24 Mart 2012 Cumartesi

Zeytinköy bütün kötülüklerin anası mı?



Zeytinköy Mahallesi, CHP’li Yıldıray Sapan’ın uyuşturucuyu meclise taşımasıyla Antalya’nın sınırlarını aştı, Türkiye’nin gündemine girdi.  Sapan Zeytinköy Mahallesinde uyuşturucu satıcılarından aldığı uyuşturucuyu TBMM'ye götürüp polislere teslim etti.Zeytinköy genelde yoksul insanların yaşadığı bir bölge. Özellikle  başka kentlerden göç eden insanların yaşadığı bir yoksul mahalle, çoğunlukta da  Romanlar ağırlıkta. Zeytinköy Mahallesinde uyuşturucu satışının yoğun olduğunu Antalya’da herkes bilir. Poliste sıkça bu mahalleye yaptığı baskınlarla sorunu çözmeye çalışıyor. Uyuşturucu sorunun çözülmesi çok önemli, gençliğin bu sorundan uzak tutulması hayati önemde.  Fakat uyuşturucu sorunu bir mahallenin sorunu değil toplumsal bir sorun. Bu soruna karşı topyekûn bir politika geliştirilmediği sürece Zeytinköy dışında da başka bir sürü satılacak mahalle bulunur.

Burada sorun , gerçekten bir mahalleyi uyuşturucudan kurtarmak mı yoksa uyuşturucu bahanesiyle mahalleyi Antalyalıların gözünde hedefe koymak mı. Hepimiz biliyoruz ki geçen yaz Zeytinköy’üıslah projesi adında bir proje başlatıldı. Başka bir değişle ,kentsel (siz bunu rantsal olarak da okuya bilirisiniz )dönüşüm projesi. Bu projenin bir kısmı valilik eliyle diğer  kısmı da CHP’li Muratpaşa Belediyesi tarafından yürütülüyor. Zeytinköy’deki birçok ev ,yıkılıp yerine çok katlı apartmanlar yapıldı ve iş merkezleri açıldı. Mahallede yaşayan yoksul halk başka yerlere gitmek zorunda kalıyor. Bu dönüşüm tamamlandığında başka bir yerde başka bir köy oluşturacakları kesin. Bu seferde muhtemelen o köy de uyuşturucunun merkezi olacaktır. Yoksulluk varoldukça ve o yoksullukla halkı boğuşmak zorunda bırakırsanız , mahallelerde kolaydan para kazanmanın yollarına açık hale getirirsiniz.

Keşke Yıldıray Sapan “sosyal demokrat” bir milletvekili olarak  Zeytinköy’de yaşanan yoksulluğun sebeplerini ve yoksulluğa karşı neler yapılacağına dair bir şeyler söyleseydi veyapsaydı.  Kentsel dönüşümün yoksul halkları nasıl evsiz bıraktığını yoksulları zenginler rahat etsin diye şehrin dışına sürmenin bir çözüm olmayacağını seslendirebilseydi.
 Başta da belirttiğim gibi uyuşturucuyla mücadele çok önemli ama sorunun tek sebebi ve çözümü bir mahallede değil. Neden o mahallede uyuşturucu satılıyor ,yapılan onca baskına operasyona tutuklamaya rağmen neden aynı mahallede sorun çözülmüyor?
Yoksul mahalleden çıkan uyuşturucu satıcıları hangi zengin semtlerinde uyuşturucu satıyor. Yada hangi zenginler gelip o mahallede lüks arabalarıyla uyuşturucu alıyor. Bu sorularda cevaplanmadan bu sorun kolay kolay çözülemez. Hele uyuşturucudan elde edilen rant ortadan kalkmadan bu sorunda bitmez.

 Bir mahalleyi hedefe koyup onları insanların gözünde potansiyel suç şebekesi gibi göstermek doğru değil. Yoksulları kentsel dönüşüm adı altında şehirlerin dışına sürdüğünüzde sorun çözülmeyecek. İnsanlara daha adil ;herkesin eşitlik içinde yaşayacağı bir dünya sunmadıkça gün gelecek yoksulların öfkesinden kaçacak yer bulamayacaksınız. Sosyal demokrat bir parti olarak yoksul halkın sorunlarına çözüm üretemiyor derman olamıyorsunuz bari yaşam alanlarına musallat olmayın.

