20 Kasım 2014 Perşembe

Kara Lastiklilerin Öfkesi Büyüyor


Bizim oralarda Trabzon lastiği denilen lastik ayakkabılar vardı, biz çocukken. Halen var mı bilmiyorum? Tarlaya çay toplamaya giderken ya da okulun bahçesinde top oynarken giyerdik. O kara lastikle topa gelişine vurdun mu, bir ok gibi ayaktan çıkardı top.  Hiç ayağımızdan çıkarmazdık. Mağazadan alınmış yeni bir ayakkabı, o kara lastiğin yanında hiçbir şeydi.  

Çocukluğumuzun o efsane kara lastiğini yeniden hatırlayıverdik birden. Ama sevinçle değil, bu sefer boğazımıza oturan bir hıçkırıkla. Ermenek’te yaşanan maden faciasında göçük altında kalan madencinin babasının ayağında göründü, tekrar bize. Yırtık kara lastikleriyle umutla geri dönmesini beklediği evladını, bir daha hiç dönmeyeceği bir yolculuğa uğurlarken.  Günlerce, bir umutla oğlunun o enkazdan sağ çıkmasını beklemişti. Annesi “oğlum yüzme de bilmez, ne yaptı ki acaba?” dediğinde üzüntü ve öfke karışımı duygu, o kara lastikle bir kere daha oturdu yüreğimize.  

“Yeni Türkiye” dedikleri, böyle bir ülke fotoğrafı işte… Bir tarafta iktidar eliyle beslenip semiren, paraları ayakkabı kutularına istifleyen, sömürücü bir azınlık; diğer tarafta onların kar hırsına kurban giden, üç kuruşa madenlerde, asansörlerde, naylon çadırlarda, balık istifi dolduruldukları arabalarda yitip giden, yoksul emekçiler.  Adeta, işçiler için cehenneme dönmüş yeni bir Türkiye. Bu ölümleri fıtrat gören, zengin sevici bir iktidar...  

Öyle bir iktidar ki ölen madencinin babasına kışta kıyamette giyeceği bir ayakkabı almak yerine, yeni bir kara lastik alıyor. Her zaman yaptıkları bir şey yapıyormuş gibi görünüyorlar. Madende taşeron işçiler çalıştırılıp, öldürülüyor mu? Taşerona karşı yasa hazırlıyor görünüp, taşeronu kalıcılaştırdıkları gibi mesela. Gezi parkına AVM yapmaktan vazgeçmiş görünüp, üç yıllık plana yeniden eklemek gibi.

Her iş kazasından sonra, sanki kendilerinin bir sorumluluğu yokmuş gibi, işi patronlara havale ediyorlar.  Ama hiçbir şey yapmıyorlar, ardından gelsin yeni iş kazaları. Sekiz madencinin daha yeni toprağa verildiği günün ertesinde, Antalya organize sanayi bölgesinde bir çamaşır yıkama tesisinde, kazan patlaması sonucu üç işçi daha “cinayete” kurban gidiyor. Yine denetimsizlik, yine ihmal…

AKP, asla işçinin emekçinin lehine bir adım atmayacaktır. Çünkü fıtratında böyle bir şey yok. 12 yıllık iktidarı boyunca, bunu defalarca gösterdiler. AKP 12 yıl boyunca piyasacı bir talan ekonomisi, özelleştirmeci bir yağma düzeni yarattı. Bu yağma düzenini korumak için de şimdi bir “güvenlik devleti” yaratmaya çalışıyor, iş güvenliğine, emekçilere “bulunamayan kaynaklar!”, halka ve emekçilere saldırmak için, bir buçuk milyon gaz fişeği alımına harcanıyor. Binlerce yaşam odası yapabilecek kaynaklar, kaç Ak Saraylara harcanıyor.

Ama onbin odalı saray da yapsalar, kara lastiklilerin öfkesi birikiyor. AKP’nin en büyük korkusu, o ayakların bir gün baş olması. Ama korkunun ecele faydası yok, emekçilerin kanı üzerinde yükselen bu saltanatınız, yine emekçilerin birleşik mücadelesiyle yıkılacak.  

