21 Ocak 2015 Çarşamba

Antalya’nın Elektrik Krizine Tek Çözüm Kamulaştırmadır


Antalya’daki elektrik krizi derinleşerek büyüyor. İki aydır okunmayan elektrik faturaları nihayet okunmaya başlandı. Gelen kabarık faturalar halkı çileden çıkarmış durumda. Halk kabarık elektrik faturalarını ödeyebilmek için kredi çeker duruma gelmiştir. Geciken faturaların bedeli sanki suçlu halkmış gibi yine halka ödettiriliyor. CLK halktan gecikme bedeli adı altında tahsilat yapıyor. CLK’ya öfke giderek büyüyor; İmza kampanyaları, sokak eylemleri  ardı ardına geliyor. Halk bu kabarık faturalardan nasıl kurtulacağının çarelerini arıyor. Çünkü CLK ödeme kolaylığı da göstermiyor.


CLK; Cengiz Limak Kolin ortaklığının kısaltması yani  AKP iktidarı ile birlikte semirdikçe semiren üç şirket. 17-25 Aralık yolsuzluk olaylarında, telefon dinlemesine takılan Cengiz İnşaatın sahibi Mehmet Cengiz, tüm halkın anasına bir güzel sövmüştü, kendisine de hiçbir şey olmamıştı. Maaşallah ortağı olduğu şirkete de bir şey olmuyor. Çünkü sırtını Cumhurbaşkanına ve onun iktidarına dayamış durumda. Elektrik dağıtım işlerinden, İstanbul’daki üçüncü köprüye ve üçüncü havalimanı inşaatına  kadar her ihalede ve işte bu üçlüyü görebilirsiniz.


CLK’ya dönecek olursak, işte CLK’nın bu aymazlığının sebebi iktidar partisi AKP ile  arasındaki  işbirliğidir. Geçen yazımda da belirtmiştim elektrik krizinin asıl sorumlusu AKP ve onun uyguladığı özelleştirme politikasıdır.

Şimdi Antalyalılar Ocak ayında gelen kabarık faturaları ödememek için çeşitli eylem ve etkinlikler  başlatmış durumda; Bunlardan biri Ocak ayı faturalarının iptali,kayıp kaçak bedeli ve gecikme zamlarının iadesidir. Bunlar bir ara çözüm olarak düşünülebilir. Ama sıkıntıyı çözmez. Sadece bu ayı kurtarmış oluruz. Sonrasında CLK bir şekilde bunu yine halka ödettirecektir. Şunu da belirtmeliyim; CLK kendine hiçbir yaptırım uygulanmayacağını bildiği için geri adım atmayacak ya da en azından atmamak için sonuna kadar direnecektir. 


Ocak ayı faturalarının iptali bir ara çözüm olarak talep edilmelidir ama Antalyalılar olarak asıl yapmamız gereken Akdeniz Bölgesindeki elektrik dağıtımının yeniden kamulaştırılmasını talep etmek ve bunun için mücadele etmek olmalıdır.


Antalyalılar olarak benzer bir süreci yıllar önce su faturalarında yaşamıştık. Muhakkak ANTSU’yu hatırlayanlarınız olacaktır. Hani şu Fransız firması. Suyun ticarileştirilmesi girişimleri yine ilk olarak Antalya’da denenmişti.

Antalya Su ve Atıksu Genel Müdürlüğü (ASAT) 1994 yılında kurulmuş, Fransız Şirketi ANTSU A.Ş.’ye devretmişti ve böylece su fiyatları üzerinde baskılar yaşanmaya başlamıştır. ASAT, Dünya Bankası ile yapılan İkraz Anlaşması (5 Temmuz 1995) gereği dayatılan ve özel sektörü de içeren üçlü bir yapıya dönüştürülmüş ve ASAT, Antalya Altyapı Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri San. Ve Tic. A.Ş. (ALDAŞ) ve ANTSU olarak yapılandırılmıştır.


ASAT’ın 5 trilyonluk maliyetlerinin ANTSU (SUEZ) tarafından 12 trilyon gibi bir taleple gündeme getirmesi, ANTSU’nun bu tür yaklaşımları su fiyatlarının artışına sebep olmuştur. 2001-2002 yıllarında su fiyatları artış oranı %113′lere varmış, 2000-2004 yılları arasında su fiyatları artış oranı %357′lere ulaşmıştır. Şirketin su fiyatlarını artırma talebi hiç bitmemiş; Şirket fiyat artış talebinin gerekçesini , alt yapı yatırımları ve işletme maliyetlerinin yükselmesi olarak göstermişti. Daha sonra Antalya Büyükşehir Belediyesi 10 yıllık süre dolmadan Şirket ile yapılan sözleşmeyi feshetmek zorunda kalmıştı*.


O günleri hatırlayanlar bilir, neredeyse bir ev bir hamamla aynı su faturasını ödüyordu. Halk canından bezmişti.  Sonuçta hem şirketin bitmeyen talepleri  hem de halkın tepkisi sonucu belediye inadından vazgeçmek zorunda kalmış ve sözleşmeyi feshetmişti.


Şimdi benzer bir tepki CLK üzerinde geliştirilmeli ve elektrik dağıtım işi yeniden kamulaştırılmalıdır. Tek çözüm elektrik dağıtım işinin kamulaştırılmasıdır.



