24 Haziran 2015 Çarşamba

Antalyaspor’un Flaş Transferlerinin Sırrı Ne?


Bir yıl aradan sonra yeniden süper lige yükselen Antalyaspor’da ilginç gelişmeler yaşanıyor. Sezona kötü başlayan ve ardı ardına teknik direktör değiştiren Antalyaspor, en son Yusuf ŞİMŞEK’le süper lige çıkmayı başardı. Şimdi de ardı ardına yapılan, flaş transferlerle gündemde. Antalyaspor, dünya yıldızları ETO ve RONALDİNHO’yu kadrosuna katmaya çalışıyor. ETO transferinin bittiği söylenirken, RONALDİNHO’nun düşünmek için süre istediği belirtiliyor.
ETO için "anlaşıldı" denilse de henüz kesinleşmiş görünmüyor. Yöneticiler ETO formalarıyla poz verseler bile, imza için gidilen İtalya’da pürüzler çıktığını basından izliyoruz. Taraftarlar da "ha geldi, ha gelecek" deyip havaalanında sabahlayıp duruyor. (yazımı yazdığım şu saatlerde de ETO henüz imzayı atmış değil)

Taraftar bekleyedursun, biz kafamıza takılan sorulara cevap bulmaya çalışalım. Antalyaspor bu kadar maliyetli transferlere neden gerek duyuyor? Üç yıllığına anlaşma sağlandığı iddia edilen ETO’ya ödenecek ücret, 12 Milyon Euro. Antalyaspor Başkanı Gültekin GENCER transferlerin sebebini, "tribünleri doldurmak" olarak açıklıyor. Antalyaspor geçen yıl ortalama 1250 kişiye oynamış. Süper ligdeki son sezonunda ortalama seyirci sayısı 3000 kişi. Yani Antalyalılar takımlarını desteklemeye genelde gitmiyor. Çünkü şehir bir Eskişehir, Bursa veya Adana gibi futbol şehri değil. Şehre kimliği veren asıl şey, turizm. Yani ETO ve RONALDİNHO bile gelse, stadyumun tamamen dolma şansı çok zor.  Ama bu riske giriliyor. Çünkü herşey, yeni yapılan stadyumu doldurma üzerine kurulu.

Aslında transferler Antalyaspor’un yararına değil, Antalya AKP teşkilatının yararına yapılıyor. Zaten daha baştan, "ETO’nun Dışişleri Bakanı Mevlüt ÇAVUŞOĞLU’nun tahsis ettiği uçakla getirileceği" haberinin yayılması, bu PR çalışmasının* ilk aşamasıydı. Ama tepkiler tam tersi olunca, hemen açıklama değiştirildi.

Herkesin malumu olduğu gibi, bu kadar büyüğüne çok ihtiyaç olmamasına ve yerinin yanlış olduğu belirtilmesine rağmen, kente 33 bin kişilik bir stadyum yapıldı. Şimdi de bu stadyumun doldurulması gerekiyor. Stadyumun bir kılıf olduğu, asıl derdin yanına yapılan AVM ve rezidanslar olduğu artık herkes tarafından biliniyor.

Stadyum bitti, Antalyaspor’da süper lige çıktı. Şimdi stadyum doldurulacak diye, Antalyaspor’un geleceği karartılıyor. Sırf AKP’nin reklamı olsun diye. Eğer transferler gerçekleşirse, muhtemelen stadyumun açılışı bu transferlerin tanıtımıyla birlikte yapılacak. Tanıtımda da Dışişleri Bakanı Mevlüt ÇAVUŞOĞLU ve Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes TÜREL en başta olacak. Belki seçim mitinglerinde açılışını yapamadığı için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’da gelir ve kadro tamamlanır. Böylece "bakın ne güzel stadyum yaptık, mis gibi de iki dünya yıldızı getirdik. Gelin maçları izleyin, hatta yanındaki rezidanslardan da almayı unutmayın" denir.

*PR kurumların amaç ve hedefleri doğrultusunda kendileri için geliştirdiği tanımın kamuoyu tarafından aynı şekilde algılanabilmesini sağlayacak faaliyetler bütünüdür.

9 Haziran 2015 Salı

Erdoğan’ın Kabusu Haziran!!