 

7 Kasım 2014 Cuma

ZEYTİN AĞACI VE KADER


Yıllar önce köyümüzdeki evin önündeki alanı genişletmek için, babam bir iş makinesi getirtmişti. Makine işe girişmiş alanı düzlerken, evin yanındaki dut ağacının sökülmesine ve alanın biraz daha genişletilmesine karar verildi. İş makinesi tam ağacı biraz yan yatırdı ki babaannem bir ok gibi atıldı ve ağacın sökülmesine engel oldu. Ne yaptılarsa da babaannemi ikna edemediler. Oturduğum çeperin üzerinde, çocuk aklımla olan bitene bir anlam verememiştim. Artvin’in bir köyündeyiz, her taraf ağaç, bahçemizde birkaç dut ağacı daha var zaten, ne olacak ki demiştim. Sonra anlayacaktım bir ağacın ne demek olduğunu. Hayatın, yaşamın ta kendisiydi. Gün gelecek, üç beş ağacın neler yapacağına da tanık olacaktım milyonlarla beraber. Bütün bir ülkenin üzerine çöken karabasanın, üç beş ağaçla nasıl bir umut ışığına dönüştüğüne tanık olacaktık.

Dün Soma’nın Yırcalı Köyü’nde yaşanan zeytin ağacı katliamını ve ağaçlarını savunan köylüleri görünce, babaannemi bir kere daha hatırladım. Aynı kararlılığı köylü kadınların yüzünde gördüm. Birkaç ay önce yaşanan maden faciasıyla adeta insan katliamının yaşandığı Soma’da, şimdide ağaç katliamı yaşanmıştı. Termik santral yapmak uğruna, 6000 zeytin ağacı köylülerin tüm çabasına rağmen iş makineleriyle söküldü. İktidarın sermaye severliğinden aldığı güçle Kolin denen şirket, bir ağaç katliamına imza attı. Madende çalışmayanların tek geçim kaynağı olan zeytinlikler yok edildi. Köylüler bir anda taşeron işçileştirildiler. Artık madenlere inmekten başka çareleri kalmadı.

Seksen yılda yetiştirilen zeytin ağaçları, bir gecede yok edildi. Zeytin ağaçları insanların asırlık dostlarıdır. O zeytin ağacı sayesinde Tanrıça Athena, Atina kentinin tanrıçası olma hakkını kazanabilmiştir.  Atina kenti için, denizlerin tanrısı Poseidon ile yarışmaya tutuşur Athena, Olympos’un diğer tanrıları hakem tutulur. Poseidon Atina kentinin üstünde tuzlu bir göl meydana getirir, tanrıça Athena ise bir zeytin ağacı. Tanrılar zeytin ağacını daha yararlı bulurlar, bölgenin ve kentin yönetimini Athena’ya verirler. Bugün bile mitosun geçtiği yerde, bir zeytin ağacı durur. O günden bugüne Anadolu halkı içinde vazgeçilmezdir zeytin. Daha nice efsanenin de konusudur zeytin. Kimi zaman olimpiyatları kazanan sporcuların başındaki taçtır, kimi zaman barışın sembolüdür.

İşte insanlık için bu kadar kıymetli olan zeytin ağaçları, insanlığın zararına çalışacak bir termik santral uğruna yok ediliyor. AKP’nin bitmek bilmeyen kar hırsı, son olarak zeytinlik alanlarına gözünü dikmiş durumda. Torba yasada yapılan değişiklik zeytinliklerin idam fermanı oldu. Yırcalı Köyü’de bunun ilk kurbanı. Görünen o ki sonda olmayacak.

Yırcalı Köyü’nde ağaçların söküldüğü akşamın gündüzünde, Kader ORTAKAYA’da asker kurşunuyla bu yaşamdan sökülüp alındı. Özgür sanat girişiminin Kobane için yaptığı eyleme askerlerin ateş açması sonucu, sınırın öte tarafına Kobane’ye geçmeye çalışan Kader ORTAKAYA başından vurularak, hayatını kaybetti. “Kobane’de ne işimiz var, gidin Kobane’de savaşın” diyenlere bir cevaptı Kader. IŞİD’in barbarlığına karşı insanlığı savunmak için gittiği yolda, yaşamını kaybetti. Bir insan, bir devrimci olmanın sorumluluğuyla Kobane’ye gitmekte tereddüt etmedi.

Tıpkı Likyalı Sarpedon gibi. Likya kralı Sarpedon hiçbir çıkar gütmeden, sırf Anadolu topraklarını saldırıya karşı korumak için gelmiştir, Likya’dan Troya önlerine. Yunanlılar yüzlerce gemi, binlerce askerle Troya’yı kuşatmaya gelmiştir. Çanakkale boğazını aşıp, Anadolu’yu istila etmek istemektedirler. Sarpedon Troya düşerse, tüm Anadolu’nun düşeceğini bilmektedir. O yüzden hiç gözünü kırpmadan Troyalıların yardımına koşar, tıpkı Anadolu’daki diğer halklar gibi, Amazonlar gibi. Savaş boyunca Troyalıların bile yıldığı olur ama ışık ülkesinin yiğidi hiç gevşemez. Tam bir bilinç ve yurtseverlikle savaşır.  Gün gelir bu uğurda yaşamını yitirir.