6 Şubat 2012 Pazartesi

“Kültür Turizmi Ve Turizmde Emek”



Devrimci Turizm İşçileri Sendikası’nın, 5 Şubat Pazar günü Antalya’da düzenlediği panelin adı buydu. Konuşmacılar, turizmde yaşanan sorunlara etraflıca değindiler. Yaklaşık dört saat süren panelde, maalesef en az değinilense, turizm emekçilerinin sorunları ve çözüm önerileri oldu. Hiç değinilmedi demiyorum ama yeterli değildi. Yine de birçok konuda bilgilenme fırsatı bulduk. Konuşmacıların ortak paydası, ülkemizde turizm olmadığı, onun yerine otelcilik anlayışının hakim olduğuydu. Bu tespiti yapmalarına rağmen, turizm emekçilerinin sorunları tartışılırken, onlarda sadece otel çalışanlarının sorunlarına değindi. Oysa turizm, yan dallarıyla büyük bir sektör ve on binlerce insan geçimini buradan sağlıyor. Tur rehberleri, tur otobüslerinin şoförleri, acente çalışanları hepsinin sorunları saymakla bitmiyor. Tüm turizm çalışanlarının sorunları, ortak bir mücadele perspektifiyle ele alınmalı. Elbette konaklama sektöründe çalışanlar sayıca fazla ama sorunlar ortak, bu nedenle de mücadelede ortaklaştırılmalı. Ayrıca turizm alanında sendikal hareketin geçmiş dönemde yaşadığı sıkıntılar ve hatalar düşünüldüğünde, bugün turizm alanına dair yeni örgütlenme modelleri de tartışılmalı.

Gerçek bir turizm politikasının geliştirilmesi, turizmin bütün bir yıla yayılması, bu sayede de turizm emekçilerinin yıl boyunca çalışmalarının sağlanabileceği, panelde sıkça dile getirildi. Özellikle turizmin bütün bir yıla yayılması için önerilen, panelinde başlığı olan ve panelistlerden Faruk PEKİN’in ısrarla savunduğu “kültür turizmi” kavramıydı. Faruk PEKİN’e göre, ülkemizde turizm 90’lı yılların başına kadar kültür turizmi şeklinde gelişmiş, sonrasında yaşanan Körfez Savaşı etkisiyle yaşanan sıkıntılardan dolayı deniz, kum, güneş eksenine kaymış ve her şey dahil sistemine geçilmişti. Bu sistemde, ülkemizin turizmden istenildiği ölçüde gelir elde etmesine engel oluyordu. O yüzden Faruk PEKİN’de, yeniden kültür turizmine dönülmesi gerektiğini sıkça dile getirdi.

Ülkemizin bu alanda eksik kaldığı doğrudur. Yalnız burada gözden kaçan şey, bu turizm politikasının değişmesinin kolay olmayacağıdır.  Hele mevcut iktidarın neo-liberal politikaları, kültüre ve tarihe bakışı ortadayken. İktidarın kültür ve tarih anlayışı, Türk-İslam senteziyle sınırlı ve 1299’la başlayan bir tarih anlayışı var. Hatta başbakan, Marmaray kazılarında çıkan tarihi eserler için “üç beş çanak çömlek” diyerek tarihe ve kültüre nasıl baktığını göstermiştir. O yüzdendir ki, Hasankeyf Ilısu barajının suları altında, Allionio antik kenti Yortanlı baraj suları altında bırakıldı. Bir çok sit alanı yine hidroelektrik santrallerinin tehdidi altında. Hidroelektrik santrali yapabilmek için SİT kanununda değişiklik yapıldı. Tüm bunlar olurken, Kültür Bakanlığı’nın kılı bile kıpırdamadı.  

Oysa ülkemizin bulunduğu coğrafya, birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Hitit, Roma, Pers, Bizans, Osmanlı ve sayamadığımız birçok medeniyet ve onların yarattığı kültürler. Bugün Mısır, bu konuda Türkiye’den çok daha ilerdedir. Oysa ülkemizin tarihi zenginliği, Mısır’dan misliyle fazladır. Fakat Mısır, kendi tarihine ve sınırları içinde var olmuş bütün tarihi ve kültürel mirasa sahip çıkmaktadır. Mısır’la tarihin ilk antlaşmasını yapan Hititler, bu topraklarda yaşadılar. Tarihin ilk emperyalist savaşı sayabileceğimiz Troia savaşı, bu topraklarda yaşandı. Rivayet edilir ki, M. Kemal Çanakkale Savaşı kazanıldığında Troia’lı kahraman Hektor’a atıfla, “Hektor’un öcünü aldım” demiştir. İşte o Troia savaşının filmi bile Malta’da çekildi. Ülkemizin tanıtımı için büyük bir fırsat kaçırıldı, bizim yetkililerimizde filmde kullanılan atı satın alıp, antik kente yerleştirdiler. Bu bile bu ülkeyi yönetenlerin, tarihe bakışını gösteriyor. Tarih, okullar da okutulan tarih kitaplarında bile doğru dürüst anlatılmıyor.