Nihayet 7 Haziran seçimleri bitti. Seçimin en büyük galibi, yüzde 10 barajını aşmayı başaran HDP oldu. Özellikle Roboski ile başlayan Kobane ile doruğa çıkan süreçle birlikte muhafazakâr Kürtlerin AKP’den çözülme süreci hızlandı. HDP’nin Kürt illerinde aldığı oy oranlarına bakınca, durum daha net ortaya çıkıyor. Kürt seçmenin AKP’den kopuşunun yanında, büyük kentlerde de HDP oylarını artırarak barajı geçmeyi başardı. Batıdaki Kürt seçmenin yanı sıra, CHP’den de oy almayı başardı. HDP’nin barajı aşması Murat YETKİN’in ifadesiyle söylersek, “2002’de barajla tek başına iktidar olan AKP, 2015’de bu sefer baraj yüzünden yüzde 41’e rağmen tek başına iktidar olamadı.”

Seçimin kazananı HDP ise en büyük kaybedeni de Recep Tayyip ERDOĞAN oldu. Erdoğan milletvekilliği seçimlerini, kendisi için adeta bir referanduma çevirmişti.  Bu seçimden zaferle çıkması, “başkanlık yolunun tamamen açılması” demekti. Bunu şansa bırakmak istemeyen ERDOĞAN, ettiği Cumhurbaşkanlığı yeminine sadık kalmayarak, AKP’ye oy istemek için toplu açılış adı altında seçim mitingleri yaptı. Özellikle muhafazakâr Kürt oylarını koruyabilmek için, elinde Kürtçe mealli Kuran’la meydan meydan dolaştı. Kürt illerinde din propagandası yaparken, batıda MHP’ye kaçacak oyları kurtarmak için “Kürt sorunu diye bir sorun olmadığını” ilan etti, Dolmabahçe’de oluşturulan mutabakatı tanımadığını söyledi.

“400 milletvekilini verin, bu iş huzur içinde çözülsün” diyen ERDOĞAN, şu günlerde en huzursuz günlerini geçiriyor. Çünkü Haziran ayı artık ERDOĞAN için kâbus ayı olmuş durumda. Haziran ayı ERDOĞAN’a yaramıyor. Mutlak iktidarı 2013 Haziran isyanıyla sarsılan ERDOĞAN, ikinci büyük darbeyi de 7 Haziran seçiminde yaşamış oldu. Şimdilik başkanlık hayali başka bir bahara kalmış durumda. Ama tamamen bitmiş değil.

Seçimler bitti ama şimdi de sistemin nasıl yürütüleceği meselesi ortada duruyor. Öncelikle, AKP tek başına iktidar olamayacağı için, bir koalisyon kurulması  ihtimali belirmiş durumda. Recep Tayyip ERDOĞAN’ın Cumhurbaşkanlığı sınırları içine hapsedilerek, AKP’nin direksiyonuna yeni biri geçirilerek, süreç yürütülmek istenecektir.  Seçimler AKP’nin ve özellikle ERDOĞAN’nın 13 yıllık baskıcı totaliter düzeninin ardından bir rahatlama yaratabilir. Buna karşı dikkatli olmak gerekir, kurulacak koalisyonlarla sistem yeniden restore edilmek istenecektir.  Ancak ERDOĞAN kolay kolay geri çekilmeyecektir. Sonuna kadar azınlık iktidarı kurulması gibi seçenekleri de değerlendirecek olan AKP, en az hasarla çıkacağı bir erken seçimi bile zorlayabilir. Özellikle, ülkede hükümet kurulamaması ve olası ekonomik çalkantılar erken seçime giderken önemli bir argüman olarak kullanılarak, seçimden yeniden güçlenerek çıkmak isteyecektir.  Seçim süreci boyunca patlatılan bombalar, mitinglerde bile kitlesel katliam provaları, iktidar için neler yapılacağının bir göstergesidir.  İktidardan düşmemek için her türlü seçeneği deneyecekler.

AKP’nin geriletilmesi ve ERDOĞAN’nın başkanlık hayatının çökertilmesi  elbette büyük bir başarı ve moral üstünlüğüdür. Ama bu bir rehavete yol açmamalıdır. 13 yıllık AKP düzeninin yarattığı yağmacı, talan düzeninin kendini restore etmesine müsaade edilmemelidir. Toplumu korkutmaya çalıştıkları ekonomik kriz meselesi, tamamen kendilerinin eseridir. 17-25 Aralık’ta ortaya dökülenler, kurdukları mafyavari ekonomik düzenin nasıl işlediğini herkese göstermiştir. 13 yıl boyunca kurdukları yağmacı ekonomik düzen, AKP tek başına iktidar olsa da çökmeye mahkûmdu.

AKP’ye şimdi bir darbe vuruldu ama nihai darbe vurulmadan sorun çözülmeyecek.  Nihai darbeyi vururken, yerine konacak şey Gezi’nin, Haziran isyanının izinde devrimci bir seçenek olmalıdır.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

“Geçiş Dönemi Kanlı mı Olacak Kansız mı?”