18 Ocak 2015 Pazar

AVM Yasasında Dağ Fare Doğurdu


Kamuoyunda AVM yasası olarak bilinen “Perakende Ticaretinin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun” TBMM kabul edilerek, yasalaştı. Kamuoyuna süslü laflarla duyurulan ve AVM’lere sınırlama getirip, küçük esnafı koruyacağını iddia eden yasa aslında bir hayal kırıklığı yarattı. Kısaca dağ fare doğurmuş oldu.

Çalışma saatine valiler karar verecek

AVM’lerle ilgili en büyük tartışma, hafta sonları da açık olmasıydı. Esnaf odalarının beklentisi AVM’lerin en azından Pazar günleri ya da haftanın bir günü kapalı olmasıydı. Ama bu öneri yasada yer almadı. Bunun yerine işi geçiştirmek üzere, AVM’lerin çalışma saatlerine valilerin karar vermesi konuldu. Pazar gününe dair herhangi bir ifadeye yer verilmedi. Yani AVM’ler haftanın yedi günü çalışmaya devam edecekler.

Sürekli İndirime Devam

Bir diğer tartışma konusu olan AVM’lerin haksız rekabete yol açan, indirim uygulamalarıydı. Yasayla buna da bir standart getirilmesi beklenirken sadece “Sürekli indirimli satış yapan perakende işletmelerin, ön cephesinde ve mağaza içerisinde kolaylıkla görülebilir ve okunabilir şekilde bu satış türünü gösterir ya da çağrıştırır ibarelere yer verilmesi” ibaresi eklendi. Anlayacağınız AVM’ler yılın on iki ayı indirim aldatmacasına devam edecekler.

Tek “yeni” şey İbadethane

AVM’lerde ortak kullanım alanı olarak tarif edilen, zaten AVM’lerde mevcut olan alanların içine ibadethane de eklenerek yasal hale getirildi. Yasaya göre artık “Alışveriş merkezlerinde, acil tıbbi müdahale ünitesi, ibadet yeri, bebek bakım odası, çocuk oyun alanı gibi ortak kullanım alanları oluşturulacak. Ortak kullanım alanları, engelliler ile yaşlı ve çocukların ihtiyaçları dikkate alınarak oluşturulacak”. Bu alanların çoğu zaten artık AVM’ler içinde mevcuttu, bunlara ek olarak ibadethane zorunlu hale getirilmiş oldu. Artık anaokulundan AVM’sine ibadethane olmayan yer kalmayacak.

Yüzde Beş Aldatmacası

Küçük esnafın hiçbir talebinin karşılanmadığı yasada bir parmak bal niyetine “Alışveriş merkezlerinde, esnaf ve sanatkâr işletmecilerine rayiç bedel üzerinden kiraya verilmek üzere, toplam satış alanının en az yüzde beşi oranında yer ayrılacak. Bu yerler, esnaf ve sanatkâr işletmecilerinden yeteri kadar talep olmaması ya da boşalan yerlerin duyuru tarihinden itibaren 10 gün içinde doldurulamaması halinde, diğer talep sahiplerine de kiralanabilecek” deniyor. Yani “yeteri kadar talep olmadı ya da on gün içinde boşalan yer dolmadı” denerek, esnafa AVM içinde yer verilmeyecek.

Büyükşehirlerde AVM Yapılmazı İçin izin Yetkisi Büyükşehir Belediyelerinde Olacak

AVM’lerin adeta yığılı olduğu büyük şehirlerimizde yeni bir AVM açılması için, yapı ruhsatı, yapı kullanma izin belgesi ve iş yeri açma ve çalışma ruhsatı vermeye büyükşehir belediyeleri yetkili olacak. Oysa yasanın AVM’lere sınırlama ve standart getirmesi bekleniyordu. Bu yasayla artık büyükşehir belediyeleri şehirlerdeki her boş alanı, AVM’lere tahsis edecektir. Özellikle Antalya’da Dokuma, vakıf zeytinliği gibi birçok alan tehlike altına girmiş olacak. Hali hazırda bile şehirde haddinden fazla AVM olmasına rağmen, yapımı için izin bekleyen AVM’lerin mevcut bu yasayla önü açılmış oluyor. AVM’lerin şehrin dışına taşınmaları bekleniyordu, bu yönde de bir karar çıkmadı. Küçük esnafın en yoğun bulunduğu şehir merkezlerinde AVM açılmaya devam edecek.

Dağ Fare Doğurdu 

“On sekiz yıldır bu yasayı bekliyorduk” diyen esnaf ve sanatkâr odaları temsilcileri kusura bakmasınlar, birkaç on sekiz yıl daha bekleyecekler. Bu yasa küçük esnafı korumuyor, yeni AVM’lerin açılmasına ve sayısının artmasına hizmet ediyor. Esnafa yüzde beş aldatmacısına da kimse kanmasın, bu kadar uluslararası marka varken, sıradan esnafın bunlarla rekabet etmesi AVM içinde bile mümkün değil. Bu yasayla küçük esnaf daha çok boğulacaktır. Ardı ardına açılacak AVM’lerle esnaf bitme noktasına gelecektir. AVM yasasında dağ fare doğurmuştur.