                Kültür turizmi için, tarihe ve onun mirasına sahip çıkmak yetmez, ülkenizde bugün bile varlığını sürdüren halklara ve onların kültürel değerlerine de sahip çıkmanız gerekir. Oysa ülkemizin bu konuda ki sicili hayli bozuk. Ne o halkların varlığına ne de onların tarihsel kültürel değerlerine sahip çıkılıyor. Onları yok sayma ve yok etme ısrarı sürüyor. Sadece halklara ve onların kültürlerine karşı mı bu bakış açısı? Ülkemizde sanata ve sanatçıya verilen değer de kültüre bakışı gösterir. Bugün bu ülke, heykele ucube deyip yıktıran ve sanata tüküren bir zihniyetle yönetiliyor. Nobel almış bir yazar, görüşleri yüzünden yargılanabiliyor.   

Tek tip bir tarih ve kültür anlayışına sahip bir iktidar yapısının, ülkemizde kültür turizmini geliştirmesini beklemek saflık olur. Ayrıca iktidarın ranta dayalı ekonomi anlayışı da, kültür turizminin gelişmesinde en önemli engeldir. İktidar her değeri paraya çevirmek istediğinden, onlar için kültür değil, kültürel değerin para edip etmediği önemlidir. Yine mevsimlik işçi durumunda ki turizm emekçilerinin, bu şekilde ve örgütsüz çalışması iktidarın işine gelmektedir. Tüm yıla yayılacak bir turizm politikası, işverenlerin de işine gelmemektedir. Bu anlayış değişmediği sürece, ülkemizde ki turizm politikası da değişmeyecektir. Antalya gibi kültürel açıdan bile, tek başına Mısır’la yarışabilecek bir kent, sadece deniz ve kumla anılmaktadır. Yapılan otellerin çoğu teşviklerle yapılmaktadır. Ayrıca buralarda, kara para aklandığı iddiaları da ayyuka çıkmış durumdadır.

Devrimci Turizm İşçileri Sendikası, emekçileri örgütlemeye çalışırken, bu anlayışla da mücadele etmek zorunda. Panelin sonunda söylendiği gibi, “sınıfın farkında olunmalı ve mücadele edilip örgütlenilmeli”. Başka da yol yok.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Bir kadın daha öldü Türkiye’de yine kıyamet kopmadı



Ülkemizde gün geçmiyor ki bir kadın daha öldürülmesin. Herhalde günde ortalama beş kadın erkekler tarafından katlediliyor. Son kurban maalesef kentimiz Antalya’dan,santral mahallesinde Halil K isimli şahıs  imam nikahlı eşini bir başkasıyla ilişkisi olduğunu iddia ederek dört kurşunla öldürdü .

Her gün bu tarz bahanelerle kadınlar adeta bir kırıma tabi tutuluyor.  Maalesef artık bu cinayetler trafik kazaları gibi sıradan haberler haline dönüştü. Barışma teklifine olumlu yanıt alamayan erkek nedense hemen cinnete bağlıyor ya kurşun yağmuruna tutuyor ya bıçaklıyor kadının yaşamına son veriyor. Şanslı olan kurtuluyor demek isterdim ama ne mümkün ölmediyse hastaneye kadar takip ediliyor muhakkak yaşamdan koparılıyor.  Dünyanın başka yerinde olsa yer yerinden oynar siyasi iktidar istifa etmek zorunda kalırdı. Maalesef bizim ülkemizi yönetenler döneminde kadın cinayetleri yüzde bin dörtyüz artmış durumunda. Bu durum siyasi iktidarın pekte umurunda değil. Kadın bakanlığının ismine bile tahammülleri yok adını aile bakanlığı yapı verdiler. Onların zihniyetine göre kadın evinde oturmalı üç çocuk doğurmalı ve ailenin mutluluğu için ev işlerini yapmalı. Zaten başbakan ne diyor kadın erkek eşitliği diyorlar hiç kadınla erkek eşit olur mu. Olmuyor da zaten kadın toplumun her katmanında ayrımcılığa tabi tutuluyor,şiddet görüyor. Bunlar medyaya yansıyanlar ya medyaya yansımayan kaç evde kadın şiddete maruz kalıyor siz düşünün.
  
