bir yüzsüzlük ve utanmazlık halidir. Pozantı Cezaevinde tecavüze uğrayan çocuklar bu ülkenin çocukları değil miydi? Ne oldu onlara. Eğer biraz utanma olsaydı, yaşanan bunca olaydan sonra yer yerinden oynaması gerekirdi. Ama öyle bir aymazlık içerisindeyiz ki, toplumun tüm ötekilerine karşı büyük bir vurdumduymazlık hali var.

Erkek toplumumuz adeta kadınlara karşı bir “sürek avı” başlatmış durumda. Kadına karşı her türlü şiddet yöntemi kullanılıyor, “karnında bebeği var” demeden kadınlar katlediliyor. Siyasi iktidar ne yapıyor? Hiç, kocaman bir hiç. Bir şey yapması beklenebilir mi? Beklenmemeli. “Hiç kadınla erkek eşit olur mu?” diye soran, kadınların en az üç çocuk yapmasını isteyen ve onların eve mahkûm olmasını bekleyen RTE’nin tek adam iktidarında maalesef kadınları daha kötü günler bekliyor.  Ve toplum derin bir sessizlik içinde olup biteni seyrediyor. Düşünün, binlerce siyasi mahkûm bedenini açlığa yatırmış, ölüm sınırına gelmiş, 40 gün olmuş, halen doğru dürüst bir tepki yok. Acaba bu durumdan da toplumumuz utanıyor mu? Sanmıyorum, hatta birçoğu, bundan da eminim, “teröristler” kendini öldürüyor diye seviniyordur.  Binlerce insan ölüm oruçlarında ölüme yaklaşırken, bir toplum bunlar yokmuş gibi “Kurban Bayramı”nda bayram yapmaya hazırlanıyor. Adeta ölümler ülkesi olduk. Ülkemizin dağlarında, karayollarında, evlerde, mahallelerde, cezaevlerinde gençlerimiz, kadınlarımız ve çocuklarımız bir bir toprağa düşerken, olan biteni bir dizi izler gibi izleyen bir toplum haline geldik.

Daha geçen hafta, Antalya bir evladını, bir sapığın tecavüz edip öldürmesi sonucu, kaybetti. Henüz hayatının baharında bir üniversite öğrencisi, binlerce hemcinsinin kaderini paylaştı. Antalya daha bu acısını unutmamışken, ülkemize, kentimize misafir gelmiş bir insanın hayatı karartıldı, yaşamdan koparıldı. Artık kadın sorunu için daha ne yazılabilir bilmiyorum, biz yazarken belki bir kadın daha hayattan koparılıyor.

27 Eylül 2012 Perşembe

“Salon sizinse çimenler bizim”



Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü, üniversite yerleşkesi içinde Eğitim-Sen Antalya Şubesi ile birlikte “Nasıl Bir Üniversite ve İlköğretimden Yükseköğretime 4+4+4” konulu panel yapmak için salon isteyen, Akdeniz Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği’nden “salon hizmet bedeli” ödemesini istemiş. Bir de üniversite içinde bu yıldan itibaren salon tahsisinde bazı kısıtlamalar getirmiş. Artık ‘siyasi içerikli, genel ahlaka aykırı ve kamu düzenini bozmaya yönelik’ program düzenlenemeyecekmiş. Üniversite rektörlüğü değil, sanki emniyetin “terörle mücadele şubesi.”

Biliyoruz ki, daha önce yapılan benzer etkinliklerden herhangi bir ücret talep edilmiyor veya program kısıtlaması yapılmıyordu. Tabii bu, Öğretim Elemanları Derneği için geçerliydi. Zaten muhalif öğrencilere ne kulüp kurduruluyor, ne de salon tahsis ediliyordu. İsrafil KURTCEPHE rektör seçildiğinden bugüne, muhalif öğrencileri ve öğretim üyelerini baskılarla ve soruşturmalarla yıldırmaya çalışıyor. Onların karşısına her türlü engeli koymaktan çekinmiyor. Şimdi de öğretim elemanlarının karşısına, ücretli salon uygulamasını koyarak başka bir baskı uyguluyor. Kendisi üniversiteyi bir işletme, öğrencileri de bir müşteri gibi görüyor olabilir. Ama durum sadece bununla açıklanamaz. O, kendisine “teveccüh” gösteren ve kendisini rektör atayan siyasi iktidara diyetini ödüyor. Bir rektör gibi değil de, siyasi iktidarın bir memuru gibi görev yapıyor. O yüzden, siyasi iktidarın hedef tahtasında olan Eğitim-Sen’e salon vermemek için elinden geleni yapıyor, her türlü engeli çıkarıyor. Maazallah Eğitim-Sen’li bir konuşmacı çıkarda 4+4+4 eğitim sistemini eleştirir, parasız, bilimsel,  anadilde eğitimi savunabilir, başka biri “ülkede demokrasi yok”, “Suriye ile savaşa hayır!” diyebilir. Böyle zararlı düşünceleri öğrencilere aşılayabilir. Rektörlüğün görevi ne zaten? Kendileri söylemiş “siyasi içerikli ve kamu düzenini bozucu etkinliklere izin vermemek.”

Akdeniz Üniversitesi Rektörü, özgür düşünce ortamının olması gereken üniversitede bu ortamın yaratılmaması için elinden gelen her türlü gayreti gösteriyor. Ona göre üniversite, düşünce değil, nanoteknolojiyle piyasaya mal üretmeli. Ya da düşünce üretecekse, panel yapacaksa kendileri gibi düşünecekler, onların istediği gibi paneller yapacaklar. 