Yıllar önce Refah Partisi Genel Başkanı olan Necmettin ERBAKAN partisinin grup toplantısında konuşurken, ülkede yaşanacak dönüşümü tarif ederken şu cümleleri kullanmıştı: “Geçiş dönemi yumuşak mı olacak sert mi olacak, kanlımı olacak kansız mı olacak?” Şimdi bu sorulara AKP noktayı koymak üzere.

AKP 13 yıllık iktidarının sonunun yaklaştığının farkında. Bu durumu muhafaza için Saray merkezli, bir tek adam rejimi inşasına hız vermiş durumdalar. Yaklaşan 7 Haziran seçimleri için “en büyük projeleri” başkanlık sistemi. Dikkat ederseniz muhalefet durmadan proje sıralarken, AKP projelere muhalefet etmekle meşgul. Çünkü onları kurtaracak tek proje başkanlık sistemi. Şu anda fiilen Başkan gibi davranan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın “verin 400 vekili, verin rahat edin” lafı boşuna değil. Çünkü başkanlık olmazsa ya da seçim kaybedilirse, iktidar teslim edilmeyecek.  Çünkü iktidarın teslim edilmesi demek, siyasi bir partiden çok, çıkar amaçlı suç örgütüne dönüşmüş olan AKP ve onun tüm lider takımının yargı karşısına çıkması demek. AKP seçimi kazansa dahi, uzun vadede iktidarını sürdürme şansı giderek zayıflıyor. Özellikle ekonomik gidişatın sürekli kötüye gidişi, Kürt sorununda inkâr ve imha politikasında ısrar, dışarıda tecrit edilmişlikle uzun süre iktidarda kalması zor.

Geriye iktidarda kalmanın birkaç yolu kalıyor. Ülkeyi Suriye ile olası bir savaşa sürüklemek, bu çaba zaten uzun zamandır sürüyor. Son olarak Genel Kurmay Başkanı’nın rapor alarak, izne ayrılması da bu senaryoya sıcak bakmamasına yoruluyor. İkinci ve belki de en kuvvetli olasılık, ülkeyi iç savaşa sürüklemek. Yani Erbakan’ın yıllar önce belki başka saiklerle sorduğu “geçiş sürecinin nasıl olacağı” sorusunu, öğrencileri tamamlamak üzere. 

Yani AKP iktidardan düşmemek uğruna, ülkeyi bir iç savaşa sürüklemekten kaçınmayacaktır. Seçim döneminde uyguladığı politika bunun açık kanıtıdır. Ağrı provokasyonuyla başlayan süreç, HDP il binaları ve seçim ofislerinin bombalanmasıyla devam ediyor.  Cumhurbaşkanı ERDOĞAN her konuşmasında PKK’yı kastederek “geri çekilme yetmez, silahların üzerine beton dökmek lazım” derken, kendi saltanatını sürdürmek için derin devletin provokasyonlar için gömdüğü silahları yerin altından çıkartıyor. Sadece yerin altından silahlar çıkarılmıyor, iç güvenlik yasasıyla polise daha çok yetki verilip, polis sayısı ve teçhizatları ağırlaştırılıp artırılıyor. Özellikle son dönemde bu alana yapılan harcamaların detayına http://muhalefet.org/haber-akp-ic-savasa-mi-hazirlaniyor-12-15093.aspx adresinden ulaşabilirsiniz.

AKP bir yandan kolluk gücünü, sokak hâkimiyetine karşı gerici ırkçı esnafı polis ilan ederek, sokağı terörize etmeyi amaçlıyor. Son olarak Nuh KÖKLÜ’den sonra, Bahadır GRAMMEŞİN yoldaşımızın bu çeteler tarafından katledilmesi tesadüf değil.

AKP’nin olası bir vurucu gücü de ülke içine çöreklendirdiği cihatçı teröristler olacaktır. Bugün ülkemizden gidip, Suriye’de savaşan çetecilerin vurucu güç olarak kullanılmayacağını kimse garanti edemez. Öyle ki bugün neredeyse ülkemizde IŞİD hücresi olmayan il yok gibi.

AKP kendi çıkarı için, ülkeyi bir yangın yerine çevirmek istiyor. AKP halka savaş açmak istiyor. Bunu görüyoruz ve buna teslim olmayacağız. AKP’nin halka açmak istediği bu savaşa teslim olmamız düşünülemez. AKP’nin bu savaş politikalarına karşı tek çözüm, yeniden Haziranlaşmakta. Haziran tam da bugünler için kuruldu.  Sokak sokak, mahalle mahalle, fabrika fabrika birleşeceğiz ve direneceğiz. Sadece direnmeyeceğiz, istediğimiz, özlediğimiz ülkeyi sokaklarda yeniden kuracağız.