AKP’nin inşaata ve yağma düzenine dayanan ekonomik modelinin, AVM’leri sınırlaması ve engellenmesi beklenemez. Onlar daha çok kar hırsıyla, her türlü alanı sermayeye sınırsızca açmaya devam edecektir. Bulunan her yeşil alanı talan ederek, ilerleyen ve büyüyen AKP’nin ekonomik modeli, bu büyüme için küçük esnafı da yutacaktır. İlerleyen günlerde küçük esnaf “sizde birleşin, AVM açın, rekabet edin” dayatmasıyla yüz yüze kalacaktır. Artık esnaf doğası, yaşam alanları talan edilmesin diye mücadele eden eylemciye sataşıp, saldırmak yerine, hakkını aramak için çaba sarf ederse kendileri için daha hayırlı olacak. “Yok, ben iktidardan yanayım, Cumhurbaşkanının dediği gibi gerekirse iktidarın da polisliğini yaparım” demeye devam edeceklerse, şimdiden geçmiş olsun.

14 Ocak 2015 Çarşamba

İslamcıların ikiyüzlülüğü: Bakara makaraya hoşgörü, karikatüre linç…


Charlie Hebdo dergisi’nin katliamdan sonraki ilk sayısı ,Türkçe dahil 6 dilde  3 milyon basıldı. Dergi kapağında Hz Muhammet karikatürüyle çıktı. Karikatürde gözü yaşlı Hz. Muhammet elinde “jesuies Charlie”  (Ben Charlie’yim) yazan bir döviz taşıyor.  Karikatürün üst kısmında da Tout est pardonne” (Her şey affedildi) yazıyor.


Dergi’nin bu özel sayısının, Türkiye’de önce ,Cumhuriyet gazetesi tarafından yayınlanacağı duyuruldu.  Sonra, sadece bazı sayfalarının yayınlanacağı söylendi. Sabah  gazeteyi aldığımızda, bazı bölümlerin  ve   kapağında  da  iki köşe yazarının sütununun yayınlandığını gördük. Ama bu yayınlamanın o kadar kolay olmadığı anlaşıldı. Çünkü gazete basıldıktan hemen sonra polis dağıtım kamyonlarını durdurup mahkeme kararı olmadan arama  yapmaya  başlamıştı bile. Karikatürün kapaktan yayınlanmadığı görülünce araçların dağıtıma çıkmasına izin verilmişti. Halbuki daha dün, ülkenin başbakanı Fransa’da basın ve düşünce özgürlüğü için yürürken  bugün  ülkesinde   gazete  matbaaları  polis  tarafından  basılıyordu.


Gazetenin karikatürleri yayınlamasıyla birlikte Cumhuriyet Gazetesi’ne yönelik bir linç kampanyası da anında harekete geçti. Özellikle sosyal medya üzerinden adı geçen gazete ve gazetenin  yazarları tehdit edilmeye başlandı. Gazetenin Ankara bürosunun da çok sayıda tehdit telefonu aldığı açıklandı.


Cumhuriyet Gazetesi’nin karikatürleri yayınlamasıyla Paris katliamına yönelik çekingen ifadeler kullanan İslamcı ve yandaş medya bu sefer asıl yüzünü gösterdi  ve hem Cumhuriyet Gazetesi’ni hem de Charlie Hebdo Dergisi’ni hedef göstermeye başladılar.


Katliamlar sonrası “İslamofobi’’yi ağızlarına sakız  eden İslamcı medyanın Türkiye’de ki “İslamofaşist “yüzü açığa çıktı.  Avrupa’da, İslama hoşgörü ve saygı isteyen ülkemizin İslamcıları, ülkemizdeki her türlü farklı düşünceye tahammülsüz olduklarını bir kere daha gösterdiler.  Onlara göre Türkiye’de bir karikatürü yayınlayamazsınız ama bir otel dolusu aydını din uğruna yakabilirsiniz. 


Din konusunda bu kadar hassas(!) olan İslamcıların kendilerinin çıkarı varsa, dine hakaret  de  olsa sorun görmediklerinin çok kanıtı var. En basit örnek; Hakkında- ki rüşvet ve yolsuzluk iddiaları yüzünden istifa eden Egemen Bağış’ın Kuran ayetleriyle alay etmesidir. Mehmet Metiner’in yakınlarına torpili savunmak için ayetleri kanıt göstermesidir. Ancak  ne hikmetse,  ortaya çıkan rüşvet ve yolsuzluk çarkı,KaçAK Saray,diyanet işleri başkanının halkın parasıyla lüks arabalar alması İslamcılarda en ufak bir infial yaratamamıştır.


Sürekli yaşananlara karşı gerçek İslam bu değil diyenler yaptıklarıyla sürekli kendilerini tekzip ediyorlar. Madem gerçek İslam bu değil yaşanan onca katliamı İslamcılar olarak neden lanetleyemiyorsunuz.  Çünkü biliyorlar ki kendilerinin anladığı İslam bu. Onların İslam’ı El-Kaide,IŞİD ve Boko Haram’ın anladığı İslam’la aynı. Gerçek bir yüzleşme istemiyorlar. Hurafelerden ve uydurma kurallardan arındırılmış kamusal alanın dışına çıkarılmış bir dinde kendilerinin bir yeri olmadığını çok iyi biliyorlar.


