17 Mart 2016 Perşembe

Devrimciler Faşizme Karşı, Faşizmin Yöntemleriyle Mücadele Etmez, Onlarla Aynılaşmaz.


13 Mart Ankara katliamı sivil halkı hedef alan, lanetlenmesi ve kesinlikle mahkûm edilmesi gereken bir eylem biçimidir.

AKP’nin Kürt illerinde yürüttüğü kirli savaş hepimizin malumu. Kuşatılan kentler, sokağa çıkma yasakları, zorla göç ettirme, kadın bedenlerinin teşhiri, cesetlerin yerlerde sürüklenip, tanklarla ezilmesi, cenazelerin günlerce yerlerde bekletilmesi, çocuğundan yaşlısına yüzlerce sivilin bodrum katlarında, evlerinde ve sokaklarda öldürülmesi, kitlesel tutuklamalar…

Tüm bu yaşananlar ve bu yaşananlara batıdan esaslı bir tepki gelmemesinin Kürt halkında yarattığı hayal kırıklığı ve öfke.

Ancak bu yaşananların sorumlusu akşam evine gitmek için durakta bekleyen, sıradan vatandaş değildir. Yaşananların intikamını almak için, sivil yurttaşların hedef alınması asla kabul edilemez.

Bu tür kirli savaş yöntemleri, faşizmin yöntemleridir. Ancak onlar, halka korku salmak baskıyı ve şiddeti artırmak için bu yöntemi kullanırlar.

Hatırlayın Gazi mahallesine ve Alevilere dönük saldırı sonrası, bölgedeki Sünni yurttaşlara dönük saldırı olma ihtimaline karşı, devrimciler hemen önlem almış, bu tür bir provokasyonun önünü hemen kesmişlerdir.

12 Eylül öncesi devrimcilere dönük onca kitlesel katliama rağmen, intikam adı altında asla benzer bir eylem çizgisi geliştirilmemiştir.

Devrimciler faşizme karşı, faşizmin yöntemleriyle mücadele etmez, onlarla aynılaşmaz. Bu nedenle bir kere daha tekrar etmekte fayda var, Ankara katliamı kesinlikle lanetlenmeli ve mahkûm edilmelidir.

Daha önce yapılan, sivilleri hedef alan mavi çarşı ve Güngören’de patlatılan bombalar ve bu son Ankara katliamı gibi eylem biçimleri kaza olarak geçiştirilemez.

Sizin intikam adı altında yaptığınız eylem, AKP’nin ve sarayın daha çok işine yarayacak, Kürt ve Türk halkı arasındaki duygusal kopuşu daha da hızlandıracaktır.

Ülkemizin AKP ve Saray eliyle bir iç savaşa doğru sürüklenmeye çalışıldığı bir ortamda, bu tarz eylemler ancak AKP ve Sarayın elini daha çok güçlendirecektir. Sizin intikam adı altında yaptığınız yanlış eylem biçimi, batıda Türklerle iç içe yaşan Kürt halkını daha çok iç savaşın hedefi haline getirecektir.

AKP ve Saray terörle savaş bahanesine daha çok sarılacak, zaten uygulamakta oldukları baskıcı ve faşizan uygulamaları daha da şiddetlendirecektir.

AKP ve Sarayın istediği de tamda budur. Başkanlık rejimine ve tek adam yönetimine doğru ilerlerken, halkı terör korkusuyla yedeğine almak.  Terörü önleyeceğim bahanesiyle yeni baskı yasalarına halkı razı etmek. Bush’un 11 Eylül saldırılarının ardından kullanıma soktuğu “ya bizdensiniz ya teröristlerden yanasınız” fikriyatını Türkiye’ye güncellemek.

Bugün yapılması gereken AKP’nin iç savaşı derinleştirici, faşizan politikalarını boşa düşürecek, ülkeyi felaketin eşiğinden döndürecek bir yolu birlikte açmaktan geçiyor.

16 Şubat 2016 Salı

Beklenen Oldu; Deniz BAYKAL da Vatan Cephesi Saflarında

Demokrat Parti döneminde oluşturulan Vatan Cephesi’ne katılanların isimleri her gün radyoda okunurmuş. Bugün benzer bir cephe girişimiyle daha karşı karşıyayız. Vatan cephesi bu sefer Recep Tayyip ERDOĞAN’ın başkanlığı için oluşturuluyor.