Memleketimizin yargısı da erkek egemen zihniyetin yargısı olduğunu her seferinde gösteriyor. Son N.Ç kararı bunun en somut örneği. On üç yaşında bir kızın yirmi altı erkekle kendi rızasıyla birlikte olabileceğine karar verebilen hakimlerin hukuk bilgisinden değil insanlığından şüphe etmek gerekir. Tecavüze uğrayan kadını tecavüzcüsüyle evlendirilmesini savunan yargı üyeleri bile var bu ülkede.  Yargı böylede emniyet farklımı defalarca şikayet almalarına rağmen kadınları korumuyor hatta ikna edip kocalarının yanına göndermeye çalışıyor. Medyada kadın istismarında sınır tanımıyor adeta tecavüzü özendiren yayınlar yapıyor,gazete sayfalarında bıçaklanmış kadın resimleri sergileniyor. Görüldüğü gibi erkek egemen zihniyet tüm kurumların iliklerine işlemiş durumda.   AKP’nin bu duruma bir itirazı olacağını sanmıyorum.

Bunca kadın adeta soy kırıma uğrarken ülkemde yer yerinde oynaması gerekirken yaprak bile kıpırdamıyor. Kimse bir şey yapmıyor demiyorum yapanlar elbette var ama kolektif bir tepkiyi topyekün bir karşı duruşu henüz örgütlene bilmiş değil. Daha kaç kadının ölmesi gerekiyor ki bir ses seda verelim. Tamam siyasi iktidardan bir şey beklemek anlamsız,ama biz sosyalistlerin bu duruma bir dur demesi gerekiyor. Sosyalist partiler başta olmak üzere sendikalar ve meslek odalarında destek olacağı ses getirecek eylemler düzenlenmeli. Elbette salt eylemlerle kadın cinayetleri durmayacaktır ama en azından ülkemiz insanı bir başını kaldırıp bakması sağlana bilir,toplumsal bir duyarlılık yarata bilir.   

3 Kasım 2011 Perşembe

Manavgat’ın Suyundan Elinizi Çekin



Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu Manavgat çayının arıtılması sonu elde edilecek suya Libya’nın yeni yönetiminin talip olduğunu  kendilerinin de hazırlıklarını tamamladıklarını ve Manavgat sahilinden suyu teslim edebileceklerini belirtti*. Malum kendisi bakanlığının adı değişmeden önce Çevre ve Orman bakanıydı ama sorumlu olduğu ormanları çevreyi savunmak ve korumaktan çok doğayı ve çevreyi talan eden HES’leri savundu. Şimdide yine ülkemizin en önemli ihtiyacından olan sularımızın satılmasını savunuyor. Manavgat çayından elde edilecek suyun satışı aslında uzun yıllarda gündemde. Daha önce İsrail’e satışı gündeme gelmiş ama Gazze krizi yaşanınca gündemden düşmüştü. Şimdi Libya’ya satışıyla yeniden gündemde. 

Malum Libya’nın yeni yönetimiyle AKP hükümetinin arasının çok iyi olduğu biliniyor. Önce Kaddafi’nin elinden ödül alan ona dostum diyen NATO’nun Libya’da ne işi var diyen başbakan ABD bastırınca anında çark etmiş ve NATO operasyonlarına destek vermişti hatta bir bakan  Libyalı isyancılara parça parça para gönderdiklerini  söyledi.  Malum Libya’ya demokrasi getirecekleri için açıkça desteklenen ve kendine Ulusal Geçiş Konseyi diyen isyancılar NATO desteğiyle Kaddafi’yi linç ederek tasfiye edince hemen şeriat ilan etti. Şimdi bu yeni yönetim Manavgat’ın suyuna da talip olmuş bu yeni yönetimin en büyük destekçisi hükümetimizde hemen suyu veririz demiş.