Ülkemizde ki dinci gericilik AKP iktidarı eliyle beslenip büyütülmeye devam ediyor. Ülke gerici ve piyasacı bir kuşatmanın tehdidi altında.  Charlie Hebdo genel yayın yönetmeninin, derginin Türkçe basılmasının önemini vurgularken kullandığı cümle çok önemli. Derginin genel yayın yönetmeni Gerard Biard , Türkçe baskının, en önemlisi olduğunu belirterek, “Çünkü Türkiye ’de anayasal laiklik saldırı altında” diyor.


Türkiye’de İslami faşizme karşı gerçek bir laiklik mücadelesi artık yadsınamaz hale geldi. Özellikle Birleşik Haziran Hareketi’nin AKP’nin toplumu ve ülkenin geleceğini teslim almak için eğitim üzerinden başlattığı gerici kuşatmaya karşı başlattığı” Bilimsel Laik Eğitim İçin Ayaktayız” kampanyasına dudak bükenlerin son yaşananlardan sonra bir kez daha düşünmeleri gerekir.


Cumhuriyet Gazetesi düşünce özgürlüğü kapsamında önemli bir adım atarak karikatürleri yayınlama cesaretini göstermiştir. Bizler de mazeret aramadan bu linç kampanyasına karşı Cumhuriyet Gazetesi’nin yanında durmalıyız.

13 Ocak 2015 Salı

Elektrik Krizinin Nedeni Özelleştirmedir


Antalya, son on beş yılın en soğuk kışını yaşıyor. Karakışın soğuğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Antalya’da ısınma ihtiyacı, büyük oranda elektriğe bağlı. Ama son günlerde ardı arkası kesilmeyen elektrik kesintileri Antalyalıları canından bezdirmiş durumda. Antalya’da elektrik dağıtım işleri, yapılan özelleştirme sonu CLK adlı şirket tarafından yapılıyor. Vatandaşlar elektrik kesintilerinin sebebini öğrenmek için şirketi arayınca, aldıkları yanıt genellikle aynı. Verilen yanıtlarda kesintilerin kıştan kaynaklı olumsuz hava koşulları, soğuk hava ve buna bağlı aşırı yüklenmeden kaynaklı olduğunu iddia ediyorlar. Oysa Antalyalılar havalar soğumadan önce de elektrik kesintilerinden muzdaripti. Birçok mahallede sık sık elektrik kesintileri yaşanıyordu. Hatta Antalya’nın en işlek noktalarından bir olan Işıklar Caddesi’nin sokak lambalarının uzun süre yanmadığı hatırlarda.

Sadece elektrik kesintileri değil, neredeyse iki aydır okunmayan elektrik sayaçları nedeniyle de Antalya halkı tedirgin. CLK tarafından halkı tatmin edici bir açıklama da yapılmış değil. Vatandaşlar iki aylık faturaları nasıl ödeyeceklerini kara kara düşünüyor.  Bu durumun geçici olduğu ve Ocak ayından itibaren CLK’nin fatura kesim tarihini, tüm bölgede ayın 15’ine sabitleyeceği söyleniyor.

Kış aylarında yaşanan bu elektrik kesintileri, salt Antalya’ya özgü değil, ülkenin birçok yerinde vatandaşlar isyan noktasına gelmiş durumda. Antalya’dan Sakarya’ya, Urfa’dan Adana’ya, Mersin’den Trakya’ya kadar her yerde benzer sıkıntılar yaşanıyor.

Elektrik hizmetlerinin kalitesinin düşmesinin ana nedeni, elektrik dağıtımının özelleştirilmiş olmasıdır. Saydığım bu yerler başta olmak üzere, ülkenin genelinde elektrik dağıtım işleri özelleştirilmiştir. Bu özelleştirmelerin sonucu, vatandaşa bitmeyen elektrik kesintileri ve kabarık faturalar olarak geri dönüyor.  Devlet eliyle elektrik dağıtımını mazide bırakanlar, halkı da karanlığa terk etmiş durumdalar.  Halk karanlığa terk edilmişken, denetimsizlik sayesinde özel sektörün kar alanının önü sonuna kadar açılmıştır. 

Özelleştirmenin halka ve emekçilere bir yararı olmadığı, her özelleştirme sonucu daha iyi anlaşılıyor. Elektrik dağıtım bölgelerinde varlıkların daha verimli işletileceği, maliyetlerin azalacağı, kayıp kaçağın düşürüleceği söylenerek, elektrik dağıtımı özelleştirilmiş ama sonuçları bambaşka olmuştur. Özelleştirmelerden sonra her şey daha kötüye gitmiştir. Yatırım yapması beklenen özel sektör, yatırım yapmak bir yana devletten neredeyse bedava aldığı kurumların üzerine bir taş bile koymayıp, yapılan iyileştirme işlemlerinin bedelini faturalar üzerinden halka ödetmektedir. Özelleştirme ile ortadan kalkacağı iddia edilen kayıp kaçak bedelleri azalacağına daha da artmış, bunun maliyeti de vatandaşa yüklenmiştir.

Verimliliği ve üretkenliği artıracağız iddiasıyla her özelleştirmeden sonra binlerce insan kapı önüne konularak, işsiz bırakılmıştır. Düşürülen personel sayısı, verilen hizmetinde kalitesini düşürmüş, yaşanan olumsuzluklar artmıştır.  Tüm bu olumsuzlukları yaratan şirketleri denetleyecek, hesap soracak bir mercii de bulunmamaktadır.