Bu cephenin baş müttefikleriyse daha birkaç sene önce kanlı bıçaklı oldukları Aydınlıkçılar ve bir kısım ulusalcılardan oluşuyor. Öyle ki geçen günlerde Doğu PERİNÇEK, hayatının en mutlu günlerini yaşadığını ilan etmişti.

Şimdi bu cepheye, her sıkıştığında Recep Tayyip ERDOĞAN’ın imdadına yetişen Deniz BAYKAL’da katıldı. Katılışı Başbakan Ahmet DAVUTOĞLU tarafından, AKP grup toplantısında ilan edildi. CNN Türk’te Ahmet HAKAN’ın tarafsız bölge programına katılarak “Halep Sünni kentidir. Bombalama Türkiye’nin hakkıdır” diyen Deniz BAYKAL’a, Başbakan Davutoğlu grup konuşmasında, teşekkür edip, “milli iktidar önemli ama milli muhalefet de önemli” diyerek, Baykal’ı tebrik etti.

Baykal’ın vatan cephesine katılımı AKP grubunda coşkulu alkışlarla karşılandı. Baykal’ın bu cepheye katılışının yandaş yazarlarda da büyük bir sevinç yarattığı görüldü. Aslında geç bile kaldı, Doğu PERİNÇEK’ten önce bu cepheye katılması lazımdı. Gerçi Baykal ilk adımı zaten 7 Haziran seçimleri sonrası, koşar adım Recep Tayyip ERDOĞAN’la görüşerek ve ardından meclis başkanlığı adaylığını dayatarak atmıştı.
Bu cepheye katılımlar önümüzdeki günlerde de sürecek gibi.

Saray bu cepheyi genişletmek ve katılımı artırmak için de bilindik yöntemlere başvuruyor.  Bu yöntemin başlıcası içeride savaş, dışarıda savaş konsepti. Böyle bir savaş ortamında, içerideki ve dışarıdaki düşmanlara karşı Reis’in etrafında bir kenetlenme yaratılmak isteniyor. Güçlü lider, güçlü Türkiye algısıyla başkanlık yolunun taşları diziliyor. Bu taşları da Perinçek ve Baykal gibiler döşüyor.

Baykal bu taşları döşerken, CHP’yi de hedef almayı ihmal etmiyor. CNN Türk’te Ahmet HAKAN’ın tarafsız bölge programında, CHP’yi hükümete terör konusunda yeterince destek vermemekle itham ediyor.  CHP’de köklü bir değişime ihtiyaç var diyerek de parti içi muhalefetin sinyalini veriyor. Ülke içeride ve dışarıda savaşa sokulmaya çalışılırken, ülkeye başkanlık ve tek adamlık dayatılırken, Baykal ana muhalefet partisini, parti içi çekişmelerle kilitlemenin ve işlevsiz hale getirmenin hesabını yapıyor.

Günlerdir CHP’de yaşanan Atatürk portresi tartışmasının kaynağının neresi olduğu anlaşılıyor. Bir portre tartışmasını zor çözen CHP’nin alevlenecek parti içi tartışmalarda ne hale geleceği malum.

Yandaşların ve AKP’li vekillerin milli Baykal sevinci boşuna değil. Baykal kıvılcımı çaktığında, ateşi dışarıdan harlamaya hazır bekliyorlar. Böylece CHP’yi kıpırdayamaz halde tutmak istiyorlar.

CHP’de bu tuzağa atlayanlar da yok değil. Milli politika, dışarıdan gelen bir saldırıya karşı tek vücut olma gibi safsatalarla kendi felaketini hazırlıyor.

CHP gerçekten bir dikta rejimine karşıysa, içeride ve dışarıda savaş istemiyorsa, öncelikle içindeki bu kangreni söküp atmalıdır. Yoksa bu gidişle, kendi felaketine doğru ilerlemeyi sürdürecektir.