AKP hükümetinin ülkemizdeki her kaynağı satma konusunda ki hızı hakikaten “takdire şayan”.  Aslında sularımızın ticarileştirilmesi uzun zamandır hızla hayata geçiriliyor bunlarda daha çok HES’ler eliyle yapılıyor. Daha öncede belirttik Karadeniz’den sonra en fazla HES Antalya’nın da içinde bulundu Batı Akdeniz hattında hayaat geçiriliyor. Yapılan HES’lerin ülkemizin elektrik ihtiyacının  çok az bir kısmını karşılayacağını artık herkes biliyor. Oysa ülkemizdeki kaçak elektrik kullanımı engellense yapılacak HES’lere bile ihtiyaç kalamayacak. Niyet başka olunca kaçak elektrik meselesi hiç dillendirilmiyor bile. Çünkü HES’leri yapanlar aynı zamanda suyun kullanım hakkını da almış oluyor. Yani hepimizin yaşaması için gerekli olan su artık birilerinin tekelinde olacak.

Belirtmek gerekir ki su sadece insanların yaşaması için değil tüm canlılar için olmazsa olmazdır. Hayvanlarda doğada suya muhtaçtır. Borulara hapsettiğiniz suyla doğanın ve hayvanların bağını kopardığınızda ekolojik sistemi de bozmuş oluyorsunuz. Doğayla bağı koparılan su sebebiyle iklimde de değişimine yol açacak. Suyun ticarileştirilmesiyle insanların suyu kullanımını engellenerek onların yerinden yurdundan olmasına sebep olunacak.
Ama tüm bunlar Orman ve Su İşleri Bakanının umurunda değil çünkü o bakanlığının himayesinde olan orman ve suyu korumakla değil onları nasıl para çevireceğini ve satacağının derdinde. Suların ticarileştirilmesine karşı HES’lere açılan her dava sert tepki veriyor HESçi şirketlere destek veriyor. 

AKP’de her türlü yasal düzenlemeyle HES yapımını garanti altına almaya çalışıyor. AKP’nin bu çabası boşuna değil hepimiz biliyoruz ki dünyada kullanıla bilir su açısından ülkemiz şanslı bile sayılır. İşte bu durum dünya su tekellerinin iştahını kabartıyor. Bugün bahçelerimizi suladığımız hayvanlarımıza su sağladığımız yaşamak için kullandığımız  sularımıza sahip çıkmazsak yarın çok geç olacak.  Bu nedenle başta bölgemizde yapılmak HES’ler başta olmak üzere Manavgat çayının satışına dur demek zorundayız. Bu sadece Antalya için değil ülkemiz içinde bir mücadele olacaktır. Su tüm canlıların ve doğanın olmazsa olmazıdır hepimizin geleceği için suyumuza sahip çıkalım.
*http://www.karasaban.net/manavgat-satiliyor/

22 Ekim 2011 Cumartesi

Azrail Turistlerin Peşinde



Antalya’nın en önemli gündemi genelde turizmdir. Çünkü bu sektörden binlerce insan geçimini sağlamaktadır. Böyle bir sektörün sorunları da haliyle fazla. Sektörde binlerce insan çalışıyor bu insanların nasıl zor şartlarda ve üç kuruşa çalıştırıldığını hepimiz biliyoruz. Sektörün asıl kazananının turizm emekçileri değil işletme sahipleri olduğu artık aşikar. Turizmden ekmek yiyenler sadece otellerde çalışanlar değil bu sektör yan kollarıyla binlerce insanın geçim kapısı. Gelen turistleri dört gözle bekleyen Antalya esnafı ,otellerde çalışan binlerce kişiyi taşıyan servis şoförleri,her gün bir yenisi yapılan otel inşaatlarında çalışan işçiler,turistlere kentimizi tanıtan tur rehberleri, kente gelen turistleri taşıyan tur şoförleri. Hepsi turizm sektöründen ekmek kazanıyor. Bizler genelde turizmde çalışanlar deyince hep otel çalışanlarını anlıyoruz oysa bu yan kollarda çalışan emekçilerinde derdi otelde çalışanlardan çok farklı değil. 