   

7 Mayıs 2015 Perşembe

TURİZMDE KRİZ ÇANLARI MI ÇALIYOR?


Turizm Antalya’nın can damarı durumunda. 80’li yıllarda turizme kapısını açan Antalya, geride kalan yıllarda büyük bir sıçrama yaparak, turizmin başkenti unvanını almış durumda. İlk zamanlar yıl içinde binli rakamlarla anılan turist sayıları, şuanda on milyonlarla ifade ediliyor. Türkiye’ye gelen her üç turistten biri Antalya’ya geliyor. Durum böyle olunca kentin ana gelir kalemi de turizm durumunda. Yüz binlerce insan doğrudan ya da dolaylı olarak geçimini turizmden sağlıyor.

Antalya’ya gelen yabancı turistlerde aslan payı Almanya ve Rusya’ya ait. Ama son zamanlarda Rusya’da yaşanan gelişmelere bağlı olarak, Rus turistlerin gelişinde büyük bir düşüş yaşanıyor. Akdeniz Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği (AKTOB) verilerine* göre Rusya’daki düşüşün %40’a yaklaştığı, 2015 yılının ilk dört aylık döneminde ziyaretçi sayısının da %12 gerilediği ifade ediliyor. Geçen yılın aynı döneminde 1 milyon 315 bin kişi olan turist sayısı, bu yılın ilk dört ayında 1 milyon 148 bin kişiye düşmüş durumda.

Benzer bir gerileme Hollanda içinde geçerli. Hollanda’daki düşüşün oranı %26. Geçen yıl Hollanda’ dan 102 bin turist gelirken, bu yıl bu rakam 75 bin dolayına gerilemiş durumda.

Newroz tatili süresince çokça gördüğümüz İranlı turistlerinde aslında bu yıl Türkiye’yi tercih etmedikleri görülüyor. İranlılardaki düşüşün oranı %22’ye ulaşmış durumda.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen gelen yabancı turist sayısında %4’lük bir artış söz konusu olsa da beklentilerin çok altında.

Rus ekonomisinde ki daralma sürecek

Rusya’daki düşüşün ana faktörü elbetteki Rusya’da yaşanan ekonomik kriz. Özellikle de Ukrayna ile Rusya arasındaki krizle birlikte ABD ve AB’nin Rusya’yı ekonomik olarak baskı altında tutmaya çalışması doğrudan Türkiye turizmini ve Antalya’yı da etkilemiş durumda. Özellikle Rusya’dan turist getiren acentelerin ardı sıra iflas etmeleri bu yansımanın ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Rusya ekonomisindeki daralmanın süreceği düşünülüyor. Bu daralmadan Türkiye turizmi ve Antalya’nın da etkileneceği açık. AKTOB verilerine göre gelen Rus turistlerin %75’i otellerde konaklıyor, %80’i ise paket turlarla ülkemize geliyor. Gelen Rus turistlerin %90’ı tatil amaçlı ülkemize geliyor. Ülkemize gelen Rus turistlerin tatil için il tercihi Antalya oluyor. Antalya Rusların %78’ini ağırlıyor. Bu istatistikleri dikkate aldığımızda, Rusya’da yaşanan krizin turizme etkisinin ne kadar büyük olduğu daha anlaşılır oluyor.

Suriye ile savaş turizmin ölüm fermanı olacaktır.

Ülkemizi, haliyle turizmi ve Antalya’yı asıl etkileyecek büyük felaket, Suriye’ye olası bir askeri müdahale olacaktır. İktidarın, özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mezhepçi bir körlükle ve saplantılı bir şekilde yürüttükleri Suriye politikası, bir çıkmaz sokağa girmiş durumda. Türkiye, Suriye’de savaşan cihatçı teröristlerin üssüne dönüşmüş durumda. AKP iktidarının da bu çeteleri desteklediğini duymayan kalmadı. İktidarın bu çetelerin elini güçlendirmek ve tampon bölge oluşturmak için askeri bir operasyon yapmak istediği biliniyor. Son günlerde, bu konuda, Suudi Arabistan ve Katar’la işbirliği artmış durumda. Suud iktidarının İran’ın bölgede gelişen etkisini kırmak için, Yemen’de denediği askeri müdahale seçeneğini, Suriye’de de denemek istediği anlaşılıyor. Bu iş için de en kullanışlı ülke olarak Türkiye’yi görüyorlar. ABD’nin kendisinin doğrudan içinde olmayacağı bu askeri müdahaleye yeşil ışık yakması olası.