9 Şubat 2016 Salı

İşçiler Değil, Bu Düzen Yansın Artık

Antalya’da 8 Şubat Pazartesi günü Akın ULAŞ isimli yurttaş, iş istemek için gittiği Muratpaşa Belediyesi önünde bedenini ateşe verdi. Yardımına koşan vatandaşlar sayesinde ateş söndürüldü ve Akın ULAŞ yaralı halde hastaneye kaldırıldı ama yaşam mücadelesini bugün kaybetti. Akın ULAŞ çalıştığı inşaattan çıkarılınca, iş istemek için Muratpaşa Belediye Başkanı Ümit UYSAL’la görüşmek istedi ama toplantıda olan Uysalla görüşemeyince bedenini ataşe vererek, canına kıydı.

Görüşemediği belediye başkanı Uysal daha birkaç gün önce “iş talepleri bizi mahvediyor” diye açıklama yapmıştı.  16 bin 500 iş başvurusunun masasında biriktiğini söyleyen Uysal, insanların iş için kavga halinde olduğunu söylemişti*. Bu açıklamalarının mürekkebi kurumadan iş isteyen bir yurttaş, kendini belediye önünde ateşe vererek, canına kıydı.

Akın ULAŞ işsizlikten canına kıyan ilk kişi değil muhtemelen son kişi de olmayacak. Muhtemelen bir Mustafa KOÇ kadar da haber değeri taşımayacak ve gündemde olmayacak.

AKP iktidarının yarattığı yağmacı, talancı ekonomik düzen işsizliği daha da yaygınlaştırıyor. TÜİK’in verilerine göre ülkemizde işsizlik oranı %10 civarında. Buna, istatistiğe dâhil olmayan ve iş aramaktan ümidini kesmiş kitleyi de eklediğinizde oran daha da yukarı çıkıyor. AKP iktidarı işsizliği yangınlaştırdığı gibi, emekçilerin iş güvencesini de ortadan kaldırmak istiyor.

AKP iktidarı, emekçilere dönük iki büyük saldırıya hazırlanıyor. Biri, işçilerin kıdem tazminatının kaldırılarak, fona devredilmesi (fonla ilgili detaylı bir değerlendirmeye buradan bakabilirsiniz http://sabrikirdar.blogspot.com.tr/2014/03/kdem-tazminat-gelecegimizdir.html) ikincisi, 657 sayılı Devlet Memurluğu Kanununu değiştirerek, memurların iş güvencesini ortadan kaldırmak.

1 Kasım seçimleri öncesi taşerona kadro vereceğini vadeden AKP, şimdi tüm emekçileri taşeron haline getirmeye hazırlanıyor. Esnek çalışma modelini yasalaştırmaya hazırlanan AKP, özel istihdam bürolarıyla kiralık işçi modelini ve işçi simsarlığını hayata geçirmek istiyor. AKP kıdem tazminatını kaldırarak, işçinin en büyük güvencesine darbe vuracak, böylece patronlara dikensiz gül bahçesi yaratacak.

AKP sadece işçilerin değil, kamu emekçilerinin de iş güvencesine gözünü dikmiş durumda. Recep Tayyip ERDOĞAN’ın başbakanken dile getirdiği “işçi-memur ayrımını ortadan kaldıracağız. İşçi işten kolaylıkla çıkarılırken, memurun ne ayrıcalığı var” gibi söylemlerle sürekli hedef aldığı kamu emekçilerinin iş güvencesi de kaldırılmak isteniyor.

657 sayılı yasada yapılmak istenen değişiklikle daha önce torba yasalarla çalışma hayatına giren performans, esnek çalışma gibi uygulamalar tüm kamu emekçilerini kapsayacak hale getiriliyor. Bu uygulamayla iş yükü artırılarak, angarya çalışma kalıcılaştırılacak. Esnek ücret gibi performansa dayalı uygulamalarla rekabetçi bir kölelik düzeni hayata geçirilmek isteniyor. Daha önce yasayla devletin memuru olan kamu emekçileri şimdi hükümetin memuru yapılmak isteniyor, böylece iktidarın uygulamalarına en ufak itirazda kamu emekçileri işlerini kaybedecek.

İşçisiyle memuruyla tüm emekçiler, AKP’nin hedefi durumunda. AKP’nin sermayeyle birlikte emekçilere dönük bu büyük saldırına karşı, emekçiler de birleşik bir emek hareketi ve direnişiyle karşılık vermelidir.