Antalyalılar “sürekli neden elektrik kesiliyor?” sorusunun asıl cevabı burada yatmaktadır.  Gördüğünüz gibi özelleşince hiçbir şey güzelleşmiyor. Şirketler sonuna kadar kar ederken, halk her açıdan sonuna kadar zarar etmektedir.   Böyle bir tablo karşısında kaliteli bir hizmet ve ucuz elektrik beklemek hayalcilik olur.

Elektriğin vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğu günümüzde yapılması gereken, elektrik dağıtım şirketlerinin yeniden kamulaştırılması, elektrik enerjisinde üretimden tüketime kadar geçen süreçte merkezi bir planlama anlayışının benimsenmesi, yerli ve yenilenebilir ülke kaynaklarından azami ölçüde yararlanılması, kültür ve tabiat varlıklarını koruyan, doğal yaşamı tahrip etmeyen, bir enerji politikasına yönelmek gerekmektedir*.



*Elektrik özelleştirmelerine dair daha detaylı bilgi için http://www.emo.org.tr/ekler/e59e00fdeea8fea_ek.pdf

26 Aralık 2014 Cuma

Suriyeliler, Hıristiyanlar… Faşist Saldırılar. Antalya’da Neler Oluyor?


Son günlerde Antalya’da ardı ardına önemli olaylar yaşanıyor.  Antalya Valisi’nin Suriyeli göçmenleri hedef alan açıklaması, Akdeniz Üniversitesi öğrencilerine açılan yüzlerce soruşturma ve ardından ilerici, solcu öğrencilere dönük faşist saldırılar, yılbaşı öncesi İncil dağıtmak isteyen Hıristiyan yurttaşların engellenmesi…

Suriyeliler yine Hedefte

Antalya Valisi Muammer TÜRKER Uygulama Oteli’nde basın mensuplarıyla yaptığı toplantıda, kentte yaşayan Suriyelilere Antalya’yı terk etmeleri için tebligat yaptıklarını ifade etmiş. Antalya’nın öznel durumundan dolayı, kentin Suriyeliler için cazibe merkezi olmasını istemiyorlarmış.  İnsanın aklına gelmiyor değil, “Nedir bu Antalya’nın öznel durumu”. Herhalde turizm. Malum 2000’li yıllarla birlikte, Antalya Türkiye’nin turizm başkenti oldu. Her yıl kentimize milyonlarca turist geliyor ve bundan turizm geliri elde ediliyor. Haliyle Antalya “marka” bir şehir konumunda. Oysa bu makyajı kazıdığınızda, bambaşka şeylerle karşılaşıyorsunuz. Milyonlarca turist, binlerce otelde konaklayıp, turizme gelir katıyor ama bu otellerin çoğunun geliri İstanbul’a gidiyor, çünkü şirketlerin çoğunun merkezi İstanbul. Ayrıca her şey dâhil sisteminden dolayı, otelden çıkmayan turistlerin çoğu, Antalya’yı görmüyor bile. Yine turizmde çalışan yüz binlerce emekçi, mevsimlik işçi konumunda. Çalışma koşulları kölelik düzenini aratmıyor, yine çoğu güvencesiz ve sendikası yok. Herhalde valinin bahsettiği, Antalya’nın özel durumu bu.  Başka bir özel durumu varsa, sayın vali daha net anlatsın, biz de bilelim.

Suriyeliler Ucuz İş Gücü

Suriyelilere kenti terk etmeleri için tebligat gönderdiklerini ifade eden Vali Muammer TÜRKER, aynı Suriyelilerin ucuz iş gücü potansiyeli barındırdığı için üreticilerden istek geldiğini ifade ediyor. Yukarda turizm emekçileri için bahsettiğim çalışma koşulları, Suriyeli göçmenler içinde geçerli. Başta İstanbul ve Mersin gibi büyük iller olmak üzere, birçok yerde yaşayan Suriyeliler, ucuz iş gücü olarak kullanılıyor. Neredeyse hiç birinin sosyal güvencesi yok ve çok düşük ücretlerle çalıştırılıyor, güvenli beslenme ve barınma koşullarından yoksunlar. Üretici bundan memnun olurken, Suriyeliler yüzünden işini kaybettiğini düşünenler ise, hedeflerine Suriyelileri alıyor.  Irkçı hezeyanlarla Suriyelilere saldırılıyor. Antalya Valisi’nin açıklamasının mürekkebi kurumadan, Manavgat’ta tarımda çalışan ve işten dönen Suriyelilere saldırı gerçekleşti. Yol verme tartışmasıyla başlayan olay, ırkçı bir linçe dönüştü.

Artık hangi kent olursa olsun fark etmiyor, her olumsuzluk Suriyelilerden biliniyor.  Oysa o insanlar, bir savaştan kaçıp ülkemize sığındılar. Suriye’de yaşanan iç çatışmayı kimin körüklediğini, “Esad gitsin de ne olursa olsun” hezeyanı içinde olanların kimler olduğunu, hepimiz biliyoruz. Birleşmiş Milletlerin müdahalesine zemin hazırlamak için, kontrolsüz bir şekilde mülteci akınına kapılarını açan, “şu kadar sığınmacı gelirse, BM müdahale etmek zorundadır” deyip savaş çığırtkanlığı yapan, bizatihi AKP ve onun değişmez başkanı olma yolunda hızla ilerleyen, Recep Tayyip ERDOĞAN’dır.