AKP özellikle içte hem seçim süreci hem ekonomik gidişat açısından sıkışmış durumda. Bu sıkışmışlığı açmak, iktidarını daha da perçinlemek için olası bir savaştan kaçınmayacaktır. Uluslararası konjonktür uygun olursa, siz bunu “ABD yeşil ışık yakarsa” diye okuyun, hemen savaş seçeneğini devreye sokacaktır.

Bu savaş ülkeyi dönülmesi güç bir sürece sokacaktır. Bu süreç bu yazının konusunu aştığından, buna şimdilik değinmiyorum. Olası savaş Antalya içinde büyük bir buhran demektir. Antalya ekonomisi adeta turizme göbekten bağlı konumda. Rusya’daki çalkantının turizme etkisini yukarıda uzun uzun anlattım. Rusya’nın Kırım’la gayri resmi savaş durumu turizmi bu şekilde vurmuşken, Suriye ile savaş durumunda ülkemizin turizminin dibe vurması kaçınılmazdır.

Turizmin gerilemesi bu sektörde çalışan yüz binlerce kişinin işsiz kalması ve turizme bağlı diğer sektörlerinde çökmesi demektir. Turizmi ve Antalya’yı sancılı günler bekliyor.         

 

*http://www.aktob.org.tr/pdf/rusya.analiz.pdf

16 Nisan 2015 Perşembe

“AHMET DURSUN, SEBA GİTSİN” DENİLİNCE DEĞİŞTİ HER ŞEY


Beşiktaş son iki gündür büyük çalkantılar yaşıyor. Önce, Reza ZARRAP’ın Beşiktaş’a kongre üyesi olacağı haberleri düştü. Ayrıca Zarrap’ın Beşiktaş’ın yapımı devam eden Vodafone Arena’dan loca aldığı da iddia edildi. Bu iddialar taraftarı ayağa kaldırdı. Nasıl kaldırmasın, her türlü kirli işe bulaşmış bir isim, Beşiktaş’a kongre üyesi oluyordu.   Beşiktaşlılar olarak daha bunun şokunu atlatamadan, ikinci büyük şoku yaşadık. İcra memurları kulübün kapısına dayanmış, hacze gelmişlerdi. Asırlık kulüp haczediliyordu.  Beşiktaş’ın başına musallat olmuş en büyük belalardan biri olan Yıldırım DEMİRÖREN’in marifetlerinden biriyle daha karşı karşıyaydı kulüp. Saha içi reklam panolarını Aktif Reklam’a kiralayan Demirören yönetimi, daha sonra anlaşmayı tek taraflı feshetmiş.  Yapılan anlaşma gereği tek taraflı fesihten doğan tazminat yükü, Fikret ORMAN yönetimine kalmış. Daha önceki alacaklar gibi. Aktif Reklamla yapılan görüşmeler sonucu borç ödenmiş. Ancak gecikmeli ödenen borçtan dolayı, ne hikmetse, Aktif Reklam şov yapar gibi kulübün kapısına kameralar eşliğinde dayandı.

Bir gün önce Reza ZARRAP’ın Beşiktaş’a kongre üyesi olduğu ve loca aldığı haberi servis ediliyor, ertesi gün kulübün kapısına icra memurları dayanıyor. Bunlar hep tesadüf tabii. Yoksa birileri Beşiktaş kulübünü borç batağında gösterip, Reza ZARRAP’a razı etmeye mi çalışıyor?

Tüm bu olaylar yaşanırken, kulüp başkanı resmi açıklamayı daha bugün yapıyor ve “Reza ZARRAP’ın Beşiktaş’a kongre üyesi olmasında bir sakınca görmediğini, bu değirmenin suyu nerden geliyor?” diyerek “para lazım o da loca almış, ne var bunda?” demeye getiriyor.

Fikret ORMAN, Reza ZARRAP’ı tanımıyorsa, biz anlatalım kendisine. Reza ZARRAP, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonunda gözaltına alındı. Hakkındaki iddialar şunlar: Yolsuzluk olayında adı geçen AKP’li eski bakanlara ve oğullarına rüşvet vermek.  Bu rüşvetler sayesinde, Türk vatandaşı olması, trafik uygulamalarının durdurulması, Reza ZARRAP hakkında basında çıkan olumsuz haberlerin durdurulması, rüşvet karşılığı emniyet müdürünü sürdürtmek vb. Rüşvet vermenin dışında kurduğu paravan şirketlerle kara para aklamak, hayali ihracat, yasadışı altın ticareti ve saymakla bitmeyecek bir sürü rezalet. Fikret ORMAN bunların hiçbirinden haberdar değilmiş gibi, bir de bugün yaptığı basın toplantısında alay edercesine soruyor; “Bu Reza ZARRAB suçlu mudur? Bu arkadaş aranıyor mu? Bu arkadaş eroin kaçakçısı mı? Polisler peşinde mi?” Reza ZARRAP’ın nasıl soruşturmadan kurtulduğunu, peşinde olan polislere de ne olduğunu sağır sultan biliyor ama bizim başkan nedense hiçbir şeyden haberdar değil. Herhalde kendisi başka bir ülkede yaşıyor ve Beşiktaş’ı oradan yönetiyor.