*http://www.antalyaburada.com/umit-uysal-is-talepleri-bizi-mahvediyor-haberDetayi-27-haberNo-49987.html#.VrpEw_mLTIU

3 Ocak 2016 Pazar

Ortadoğu’da Yeni Bir Kıvılcım; Ayetullah Nemr Bakır En-Nemr’in İdamı

       Suudi Arabistan 2 Ocak günü 47 kişiyi idam etti. Terör suçuyla yargılanan ve suçlu bulunan 47 kişi içinde, ülkenin önde gelen Şii din adamı Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’de var. Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr, ülke yönetimini karşı 2011’de başlayan protestoları desteklediği ve teşvik ettiği gerekçesiyle tutuklanmıştı. Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr, özellikle Cuma hutbelerinde Şiilere dönük baskıları eleştiriyordu.  Bu nedenle Suudi yönetimi, Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’den Cuma namazı kıldırmamasını istemişti.

Arap ülkelerinde başlayan isyan dalgası Suudi Arabistan’da da yankı bulmuş ve ülkenin zengin doğu vilayetlerinde yaşayan Şiiler ayaklanmıştı. Demokratik şekilde başlayan bu gösterilere, Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’de destek veriyordu. Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr konuşmalarında Şiilerin Petro Dolar zengini Suudi rejiminden monarşinin kaldırılmasını, serbest seçimlerin yapılmasını, Şiilere yönelik ayrımcı politikalara son verilmesini, Şii mezhebinin resmi bir mezhep olarak tanınmasını, vahabi din adamlarının Şii mezhebine dönük hakaretlerine son vermelerini, ülkedeki fakir halkın durumunun iyileştirilmesini istiyordu.

Suudi Arabistan yönetimi Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’i İran ajanı olmakla ve halkı ayaklandırmakla suçluyordu. Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr “Eğer Suudi Arabistan İran’la hesaplaşmak istiyorsa onlarla savaşsın, bizim kimseyle bir bağımız yok, biz, bize ait olan haklarımızı istiyoruz” diyerek suçlamaları reddediyordu.

Suudi Arabistan 2011’deki ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırdı ve 2012 yılında da Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’i tutukladı. Yaptıkları yargılama sonucu suçlu buldukları Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’ i idam ettiler.

Bu idam sıradan bir idam olmanın ötesinde başka anlamlar taşıyor. Bu idam aslında, genelde Şiilere, özelde İran’a bir mesaj. Suudi Arabistan yönetimi ülke içindeki Şii ayaklanmayı bastırmakla kalmamış, Bahreyn’deki ayaklanmaya da doğrudan askeri müdahalede bulunmuştu. Bahreyn’deki ayaklanma Suudi tanklarıyla bastırılmıştı.

Suudi Arabistan yönetimi, uzun zamandır Şiilere savaş açmış durumda. En son Yemen’e işgal gücü gönderen Suudi Arabistan, Yemen’in önemli bir gücü olan Ensarullah hareketi yani Husilerle Yemen’de savaşıyor. Suudi Arabistan bölgedeki tüm Şii hareketleri, İran’ın yönlendirdiği varsayımıyla her türlü hareketi bastırmayı meşru görüyor.

Oysa bir bütün olarak Şiiler Ortadoğu’da güç kazanıyor ve birbirleriyle yakınlaşıyor. Aslında olan, Arap baharının bir Şii baharına dönüşmüş olması. ABD’nin Irak’ı işgaliyle Irak’lı Şiiler ülkenin en büyük gücü haline geldiler ve İran’la yakınlaşmaları arttı. Haliyle İran’ın Irak üzerindeki etkisi de yoğunlaştı.

Araplar İsrail’le yaptıkları tüm savaşları kaybetmişken, İsrail’e tek mağlubiyeti tattıran Lübnanlı Şii hareket Hizbullah oldu. Suriye iç savaşında, Şii olmamasıyla birlikte, İran ve Hizbullah’ın müttefiki olan Esad Katar, Suudi Arabistan ve Erdoğan desteklediği cihatçı teröristlere rağmen ayakta kalmayı başardı.

Ayrıca İran’ın, ABD ve diğer ülkelerle nükleer meselesi üzerinden anlaşmaya varması, Suudi Arabistan için yeni bir kayıp demekti.

İşte tüm bunlar üst üste konunca, Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’in idamı daha iyi anlaşılır.