“Kobane’den bize ne diyenlere” asırlar öncesinden bir cevaptır Sarpedon’un yiğitliği. Şimdi Likyalı Sarpedon’un ışığı, Kader’in direncinde yayılıyor insanlığa.

Anadolu halkı bir kere daha coğrafyasını savunmak, insanlığı savunmak için her alanda direniyor. Soma’da doğasını, coğrafyasını, Kobane’de insanlığı savunmaya devam ediyor ve devam edecek. Dün son yolculuğuna uğurladığımız Devrimci Yol’umuzun önderlerinden Nasuh MİTAP’ın savunmasında ifade ettiği gibi “bütün insanlara sömürüsüz, baskısız, özgürlük, bolluk ve mutluluk dolu bir gelecek için.”

20 Ekim 2014 Pazartesi

“EMİR, DEMİRİ KESER”


Kobane direnişi, 35. gününü de geride bıraktı. Bir kent, bir aydan fazladır insanüstü bir çabayla, insanlığın son zamanlarda gördüğü bir vahşet çetesine karşı direniyor. Burnumuzun dibinde insanlık ve barbarlık arasında yaşanan bu direnişi, sırf Kürtler direniyor diye, başta devlet ricali olmak üzere, görmek istemeyen ve hatta IŞİD kazansın diye bekleyenler şimdilik hüsrana uğramış durumda. Ama IŞİD tamamen Kobane’den uzaklaştırılabilmiş değil. Kobane için halen tehlike sürüyor.

Kobane’de direnen YPG’yi IŞİD’le bir tutan ve bir türlü Kobane’ye koridor açmamakta direnen AKP iktidarı, “peşmergenin Kobane’ye geçişine izin verdiklerini” bugün açıkladı. Hatta Mevlüt ÇAVUŞOĞLU “Kobane’nin düşmesini asla istemiyoruz” bile dedi.  Daha dün “Cumhurbaşbakan” Recep Tayyip ERDOĞAN “ Son günlerde bir şeyler dolaşmaya başladı. Nedir o? PYD’ ye silah desteği vermek ve PYD’ ye verilecek silah desteğiyle IŞİD’e karşı bir cephe oluşturmak.  Tamamda PYD şuanda bizim için PKK ile eştir. O da bir terör örgütüdür. Bir terör örgütüne kalkıp da bize dost olan NATO’da dost olduğumuz Amerika’nın böyle bir desteği, açıktan açığa bize söyleyerek, bizden evet ifadesini, yaklaşımını beklemesi çok yanlış olur, böyle bir şeyi bizden beklemesi mümkün değil, böyle bir şeye biz evet diyemeyiz” dedi.  İşte bu açıklamanın mürekkebi daha kurumamışken ABD’nin PYD’ ye silah yardımı yaptığı ve Türkiye’nin peşmergenin geçişine izin verdiği açıklandı. Ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Türkiye’ye bilgi verildiğini de ifade etti. Yani “NATO’nun Libya’da ne işi var” deyip, hemen ardından Libya operasyonuna koşar adım gidilmesi gibi, Amerika’dan talimat gelince hemen çark edildi.

Oysa düne kadar IŞİD’i PKK ile eşitleme kurnazlığıyla IŞİD’in Kürtleri ezeceği hesabı yapılıp, “Kobane düştü düşecek” diye sevinç içinde beyanatlar veriliyordu. “Kobane için koridor açılsın, Kobane de yaşananlara sessiz kalınmasın” diye sokağa çıkan insanlarına hunharca saldırıp, ülke iç savaşın eşiğine getirilmişti. Burnunun dibinde kendi halkının çığlığını duymayanlar, okyanus ötesinden gelen talimatı anında duyabildiler. Güzel  bir ata sözü vardır; emir demiri keser. ABD’den emir gelince, anında çark edildi.   

Herkesin Suriye’de yaşananlara dair bir planı varken, AKP iktidarı tamamen seyirci konumunda. Yaşanan gelişmelerle bağları kopmuş, Esad düşmanlığını tamamen mezhepçi bir şekilde saplantıya dönüştürmüş durumda.  İçerde “barış yapıyorum” dediği Kürtlerin, Suriye’de imha edilmesine ses çıkarmama ve göz yumma hamlesi şimdilik Kürtlerin direnişiyle duvara tosladı.