Beşiktaş maddi açıdan ilk defa zor günler geçirmiyor. Daha öncede zorluklar yaşamış ama bu zorlukları taraftarının, yöneticisinin, Beşiktaş’ı sevenlerin desteğiyle aşmasını bilmişti. Adı yolsuzlukla, rüşvetle ihaleye fesat karıştırmış birinin parasına muhtaç olacak bir kulüp asla değildir, Beşiktaş. Haksız yere şampiyon olmaktansa şerefli ikinciliğe razı olmuş bir kulüple böyle bir kişinin isminin yan yana anılması bir züldür. Reza ZARRAP Beşiktaş’a kongre üyesi yapılarak, Beşiktaş üzerinden ne dolaplar döndüğünün kokusu er geç ortaya çıkacaktır. Böyle kirli adamların Beşiktaş üzerinden prim yapmaya çalışmalarına, müsaade edilmemeli. Müsaade etmek isteyenlere efsane başkan Süleyman SEBA’nın şu tavrını hatırlatırım;  “Beşiktaş 3. kez üst üste şampiyon olduğunda, o zamanlar futbol üstünden prim yapmaya çalışan Başbakan Özal’ın eşi Semra ÖZAL, şampiyonluk kutlamasını sırça köşklerinden, fildişi kulelerinden birinde düzenlemek istediğini söylediğinde, Süleyman SEBA’nın verdiği cevap bugüne kadar sporun iktidarlara attığı en güzel tokattı: ‘Hanımefendi, Beşiktaş tarihi olarak halkın takımıdır ve her zaman halkın takımı olarak kalacaktır*’”

Evet, Beşiktaş halkın takımıdır ve hep öyle kalacaktır. Ama maalesef artık bunu söyleyecek, yürekli bir başka Süleyman SEBA yok. Her şey zaten “Ahmet DURSUN, Seba gitsin ”tezahüratıyla değişti. Seba gitti, ama onunla birlikte Beşiktaşlılıkla ilgili tüm değerlerde gitti. İş bitirici, ihale kovalayıcı, iktidar sevici yöneticiler türedi. Beşiktaş’ı değil, kendi menfaatlerini sevdiler. Ve 112 yıllık koca kulüp, bugün Reza ZARRAP gibi biriyle anılır oldu.

O eski yöneticiler artık kalmamış olabilir ama Beşiktaş taraftarı tüm değerlerinin arkasındadır. Reza ZARRAP o locada olacaksa, karşısında da Beşiktaş taraftarı olacak. O locada oturamayacak, Beşiktaş’ın şanlı adını kirletemeyecek.

Bugün Beşiktaş’ın efsane futbolcusu, kaptanı Hakkı YETEN’in ölüm yıldönümü, bir kere daha saygıyla anıyor ve tekrar herkese hatırlatıyoruz: Beşiktaş “parası yetenlerin değil, Hakkı Yetenlerin takımıdır.”

*http://www.aliece.com/2013/04/sadece-suleyman-seba/

1 Nisan 2015 Çarşamba

Zulüm Çoksa Adalet Yoksa Direniş Meşrudur ‪#‎bizdesiziseviyoruz


Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert,Mehmet Ayvalıtaş,Medeni Yıldırım,Ali İsmail Korkmaz,Ahmet Atakan,Hasan Ferit Gedik ve Berkin Elvan: Gezi direnişi sırasında devlet terörüyle hayattan koparıldılar. Kimisinin katili bir türlü bulunamadı, ortada olan katillere  ise  ödül gibi cezalar verildi ve katillerin  sırtları sıvazlandı. Her daim olduğu gibi devlet katillerine sahip çıktı. Adaletin sağlanması için hiçbir şey yapmadı. Davalar uzak şehirlere taşındı duruşmalarda aileler tehdit edildi. Ethem Sarısülük’ün katili  yedi yıl gibi komik bir ceza alırken, katili  darp ettikleri gerekçesiyle ailesi on yılla yargılanıyor. Devlet adeta ailelerle alay ediyor. Devlet katilleri koruyor ortaya çıkarmıyor bir şekilde deşifre olanlar da mahkemeler eliyle korunuyor.