Suudi Arabistan’ın Ayetullah olan bir Şii din adamının öldürülmesinin yaratacağı infiali bilmemesi imkânsız. Buna rağmen Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’i idam ettiler. Bu idamla bölgede yeni bir mezhep savaşının kıvılcımı ateşlenmiş oldu. Bu kıvılcım sadece Suudileri yakmayacak, tüm Ortadoğu ve ülkemize de sıçrayacaktır.

Suudilerin en büyük müttefiklerinden olan Erdoğan’ın, bu meselede de onların yanında yer alacağı kesindir. Hem mezhepsel olarak hem de çıkarları bunu gerektiriyor.  İsrail’le barışma, İran’la düşmanlaşma dönemi çok yakında hız kazanacaktır.

AKP’li Bekir BOZDAĞ’ın geçmiş yıllarda İsrail’i yenen Hizbullah’ı şeytan ilan ettiği konuşma, arşivlerde duruyor.

Tüm bu yaşananlar Ortadoğu’daki güç mücadelesinin yeni adımları. Bu kavgada daha çok masumun kanı akmaya devam edecek.

Yalnız şuanda Ortadoğu’da yükselen iki güç; Kürtler ve Şiiler. Yaptıkları çelişkili ittifaklara rağmen, bu iki halkın mücadelesini kanla bastırmaya çalışanlar fena halde kaybedecekler.

Zamanı gelmiş bir fikir kadar, zamanı gelmiş halkları da durduramazsınız. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Ya eşit, özgür, gerçekten demokratik bir ülkede bir arada yaşamı seçersiniz ya da halklar kendi iradesini kendi seçer.




16 Ekim 2015 Cuma

İnsanlar Ölürken, Mustafa MUTLU

10 Ekim’de ülke tarihimizin en kitlesel katliamını yaşadık, 103 arkadaşımız hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. İnsanların barış çığlığı kana bulandı.

       Bu topraklar sosyalizm düşüncesiyle Osmanlı’nın son döneminde tanıştı ve ilk örgütlenmeler de bu dönemde başladı. İlk sosyalist parti olan Osmanlı Sosyalist Fırkası kurucusu olan İştirakçi Hilmi de bu dönemde öldürüldü. Ve o günden bugüne hep öldürülüyoruz. Ama tekil, ama kitlesel.  Ve 10 Ekim’de bir kere daha öldürüldük.

Öldürülen arkadaşlarımızın katillerini tanıyoruz. Roboski’den, Reyhanlı’dan, Soma Madeni’nden, Torunlar İnşaat’tan, Diyarbakır’dan, Suruç’tan.

Arkadaşlarımızın acısı ve yaşanan katliam, uzun süre hafızalarımızdan çıkmayacak. Bir taraftan arkadaşlarımızın yasını tutmaya çalışırken, bir taraftan da saldırı kadar alçakça olan yalanlarla mücadele ediyoruz.

Bombayı patlatanların arkasında siyasi iktidarın olduğunun görünmemesi için, ellerinden geleni yapıyorlar.  Yalan söylüyorlar, hedef şaşırtıyorlar, gerçeğin açığa çıkmasını istemiyorlar.

Bunlardan biri de Aydınlık Gazetesi yazarı Mustafa MUTLU. Aydınlık Gazetesi’ni bilmeyeniniz yoktur. Doğu PERİNÇEK’in yayın organı. İşte bu gazetenin yazarı Bay Mutlu, 14 Ekim tarihli yazısında aklınca DİSK-KESK-TMMOB ve TTB yöneticilerine sorular soruyor; “Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’in... Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu KESK’in... Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği TMMOB’un... Ve Türk Tabipleri Birliği TTB’nin o alanda ne işi vardı? PKK’nın siyasi kanadı HDP’yle neden kol kola girdiler?”  

Mitingin çağrıcısı ve örgütleyicisi oldukları için olabilir mi Bay Mutlu? Bu miting DİSK-KESK-TMMOB ve TTB’nin çağrısı üzerine yapıldı. Evet Bay Mutlu kol kola girdik, barış için, kardeşlik için, eşit, özgür, gerçekten demokratik bir Türkiye’de bir arada yaşamak için.
         