Türkiye halkı için asıl tehlike olan, iç savaştan kaçıp gelen Suriye halkı değil, ülkemizde özellikle sınır illere yerleştirilen, dünyanın birçok yerinden getirilen, cihatçı teröristlerdir. Bunların çoğu bugün IŞİD ve El Nusra gibi cihatçı terörist örgütlerin safında savaşmakta, sınırlarımızdan kolayca ellerini kollarını sallayıp geçmektedirler. İlerde kontrolden çıkma potansiyelleri yüksek olan bu teröristlerin, Suriye’den sonra hedeflerine Türkiye’yi almaları uzak bir ihtimal değil. Bu teröristlerin Türkiye’nin herhangi bir ilinde ya da kentimizde gerçekleştireceği bir saldırıda, ne özel durumunuz kalır, ne de hassas durumunuz.


Akdeniz Üniversitesi’nde Soruşturma ve Faşist Terör

Akdeniz Üniversitesi son günlerde gündemden düşmüyor.  Yüzlerce öğrenci hakkında açılan soruşturmalarla birçok öğrenci okuldan atılma tehlikesiyle karşı karşıya. Yolsuzlukları ayyuka çıkan rektör, özel güvenlik ve polis işbirliğiyle öğrencileri soruşturmalarla yıldırmaya çalışıyor. Bu soruşturma terörünün yanında, son iki gündür Türkiye’deki birçok üniversiteyle eş zamanlı ilerici ve solcu öğrencilere dönük, faşist saldırılardan Akdeniz Üniversitesi de nasibini aldı.  Yolsuzlukları ve soruşturmaları protesto eden ilerici ve solcu öğrencilere faşistler, taş, sopa ve bıçaklarla saldırıyor. Tüm Türkiye’de ve Akdeniz Üniversitesi’ndeki bu saldırılar, sıradan değil. Ak Gençliği aktif duruma geçmeye çağıran Başbakan’ın bu çağrısına, Ak gençlikten önce, ülkücüler atılmış durumda. Mecliste, MHP’li vekillerin AKP her sıkıştığında, onun koltuk değneği olma görevini, sokakta da ülkücü faşistler üstleniyor. Dışarıdan getirdikleri saldırganlarla beraber, öğrencilere saldırıyorlar. Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü de bu saldırılara seyirci kalıyor. Yolsuzlukları protesto eden öğrencilere soruşturma üstüne soruşturma açarken, üniversite içinde bıçakla, satırla, sopayla gezenleri seyretmekle yetiniyor. Rektör bu saldırılar sayesinde, yolsuzluklarının gündemden düşeceğini düşünüyorsa yanılıyor.

İncil Dağıtımına Engelleme

Antalya İncil Kilisesi ve Antalya İncil Kiliseleri Derneği, her yıl olduğu gibi bu yılda Noel etkinlikleri kapsamında, Kaleiçi Üçkapılar bölgesinde bir dizi etkinlik düzenleyip, Türkçe İncil dağıtımı yapmışlar. İncil dağıtımı izin alınmadığı gerekçesiyle valilik kararıyla polis tarafından engellenmiş. Dernek yöneticileri her yıl yaptıkları etkinliğin izinli olduğunu belirtirken, Valilik çok sayıda şikâyet aldıklarını açıklamış. Hıristiyanların Noel kutlamalarına dönük saldırılar ve karalamalar da Antalya, tekil bir örnek değil. Türkiye’nin birçok yerinde yılbaşı kutlamaları üzerinden, Noel ve Hıristiyanlar hedef gösteriliyor.

Son günlerde Avrupa’da artan İslam karşıtı gösteriler, eleştiri konusu oluyor. Bu gösteriler Türkiye tarafından da tepkiyle karşılanırken, benzer uygulamalar ülkemizde de misliyle yaşanıyor. Suriyelilere karşı ırkçı saldırılar, Hıristiyan yurttaşlara tahammülsüzlük, ne ararsanız var. Faşizm öyle illetli bir hastalıktır, tüm bünyeyi sarar. Almanya’da Türk’e, Müslüman’a; Türkiye’de Kürt’e, Suriyeliye, Hıristiyan’a düşman olur.

İşte, asıl Antalya’ya zarar veren yukarda saydığımız olaylar. Antalya’yı tüm güzellikleriyle bir arada yaşanabilen bir şehir olmasını sağlamak, bizim elimizde. Ülkemizin ve kentimizin gerici ve ırkçı bir karanlığa gömülmesine müsaade etmeyeceğiz.