Berkin Elvan’ın öldürülmesinin üzerinden 653 gün geçmesine karşın  onu öldüren polisler bir türlü bulunup yargı önüne çıkarılmadı ısrarla katilleri korundu. Berkin’in katillerinin açığa çıkarılması için 31 Mart günü DHKPC militanları Berkin Elvan soruşturmasına bakan savcıyı rehin aldılar. Tek talepleri vardı ;Berkin’i vuran polislerin  ismi açıklansın ve polisler halk mahkemesinde yargılansın. Çünkü adında saray geçen adalet saraylarının hiçbirinde adalet yoktur. Zaten adında saray olan bir yerde adalet olması mümkün değildir. Saraylar sömürünün adaletsizliğin zorbalığın olduğu yerlerdir,  o yüzden oralardan adalet çıkmaz, tıpkı ülkemizin koca koca adalet saraylarından çıkmadığı gibi.

Savcıyı rehin alanlar taleplerinin gerçekleşmesi halinde savcıyı serbest bırakacaklarını da belirtiler.  Ben de dahil hiçkimse devletin bunu kabul etmeyeceğinden adımız gibi emindik. Çünkü eylemi gerçekleştiren devrimcilerdi. Tarihimizden biliyoruz ki devlet böyle bir imkanı bulmuşken asla devrimcilerin taleplerini kabul etmeyecek onları yok etmeyi deneyecekti. Hatta kendi savcısına bile acımayacaktı.

Bakmayın şimdi savcı için gözyaşı döktüklerine… Madem devlet savcısına bu kadar düşkündür… Neden Savcı Doğan Öz’ün, katilleri yıllardır bulunup yargılanmamış ve hesabı sorulmamıştır ? Hadi o kadar uzağa gitmeyelim ;17/25 Aralık yolsuzluk operasyonu yapan savcıları nasıl bertaraf ettiklerini nasıl tehdit ettiklerini unuttunuz mu… ya da yolsuzlukları ortaya çıkaran savcıları ,nasıl mesleklerini yapamaz hale getirdiklerini? Şimdi savcı için timsah gözyaşı döküyorlar. İsteseler tek bir damla kan dökülmeden eylem sonlanabilirdi. Ama devlet bunu istemedi. Önce talepleri kabul ediyormuş gibi yapıp, savcı serbest bırakılacakken saldırıp herkesi infaz ettiler. Üç polisi yargıya teslim etmemek için üç insanı katlettiler.  Musul Konsolosluğu baskınında IŞİDcilere gösterilen tahammülün zerresi bu eylemde gösterilmedi. Konsolosluk çalışanlarına karşı bir sürü IŞİDli cani serbest bırakıldı. Oysa dün sadece Berkin’i vuran polisleri açıklasalar şimdi herkes hayatta olacaktı. Baba Sami Elvan’ın sağduyusunun zerresi devlette yoktu. Baba Sami Elvan savcı için canını dişine takarken devlet kendi savcısını bile anında gözden çıkardı.

Şimdi Cephenin örgütsel yapısını, eylem tarzını ya da eylemin zamanlamasını beğenmeyebilirsiniz hatta eylem içeriğini de eleştirebilirsiniz… O size kalmış. Ama ortada bir gerçek var; İnsanlar sadece katillerin açıklanmasını istiyordu ve ölenler de devrimciydi. Unutmayın ki ; Haziran isyanında kaybettiklerimizin ve  isyanda yaralananların hakkının  hukukunun aramasına kesinlikle müsaade edilmiyor.  Devlet, Gezi’nin intikamını almak için elinden geleni yapıyor… İç güvenlik yasasıyla sokağı teslim almak istiyor... Polise verdiği yetkiyle sorgusuz sualsiz infaz yapmasını kolaylaştırıyor…Tıpkı dün olduğu gibi. AKP kendisi ve sarayın ikbali için ülkeyi yangın yerine çevirmekten çekinmeyecek bir fıtrata sahip. Saray merkezli   tek adam rejimi için her yol deneniyor.

 AKP iktidarı her yanıyla dökülmektedir… Bir yönetememe  kriziyle karşı karşıyadır … Her alanda zayıflamakta  ve gerilemektedir… Geriledikçe şiddetin ve baskınının dozunu arttırmakta… Zulüm ve adaletsizlik kol gezmektedir. Zulüm   çoksa,  adalet  de  yoksa…. O  zaman direniş meşrudur.