      HDP, Haziran, CHP, ESP ve daha nice örgüt kol kola girdi, yan yana geldi. “Barış olsun, ölümler dursun” demek için Ankara’ya geldi. Son zamanlardaki en kitlesel eylem yapılacaktı ama yapılamadı. Sizin bugün yancılığını yaptığınız AKP iktidarı ve onun besleyip büyüttüğü caniler, yoldaşlarımızı katletti. Birileri, barış sesinin bu kadar gür çıkmasına tahammül edemedi.

Siz ve size liderlik yapan omurgasız şahsiyet ile sarayın emir eri olmuş olabilirsiniz ama bu ülkenin devrimcileri sizin kadar omurgasız değil. Siz sarayın savaşını “vatan savunması” diye kendi gazete yazarlarınıza bile yutturamıyorken, halka yutturabileceğinizi sanıyorsunuz Bay Mutlu. Herkesin sizin gibi bir yerden emir alarak mı siyaset yaptığını zannediyorsunuz? Türk ordusu, ABD ve PKK’ye karşı mücadele ediyor yalanını söylüyorsunuz. Sonra ABD ile anlaşıp, İncirlik üssünü ABD’ye açan AKP’ye sınırsız destek veriyorsunuz. Cihatçılara karşı Suriye ve Esad’ın yanındayız deyip, Suriye halkını ve Esad’ı baş düşman ilan etmiş AKP ve sarayın yanında savaş çığırtkanlığı yapıyorsunuz.

Bay Mutlu’nun yalanları, yukarıda belirttiklerimle de bitmiyor. Yine DİSK-KESK-TMMOB ve TTB’ye şöyle sesleniyor. “PKK, Dağlıca’yı basıp onlarca askerimizi öldürdüğü zaman, neden ortalıkta yoktunuz? Polislerimize pusu kurulduğu günlerde neredeydiniz? Sivil vatandaşlar katledildiğinde niçin susuyordunuz?” 

Susmadıkları için Türkiye’nin dört bir yanından onbinlerce insan, 10 Ekim’de Ankara’daydı Bay Mutlu. “Artık yeter; ne asker ölsün, ne de gerilla, silahlar sussun, barış gelsin” diye haykırıyorlardı. Halaylar çekip, şarkılar, türküler söylüyorlardı. Ama sizin yancılığını yaptığınız siyasi iktidarın beslemesi caniler, o türkülere bombalarla saldırdılar. Hadi, bombalarla susturulmaya çalışılan barış sesimizi duymuyorsunuz Bay Mutlu, biraz zahmet edip, bu kurumların internet sitelerine bakıp, Dağlıca dâhil yaşanan onca olaya karşı söylediklerini görebilirsiniz.

Ama Bay Mutlu sizin derdiniz bombaların patlaması, insanların ölmesi değil. Sizin derdiniz bombaların asıl faili olan siyasi iktidarın rolünün, açığa çıkmasını engellemek. Ama boşuna çırpınıyorsunuz Bay Mutlu. Herkes, her şeyin farkında. Sorumluları bile kendilerini gizleyemiyor, siz boşuna çırpınıyorsunuz Bay Mutlu.  

Bay Mutlu bir de şark kurnazlığı yapıyor ve lümpen faşist ağzıyla “niye elinizde hiç bayrak yoktu?” diye soruyor.  “Bayrak olmaması için ortak karar mı aldınız?” diye de ekliyor. Aklınca bayrak üzerinden sendika ve odaları vurmaya çalışıyor. Tıpkı yancılıklarını yaptıkları AKP ve saray gibi, bayrağı toplumsal muhalefet üzerinden bir sopa gibi kullanmaya çalışıyor Bay Mutlu.

Bay Mutlu bunlarla da yetinmiyor bir de solculuk dersi vermeye kalkıyor.  Şöyle buyurmuş Bay Mutlu “Solculuk; her türlü etnik ve dinci siyasete “Hayır” demeyi gerektirir... Siz ise Kürtçülük üzerinden siyaset yapan HDP’nin ve onun silahlı örgütü PKK’nın maşası haline geldiniz. Bu yüzden, solculuk, sosyalistlik ayağına yatmayın; yemeyiz...” Bay Mutlu’ya bu solculuk konusunda verilecek en iyi cevap, Picasso’nun çizmeciye verdiği cevaptır.  Picasso bir resminde kullanacağı çizme figürü için çizmeciden yardım alır. Bu iş hoşuna giden çizmeci, resmin diğer yerleri hakkında da yorum yapmaya başlayınca Picasso dayanamaz ve “dur” der, “mesele resimse, çizmeden yukarı çıkma sen”