Bakın Antalya Turizm Şoförleri  Derneği  Başkanı Orhan KAYABAŞI 24 Eylül 2011’de yaptığı açıklamada neler söylüyor. Antalya’da tam 6 bin turizm kaptanı görev yapıyor. Bunların çoğu 17-18 saat çalışmak zorunda bırakılıyor. Çoğu sigortasız ve güvencesiz çalışıyor. Düşük ücretlerle çalıştırılıyor hak edişlerini alamıyorlar,kaptanlarında çoğu tur şoförlüğü konusunda eğitimsiz. Daha bitmedi vahim bir nokta daha var turizm acenteleri tur şoförlerini istihdam ederken kaza yapar ve turistlerin ölümüne sebep olur diye tur şoförlerine 20 bin Türk lirası karşılığı senet imzalatıldığı da yapılan açıklamada belirtiliyor. Ayrıca tüm bunlara rağmen devletin denetimlerinin bu konuda denetimlerinin de çok yetersiz olduğu belirtiliyor. Peki bu vahim tablodan ne gibi bir sonuç çıkıyor işte 2011 turizm sezonun başlaması  itibariyle yaşanan tablo ;
7 haziran 2011 Alanya’da turistleri taşıyan minibüs yolcu minibüsüne çarptı 4 turist yaralandı.
26 haziran 2011 Alanya’da turistleri taşıyan tu minibüsü yolcu minibüsüne çarptı 23 turist yaralandı.
27 haziran 2011 Manavgat ilçesinde Alman turistleri taşıyan tur otobüsünün şoförü direksiyon hakimiyetini kaybetti  otobüsün benzinliğe girmesini  yol kenarında park halinde olan otomobil engellendi. Olayda şans eseri kimse yaralanmadı.
1 temmuz 2011 Alanya’da tur otobüsü itfaiye aracına arkadan çarptı kaza sonucu 6 turist yaralandı.
13 temmuz Alanya’da tur minibüsü kamyona arkadan çarptı 10 turist yaralandı.
3 ağustos 2011 Manavgat ilçesinde tur minibüsü devrildi 17 turist yaralandı
20 eylül 2011 Manavgat ilçesinde tur otobüsü kaza yaptı 1 turist yaşamını kaybetti 20 turist yaralandı.
1 ekim 2011 Kemer yolunda Rus turistleri taşıyan tur minibüsü başka bir minibüsle çarpıştı 1 rehber ve 3 turist hayatını kaybetti.
Ve son kaza bugün meydana geldi turistleri taşıyan minibüs yan yattı şoförle birlikte 10 turist yaralandı.

Turist taşıyan araçların durumu böyle peki otel çalışanlarını taşıyan araçların durumu ne işte birkaç örnekte onlardan.
17 ekim 2011 Kundu oteller bölgesinde otel çalışanlarını taşıyan servis aracı kaza yaptı 26 çalışan yaralandı
23 eylül 2011 Çolaklı oteller bölgesinde otel çalışanlarını taşıyan servis aracı kamyonla çarpıştı 14 otel çalışanı yaralandı

14 temmuz 2011 Antalya-Kemer karayolunda otel çalışanlarını taşıyan servis aracı başka yönden gelen araçla çarpıştı  biri Rus toplam beş çalışan yaralandı.
Otel çalışanlarıyla ilgili kazaların belki de birçoğunu duymadınız bile. Çünkü ülkemizde trafik kazaları sıradan haberler arasında hele kaza yapanlar bir otelin çalışanıysa çokta önemli görünmüyor. 

Çünkü onlar herhangi biri olarak görünüyor. Kendi insanımızın canını önemsemediğimiz gibi ülkemize gelen yabancı insanların canını da önemsemiyoruz yada yaratılan hava haberlerden turizmin zarar göreceği yönünde çünkü turizmin kaymağını yiyenler için para her şeyden önce o paraya zarar verecek her şey ört pas edilmeli. Bunun için tur otobüslerinin karıştığı kazaların vebalini de üç kuruşa çalıştırdıkları şoförlere yıkıyorlar. Onlar için şoförlerin eğitimli olması tur otobüslerinin trafiğe çıkacak yeterlilikte olup olmaması önemli değil. İşte bu vahim tablo turistlerinde canını tehdit ediyor. 2010 da yaşanan ölümlü kazaları hiç yazmadım bile. Önümüzdeki ayla birlikte 2011 turizm sezonu kapanacak muhtemelen patronlar gelen milyonlarca turistle elde ettikleri muazzam paraların tadını çıkarak.

Yeni turizm sezonuna kadar da kapanan otellerde çalışan turizm emekçileri kara kara yeni sezona kadar nasıl geçineceklerinin hesabını yapacak. Yeni sezonda da çok fazla değişen bir şey olmayacak gibi. Oysa turizm de çalışan emekçilerin sorunları çığ gibi bu sorunların çözülmesi için örgütlenme aşamasında olan DEV TURİZM-İŞ yakında kongresini yapacak onlarında tüm bu sorunları göz önüne alacağına inanıyoruz. Çünkü turizmde yaşanan sıkıntıların büyük kısmı çalışanların örgütsüzlüğünden kaynaklanıyor.  Patronların rahatının en büyük sebebi de bu örgütsüzlük durumu ama  artık zaman patronların rahatını kaçırma zamanı.