20 Aralık 2014 Cumartesi

AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ’NDE SORUŞTURMA TERÖRÜ


Akdeniz Üniversitesi’nde çeşitli eylemlere katıldıkları gerekçesiyle 250 öğrenciye 600 disiplin soruşturulması açılmış. Yanlış duymadınız evet, 600 soruşturma. Bir kısmı, herhangi bir eyleme falanda katılmamış. Kimisi bahsedilen eylemlerin yapıldığı gün, Antalya’da bile değil. Ama olsun, “belki ileride bir eyleme katılırlar” ihtimaliyle soruşturma açmışlar. Bazı öğrencilere de bir değil, beş değil, on değil, tam on beş soruşturma birden açılmış. Suçlar hep aynı, üniversite içinde de demokratik bir hak olan, yürüyüş ve basın açıklaması yapmak, bunlara katılmak. Yani öğrencilerin katıldığı her eyleme soruşturma açılmış.

Üniversite öğrencileri de bu toplumun bir parçası. Ülkede yaşanan sorunlara karşı, duyarlı olmaları kadar doğal bir şey yok. Akdeniz Üniversitesi öğrencileri de hem akademik sorunlara(üniversite harçları, barınma, yemekhane vb.)  hem de ülkede olup bitenlere seyirci kalmak yerine, seslerini yükselterek, taleplerini dile getirdikleri için şimdi disiplin soruşturmalarıyla karşı karşıya.

Oysa soruşturulması gereken, yolsuzluk iddialarından başını kaldıramayan Rektör ve adı yolsuzluk iddialarına karışan idari ve akademik personel olmalıydı. Akdeniz Üniversitesi Rektörü İsrafil KURTCEPHE rektör seçildiği günden bu yana, yolsuzluk iddialarının ardı arkası kesilmiyor.  Yolsuzlukların ilk ayyuka çıkması, ünlü hacker grubu Red Hack sayesinde olmuştu. Red Hack YÖK’ü hacklemiş ve üniversiteler hakkındaki birçok yolsuzluk belgesini yayınlamıştı. Bu üniversiteler arasında Akdeniz Üniversitesi ve onun rektörü İsrafil KURTCEPHE’de yer alıyordu*. 

İddialar arasında, inşaat ihalelerinde usulsüzlük, seçim öncesi dağıtılan dizüstü bilgisayarlar, üniversite içinde yapılan inşaatların ihalelerinin yandaş firmalara verilmesi gibi liste uzayıp gidiyordu.  Kurtcephe hakkındaki bu iddialar hakkında herhangi bir işlem yapılmadı, kendiside bu suçlamalar karşısında elbette istifa etmeyi aklına bile getirmedi. Ama rektör ve üniversite hakkında yolsuzluk iddiaları bitmek bilmedi. Torpille eleman alınması, alınanların bir kısmının Kurtcephe’nin yakını olması, Tıp Fakültesi Dekanının baskı yapılarak istifa ettirilmesi, üniversitedeki bazı birimlerin müdürlerinin hak etmedikleri yüksek maaşlar alıyor olması bu yılın yeni iddiaları. Rektör Kurtcephe’den bu iddialar hakkında da bir açıklama ve yalanlama yapılmış değil. Tabii istifa gibi bir mekanizmayı zaten hiç aklına getirmiyor.

İşte üniversite öğrencileri ülkede olduğu gibi, üniversitelerinde yaşanan bu yolsuzluk iddialarına da seyirci kalmadılar. Rektörden hesap sordular, rektörün istifa etmesini istediler. Hakkındaki iddialar karşısında üç maymunu oynayan rektör, sıra demokratik haklarını kullanan öğrencilere gelince, şahin kesildi. Başta yolsuzlukların hesabını soran, haksızlıklara karşı seslerini yükselten öğrencilere karşı soruşturma terörü başlattı. Şimdi 250 öğrenci ciddi soruşturmalarla karşı karşıya. Uyarı ve kınamadan başlayıp, okuldan uzaklaştırma ve atılmaya uzanacak bir süreç yaşanabilir.

Şimdi Antalyalılara düşen, üniversite öğrencilerine sahip çıkmak. Malum, 17-25 Aralık yolsuzlukla mücadele haftasındayız. Geçen yıl ülkemiz asrın en büyük yolsuzluk olayıyla sarsılmıştı. Şimdi bir hafta boyunca, bu yolsuzlukların unutturulmaması ve halkın çalınan her kuruşunun hesabını sormak için, alanlarda sesimizi yükseltiyoruz. Bu mücadelenin yanında, kentimizde yaşanan bu yolsuzluklara da seyirci kalmamalıyız. Bu yolsuzlukların açığa çıkmasını istedikleri, üniversitede bilime, öğrencilerin ihtiyaçlarına harcanması gereken paraların nereye harcandığının hesabını sorduğu için, disiplin soruşturmalarının hedefi olan öğrencilere de sahip çıkmalıyız.

Akdeniz Üniversitesi öğrencileri, yolsuzluk iddialarının peşini bırakmıyor. Haklarındaki yüzlerce soruşturmaya rağmen, yine rektörün ensesindeler. Bizlerde tıpkı Akdeniz Üniversitesi öğrencileri gibi, bu yolsuzluk iddialarının peşini bırakmamalıyız, bu mücadelede öğrencilerle yan yana olmalıyız.

Buradan Akdeniz Üniversitesi rektörüne, bir kere daha çağrıda bulunuyorum. Hakkındaki yolsuzluk iddialarından dolayı görevinden istifa etmelidir, ama daha önce öğrenciler hakkında açılan idari soruşturmaları durdurmalıdır.