Evet Bay Mutlu mesele solculuksa, orda durun ve çizmeyi aşmayın. Sizin gibi düşünmeyen, savaş değil barış isteyen insanların kanı aktığı için “Mutlu” olabilirsiniz. Biz tam tersi çok öfkeliyiz ve isyandayız. Bu sefer arkadaşlarımızın hesabını vereceksiniz, hem onları öldürenler, azmettirenler, ekran karşısında pis pis sırıtanlar hem de onları aklamaya çalışan sizler. Bu sefer öfkemizden kaçamayacaksınız Bay Mutlu.

 




10 Eylül 2015 Perşembe

Düşmanlar Bile Birbirine Saygılı Davranabilirler

Türkiye kanlı bir iç savaş süreciyle karşı karşıya. 400 vekil uğruna gencecik bedenler hayatının baharında peş peşe toprağa düşüyor. Gazeteler, parti binaları basılıyor, Kürtler linç ediliyor,Alevi mahalleleri basılmaya çalışılıyor,yeni Madımak çağrıları yapılıyor. Adeta ok yaydan çıkmış durumda.
Askeri vesayete karşı mücadele ettiğini söyleyen iktidar, valilere genelge göndererek toplumsal olaylar karşısında askerleri göreve çağırma yetkisi veriyor.
Batıda ırkçı faşist gruplarla sokakta terör estirilirken Kürt illerinde yeniden OHAL günlerine dönülüyor. Sokağa çıkma yasakları ve yargısız infazlar geri dönmüş durumda.
Sokağa çıkma yasakları ilan edilerek halka hayat zindan ediliyor. Cizre günlerdir kuşatma altında. Halk sokağa çıkamıyor ve  her yandan kuşatılmış durumda. Sokağa çıkan insanlar, keskin nişancılar tarafından genç, yaşlı,çoluk çocuk demeden vuruluyor,evler bombalanıyor.
Halkın oyuyla seçilmiş vekiller, geçici hükümetin bakanları ilçeye sokulmuyor. İnsanlar dağı taşı yürüyerek aşmaya çalışıyor.
İnsanlar öldürülen yakınlarının cenazelerini sokağa çıkma yasağı yüzünden kaldıramıyor. Ölülerin bedenleri kokmasın diye derin dondurucularda saklanıyor,buz kalıplarıyla soğutulmaya çalışılıyor.
Oysa savaşın bile bir hukuku, ahlakı vardır. Savaşta bile ölen insanların gömülmesine müsaade edilir.
Truva filmini izleyenleriniz vardır muhakkak.  Truva’yı işgale gelen Yunan ordusunun en büyük savaşçısı yarı tanrı Akhileus Truvalı komutan Hektor’u öldürür ve cesedini kaçırır. Oğlunun cenazesini almaya giden Truva kralı Priamos ve Akhileus arasında şöyle bir diyalog geçer;
Akhileus: Oğlunun cesedini sana versem bile yarın yine düşmanımsın.
Priamos: Bu akşam bile düşmanımsın ama düşmanlar bile birbirine saygılı davranabilir.
Evet, düşmanlar bile birbirine saygılı davranabilir. Ama maalesef Cizre’de bunu göremiyoruz. Analar babalar çocuklarının cesedini derin dondurucuda bekletmek zorunda bırakılıyor.
Çocuklarının cansız bedeniyle günlerce aynı ortamda kalıyorlar. Söyleyin böyle bir acıya kaçınız dayanabilirsiniz ?Kaçınızın akıl sağlığı yerinde kalabilir ?Kaçınız kendinizi bu ülkeye ait hissede bilirsiniz ?
Hadi diriye hiç saygıları yok ölüye eziyet etmek neden?
İşte bunlar hep bir sarayın saltanatı için. 400 vekil uğruna bir arada yaşam koşullarımız parçalanıyor.
1 Kasım’dan sonra değil 400,550 vekil dahi alsalar bu şartlarda bu kan deryası içinde bu ülkeyi yönetemezler.
Ülkeyi ancak olağanüstü koşullarda tüm kurumlar devre dışı bırakılarak ve tüm yetkiler tek elde toplanmış şekilde yönetmek isteyecekler. Onun için de  iç savaşı göze almış durumdalar.
O yüzden sokağı ele geçirmek, bizi sindirmek ve direnemez hale getirmek istiyorlar.
Artık basın açıklamalarıyla tepki göstereceğimiz günler geride kalmak üzere. Bu faşist ablukaya  karşı ortak bir direniş göstermeliyiz.
Savaşı kimin çıkardığını unutturmadan, saraya duyulan öfkeyi örgütleyerek, bir arada yaşam iradesine sahip çıkarak mücadelemizi sürdürmeliyiz.
Tarihin bizi bir kez daha faşizme karşı örgütlenemediğimiz için yargılamasına müsaade etmeyelim.