30 Mart 2015 Pazartesi

CHP ÖN SEÇİMLER VE CHP’DEN “UMUDUNU” KESEMEYEN SOLCULAR


Cumhuriyet Halk Partisi ön seçim sürecini tamamladı. CHP’nin milletvekillerini belirlemek için ön seçim yapması belki de son yıllardaki en önemli politik hamlesi oldu. CHP’nin seçimlerde ne vaat edeceği ve ne söyleyeceğinden çok, başarısını belirleyecek şey bu ön seçimler olacaktır. CHP’nin özellikle AKP’nin geriletilmesi konusunda tüm solu ve toplumsal muhalefeti kapsayacak geniş tabanlı bir seçim işbirliğinden uzak durması, sağcı adaylar göstererek, sağdan oy alacağı “umudundan” vazgeçmemesi, bir kısım yerlerde ön seçim yapmaması, Kemal DERVİŞ gibi isimleri aday göstermek istemesi gibi olumsuzluklar mevcutsa da ön seçim gibi demokratik bir mekanizmayı işletmesi, CHP’nin hanesine artı olarak yazılacaktır. Özellikle Kemal KILIÇDAROĞLU’nun ön seçime giriyor olmasını da unutmamak lazım.  Hele ki şu günlerde Kaç-Ak saray merkezli, bir tek adam kültünün iyice yerleşmeye başladığı siyaset ortamında, KILIÇDAROĞLU ön seçime girerek, doğru bir tutum belirledi. Umarım ön seçim süreci gibi demokratik süreçler, CHP’nin tüm genlerine işlesin. Özellikle 90’lı yıllarla birlikte Deniz BAYKAL’ında büyük katkısıyla uzaklaştığı sosyal demokrat kimliğine geri dönebilsin.  

CHP’nin ön seçim yapması tabanına da bir hareketlilik kazandıracaktır. Malum herkes CHP örgütlerinin çalışmadığından bahseder. Örgütlerin çalışmamasının belki de en önemli nedenlerinden biri, aday belirleme süreçleri olmuştur. Bu süreçler hem milletvekilliğinde hem de yerel seçimlerde hep aynı şekilde işletilmiştir. Tabanın ne dediği, ne istediği dikkate alınmamış, genel başkanların istediği kişiler aday yapılarak, taban ve örgüt arasındaki mesafe sürekli açılmıştır. Bunun sonucunda seçimler süresince hantal, çalışmayan bir örgüt yapısı ortaya çıkmıştır. İşte ön seçim yapılması, en başta bu görüntüyü ortadan kaldıracaktır. Artık kimsenin bir bahanesi kalmayacak.

CHP’nin ön seçim yaptığı ve sonucu merak edilen illerden biri de Antalya idi. Sonuçlar epey şaşırtıcı oldu.  Dr. Niyazi Nefi KARA oyları sildi süpürdü ve birinci oldu. Kendini ikinci “kurucu” genel başkan olarak kabul eden Deniz BAYKAL ise, ikinci olabildi. Özellikle Muratpaşa, Konyaaltı, Döşemealtı ve Kepez gibi ilçelerde Deniz BAYKAL ancak dördüncü olabildi. Muratpaşa’da sandıklar ilk açıldığında ise, Baykal ancak 8. Sırada kendine yer bulabilmişti. Baykal’ı özellikle doğu ve batı illerinden gelen oylar kurtardı. O oylarda birinci çıkmasına yetmedi. Baykal ikinci olabilse de kendisine yakın Yıldıray SAPAN ve Gürkut ACAR gibi isimler listeye giremedi.

Onlar listeye giremediği gibi, Baykal’ın arasının limoni olduğu Antalya Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Mustafa AKAYDIN ve bir önceki İl başkanı Devrim KÖK, Baykal’ın hemen ardından 3.ve 4. Sıradan seçildiler. Özellikle merkez ilçelerde her iki isim, Baykal’dan daha çok oy aldılar. Yerel seçim sürecinde Baykal ve ona yakın isimlerin pasif bir tutum içinde olduğu çokça söylendi. Bu tutum özellikle seçimin kaybedilmesinde de büyük bir faktördü.  Akaydın’ın aldığı oylar gösteriyor ki, özellikle merkezde, CHP tabanı hocaya sahip çıkmış.

Ön seçimde CHP tabanı, kadınlara hiç şans tanımamış. Seçilme şansı olan bir kadın aday dışında, sıralamaya girenlerin çok şansı yok gibi.

Ön seçimin sonuçlarının ilginç bir noktası sosyalist olduklarını söyleyip, sol söylem kullanan adayların hüsran yaşamış olması. Seçilebilecek yerden listeye giren bir tane bile “sosyalist” aday göremedim. Antalya’da CHP tabanı sosyalistlere şans tanımamış demek ki. CHP Antalya için kontenjan adayı olarak da ATSO başkanı Çetin Osman  BUDAK’ı aday gösterdi. CHP Antalya’da hayli ulusalcı bir listeyle seçime girecek. Ne yapalım CHP’den umudunu kesemeyen solcularımıza hayırlı olsun.