*http://antalyasolu.org/54-sabri-kirdar/universite-degil-arpalikmis

14 Aralık 2014 Pazar

EZİLEN ÇİMENLER DEĞİL, DİRENEN KARINCALAR OLACAĞIZ…


Twitter fenomeni @fuatavni’nin “deşifre ediyorum” dediği paralel operasyonu, 14 Aralık Pazar günü gerçekleşti.  Dün kol kola yürüyen, birçok operasyonu birlikte yürüten AKP ve cemaat bu gün iki düşman olmuş durumda. 17 Aralık yolsuzluk operasyonuyla başlayan bu düşmanlaşma süreci, bu gün itibariyle yeni bir boyut kazandı. Cemaatin gazetesi Zaman’ın genel yayın yönetmeni ve televizyonu Samanyolu’nun yöneticisi de gözaltına alındı.

Zaman gazetesi genel yayın yönetmeni Ekrem DUMANLI, gözaltına alınmadan önce yaptığı basın toplantısında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’a seslenerek, şöyle diyordu; “ 10 yıl boyunca sizlerle dünyanın dört bir tarafına gittim, yan yana olduk, röportajlar yaptık. Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini öyle mi ele geçirmeye çalıştım?"

Açıklama tanıdık gelmiştir. Cemaatle AKP’nin arası ilk olarak dershanelerin kapatılması meselesiyle açılmıştı, işte o günlerde dönemin Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN çok konuşulacak bir açıklama yaparak, cemaati kastederek şöyle demişti; “ne istediniz de vermedik”. Ama bu açıklamanın devamını getirmedi, cemaat ne istemişti de Recep Tayyip ERDOĞAN her istediklerini yapmıştı. Bunları öğrenemedik tabi.

Ekrem DUMANLI ve Recep Tayyip ERDOĞAN’ın bu açıklamalarını yan yana koyunca, suç ortaklığı aleni şekilde ortaya çıkıyor. Cemaat ve AKP on iki yıl boyunca kol kola yürüdü ve her şeyi birlikte yaptılar. Cemaatin AKP hakkında söyledikleri, AKP’nin de cemaat hakkında söylediği her şey doğru. AKP, on iki yıl boyunca, cemaatin devletin içinde özelliklede yargı ve emniyet içinde örgütlenmesine müsaade etti. Yargı ve emniyette örgütlenen cemaat eliyle Ergenekon, Balyoz ve KCK operasyonları ve davaları yürütüldü. Bu günlerde Hrant Dink cinayetini bütünüyle cemaate yıkmaya çalışan AKP iktidarı, o günlerde cinayette ihmali ve sorumluluğu olan içinde cemaatçilerinde olduğu tüm kamu görevlilerine kol kanat germişti.  Cemaat de tüm bu yıllar boyunca AKP’nin iktidarlaşması uğruna, elindeki basın gücünü de kullanarak, algı operasyonlarını yürütmüştü. AKP’ye dönük her türlü muhalefeti, darbecilikle yaftalamayı marifet haline getirmişti. TEKEL Direnişinden Gezi Direnişine kadar her hareket, marjinallikle, kökü dışarıda olmakla yaftalanıyordu.

Gün geldi devran döndü, ortaklık bozuldu. AKP artık tek güç olmak için düğmeye basınca, cemaatte kolay lokma olmadığını, yıllardır bir örümcek ağı gibi sardığı devlet kurumlarını ve gücünü kolay kaybetmeyeceğini ispatlarcasına, dişini gösterdi. Süreç dershane kriziyle başlayıp 17 ve 25 Aralık yolsuzluk operasyonuna kadar uzandı. Şimdilik AKP kazandığı seçimlerinde gücüyle hamle üstünlüğünü ele geçirmiş durumda.  Poliste ve yargıda yaptığı hamlelerle cemaati sıkıştırmaya devam ediyor, cemaatte kolay teslim olma niyetinde değil.

Savaş tüm hızıyla devam ediyor, bu savaştan her iki tarafın iddia ettiği gibi, bir demokratikleşme çıkmayacak. Çünkü iki tarafta bir demokrasi savaşı vermiyor, saray kavgası yürütüyor. Recep Tayyip ERDOĞAN KaçAK sarayında tüm yetkileri elinde toplayacağı bir diktatörlüğe dönüştürmeye uğraşırken, cemaat de devletin içinde örgütlediği gücünü kaybetmemenin gayretinde. Bu saray kavgasının kazananı halk olmayacak.

Tepede filler tepişmeye devam ediyor ama biz altta ezilen çimenler olmayacağız. Tam tersine fillere direnen karıncalar olacağız. Yaşar Kemal’in “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” romanında olduğu gibi. “Filler Sultanı gücüne güvenerek, karıncalara savaş açar. Haklı ya da haksız olmak, onun için önemli değildir. Gücünü, kendinden milyonlarca kez küçük karıncalar üzerinde, denemektir niyeti. Ancak karıncalar birleşir ve haksızlığa boyun eğmeden fillerin sultanlığını devirirler.”

Şimdi biz de küçük karıncalar gibi birleşerek ve Haziran isyanından aldığımız güçle kurulmak istenen diktatörlük düzenine karşı, gerçek bir halk muhalefetini yaratacağız. Tapelerle, gizli dinlemelerle değil, halkın coşkun akan seliyle bu zalim düzeni alaşağı ederek, halkın iktidarını yaratacağız.