Öğretim Elemanları Derneği, tüm engellemelere rağmen parayı verip, salonu tahsis ederek paneli yapmaya karar vermiş. Bence, paneli yapmakta ısrarcı olmak doğru ama salon için para ödenmemeliydi. Gerekirse, öğrencilerle birlikte kampus içinde, herhangi bir kantinde, boş bir alanda veya çimenlerde oturup bu paneli yine yapabilirlerdi. O panelin katılımcılarının da bu durumdan rahatsız olacaklarını sanmıyorum. Böylece siyasi baskının yanında bu ücret baskısına boyun eğmemiş olurlar, “salonlar sizinse çimenler de bizim” deyip “oturur panelimizi yaparız” diyebilmeliydiler.   

19 Temmuz 2012 Perşembe

TÜM BEL-SEN Ödülü Geri Alacak Mı?



Küresel katil ABD’nin ünlü savaş gemisi Abraham Lincoln, 17 Temmuz günü Antalya limanına demirledi. Bu yüzen savaş makinesi; Körfez savaşı başta olmak üzere, Afganistan ve Irak savaşında da görev yaptı. Milyonlarca masum insanın kanını döken, ABD’nin en önemli savaş makinesi. Ellerinde milyonlarca masumun kanı olan bu gemi ve askerleri kentimizde. Beş gün boyunca burada kalacaklar. Geminin Antalya limanına demirlemesi ulusal medyada da sıkça haber oldu. Tabi ki kanlı eylemleriyle değil, nasıl büyük bir gemi oluşuyla ve Antalya’ya bırakacağı turizm geliriyle.
Bu gelir yerel yöneticilerinde iştahını kabartıyor olacak ki, Abraham Lincoln ve personelinin rahatı için ellerinden geleni yapıyorlar, izzet-i ikramda kusur etmiyorlar. Öyle ki, Antalya Büyükşehir Belediyesi geminin komutanlarını ağırlamakta bir sakınca görmüyor. Konuyla ilgili sendika.org’un* haberi şöyle: “ABD’nin Abraham Lincoln uçak gemisi komutanları, CHP’li Mustafa AKAYDIN’ın yönetimindeki Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından, geldikleri 17 Temmuz günü ağırlandı.” Ulusalcı görüşleriyle bilinen Akaydın CHP kurultayında olduğu için, Başkanvekili CHP’li Belediye Meclis üyesi Recep TOKGÖZ, Abraham Lincoln uçak gemisi komutanı Albay John D. ALEXANDER, ABD Deniz Ataşesi Yarbay Michael P. BUCKLEY ve Antalya Deniz Komutanı Deniz Kıdemli Albay İsmail ŞİRİN’i misafir etti. Büyükşehir Belediye Başkanvekili Recep TOKGÖZ, ABD'li komutanlara "Antalya'ya hoş geldiniz" diyerek karşılarken, "Sizi ve filonuzu Antalya'da ağırlamaktan mutluluk duyuyoruz. Antalya, Türkiye'nin en önemli şehirlerinden biridir. Bu ziyarette Antalya'yı gezmenizi tavsiye ediyorum." diye konuştu.            
Sadece belediye mi? Adeta tüm kamu otoritesi seferber olmuş durumda. Polis, Amerikalı canilerin tırnağına zarar gelmesin diye seferber edilmiş durumda. Niye? Amerikalı caniler rahat rahat yiyip içsin, sarhoş olsun, sağa sola sarkıntılık etsin diye. Utanılası bir durum.
Başkan Akaydın, Ankara’da olduğu için ağırlama merasimine katılamamış ama merak etmeyin burada olsaydı ağırlamayı bizzat kendisi yapardı. Ne hazin değil mi? CHP kongresinde, Emperyalizm karşıtı pankartlar açıp, sloganlar atarken kendi belediyesi baş emperyalist ABD’nin savaş makinesinin komutanlarını ağırlayıp, onlara şehri gezmesini ve kente döviz bırakmalarını öneriyor.
Ne hazindir ki, daha birkaç ay önce bu belediye başkanını Tüm Bel-Sen “Deniz GEZMİŞ Bağımsızlık Ödülü”ne layık gördü. Şimdi o ödülü verenler acaba hicap duyuyorlar mı? Deniz GEZMİŞ ve arkadaşları, Amerikan 6.Filo’sunu Dolmabahçe’den denize dökmüştü. 6.Filo’yu protesto eylemlerine saldıran polis, öğrenci yurdunu basarak Vedat DEMİRCİOĞLU’nu öldürmüştü.  Şimdiyse Deniz GEZMİŞ adına ödül verilen başkan ve onun yönetiminde ki belediye, başka bir Amerikan savaş makinesini kentte ağırlamaktan gurur duyuyorlar. Şimdi Tüm Bel –Sen’e düşen görev, mümkün mü bilmiyorum ama Akaydın’ a verdiği “Deniz GEZMİŞ Bağımsızlık Ödülü”nü geri almaktır. Geçen yazımda da belirttim; ödül hak edene verilir. Akaydın baştan beri bu ödülü hak etmiyordu, etmediğini de bu olayla kanıtladı. Tüm Bel-Sen bu tarihi sorumluluğu bir an önce yerine getirmeli ve ödülü geri almalıdır.
Birkaç sözde Antalya halkına ve esnafına; “Birkaç kuruş kazanmak uğruna bu katil sürüsüne boyun eğmeyin, onurunuzu çiğnetmeyin.”
* http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=46573