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Deniz Baykal, Erdoğan’a Can Suyu Olmaya Devam Ediyor


Recep Tayyip ERDOĞAN’ın her sıkıştığı dönemde imdadına yetişen Deniz BAYKAL, yine sahnede. 7 Haziran seçimlerinden sonra iki gün ortada görünmeyen, sesi soluğu çıkmayan Erdoğan hemen Deniz BAYKAL’ı aramış, oda koşarak gitmişti.  Çeşitli açıklamalar yapılsa da halen ne konuşulduğu, tam olarak neyin pazarlığı yapıldığı bir muamma. 
 
Recep Tayyip ERDOĞAN’ın ülkenin yönetim şeklinin değiştiğini ilan ettiği, seçim sonrası hükümet kurdurmadığı, ülkeyi kanlı bir sürece soktuğu, kaçak saray merkezli tek adam rejiminin kurulmaya çalışıldığı bir dönemdeyiz.

Siyasi krizle birlikte ekonomik krizde derinleşmekte. Dolar sürekli yükselirken, Türk Lirası değer kaybediyor. Emekçilerin ücretleri erirken, hayat pahalılığı her geçen gün artıyor. Bu işin sorumlularıysa, tam bir vurdumduymazlık içindeler.

Toplumun önemli bir kesimi, yaşanan bu tablonun baş sorumlusunun kaçak saray olduğunun farkında.  AKP ve kaçak saray, toplumda yükselen hatta yükselebilecek sesleri kıstırmak için sıkıyönetim dönemlerini aratmayan bir baskıyla ülkeyi yönetmeye çalışıyor. Kürt illerinde OHAL dönemine geri dönülürken, batıda en küçük demokratik eylemler bile bastırılmaya çalışılıyor.

Baykal’ın mensubu olduğu CHP’nin Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU, “sivil darbeyle karşı karşıyayız. Hükümet kurulamasının baş sorumlu Erdoğan’dır. Akan kanın sorumlusu kaçak sarayda oturuyor” diyor. Toplumun önemli bir kesimi, akan kanın sorumlusunun, yaşanan kaosun sorumlusunun kaçak saray olduğunun farkında. İşte kaçak saray böyle sıkışmış bir dönemdeyken, onun elini rahatlatacak açıklama yine Deniz BAYKAL’dan geliyor.

Herkes ülkede bir hükümet kurulamamasının ve seçimlerin tekrar edilmesinin Recep Tayyip ERDOĞAN’ın bir planı olduğuna adı gibi eminken, Baykal çıkıp; “Erdoğan seçimden değil, koalisyondan yanaydı” diyor. Yani Baykal’a göre, Erdoğan koalisyon istiyordu ama kendi partisi dahil diğerleri hükümet kurmayarak, Erdoğan’ı erken seçime mecbur bıraktı. Seçimlerin ardından yaptığı gibi bir kere daha Erdoğan’ın imdadına yetişiyor, elini rahatlatıyor ve kendi genel başkanını da boşa düşürmüş oluyor.

Yapılacak seçimde tablo aşağı yukarı, 7 Haziran seçimlerinin sonucu gibi olacaktır. Çok değişen bir şey olmayacak belki ama CHP yönetimi artık Baykal’ı vekil adayı göstermeyerek, makûs talihinde büyük bir değişiklik yapabilir. Bu insanlık için küçük ama CHP için büyük bir adım olacaktır.