Sadece AKP değil, ABD’de çok istemese de kendi oyun planına çok uymayan, onun Suriye hayaliyle uyumlu olmayan PYD’ye yardım etmeye mahkûm oldu. Emperyalist güçler her zaman oyun kurarlar, ama her zaman oyunu kazanamazlar. Bugün ki yardıma bakıp, bir anda PYD ve Kürt hareketini işbirlikçilikle yaftalamaya çalışanlar, acele etmesinler sonra utanabilirler.

AKP’nin yakın müttefiki Barzani’nin bugün Rojava ve kantonları tanıması, Kobane’ye yardım göndermesi birazda “mecburiyetten” diyebiliriz. IŞİD’in karşısında Irak’ta düştüğü durum, Suriye’de PYD’yi görmezden gelmesine rağmen, PYD’nin IŞİD’e karşı gösterdiği direnç, PKK-PYD çizgisi karşısında Barzani’nin Kürtlerin lideri görüntüsüne darbe vurdu. Şimdi Barzani birazda düştüğü durumdan kendini kurtarma derdinde ama PYD, peşmerge desteğine ihtiyaçları olmadığını açıklayarak, Barzani’nin hamlesini boşa düşürmüş durumda.

Kobane, insanlık ve barbarlık arasında bir kavganın sembolü durumunda. Bugün bize düşen görev gericiliğe, çeteciliğe ve emperyalist barbarlığa karşı, direnen halkların yanında olmaktır.

24 Eylül 2014 Çarşamba

MESELE SADECE ANSAN DEĞİL!


Antalya Sanatçılar Derneği (ANSAN) 1993 yılından beri kullandığı, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne ait, tarihi Kaleiçi’ndeki mekânından çıkarılmak isteniyor. ANSAN 2013 yılında kullandığı mekânı, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nden 15 yıllığına yeniden kiraladı. Ancak 30 Mart yerel seçimlerinden sonra, belediyeyi tekrar kazanan AKP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes TÜREL ANSAN’a yeniden el attı. Daha önceki belediye başkanlığı döneminde de ANSAN’ı mekândan çıkarmak isteyen Türel, başarılı olamamıştı. İddialara göre Türel ANSAN’ı çıkarıp, mekânı Mc Donalds’a verecekti ama başarılı olmadı. Büyükşehir Belediyesini de kaybedince, ANSAN rahat bir nefes almıştı. Ama Türel yeniden belediye başkanı seçildi ve tekrar ANSAN’a el attı.
Antalya Büyükşehir Belediyesi şimdi tek taraflı olarak, çeşitli bahaneler öne sürerek, ANSAN’la yapılan kira sözleşmesini feshetmek istiyor.  Bunu da ANSAN’da yapılan faaliyetlerin belediyeye bildirilmediği bahanesiyle “tek taraflı kira sözleşmesini feshettik, mekânı boşaltın” diye bildiriyor. Bunun üzerine ANSAN yöneticileri mahkemeye başvurarak, yürütmeyi durdurma kararı alıyorlar. Ama Türel pes etmiyor, bu sefer nasıl oluyorsa Muratpaşa Kaymakamlığı marifetiyle ANSAN’ı tahliye ettirmeye çalışıyor. Bugün kaymakamlık yetkilileri, peşlerinde zabıtalar, çevik kuvvetle birlikte tahliye kararını bildirmek için ANSAN’a geldiler. Yüzlerce kişi de ANSAN’ın tahliyesini engellemek için, onları bekliyordu. ANSAN yetkilileri, kaymakamlıktan gelen yetkililere mahkemenin yürütmeyi durdurma kararını gösterdiler. Ama kaymakamlık yetkilileri mahkemenin kararını tanımayacaklarını ve derhal mekânın boşaltılmasını isteyerek,  mekândan çıktılar.
Recep Tayyip ERDOĞAN için, Atatürk Orman Çiftliği’nde kaçak olarak inşa edilen Ak Saray’a da Danıştay, durdurma kararı vermişti. Recep Tayyip ERDOĞAN da mahkeme kararı falan tanımayacağını ve inşaatın devam edeceğini söylemişti. Dediğini de yaptı ve mahkeme kararı falan da tanımadı, inşaat halen sürüyor. Muratpaşa Kaymakamlığı da işte bu tutumdan güç almaktadır.    

Kaymakamlığın bu hukuk tanımaz tutumuna rağmen, ANSAN yetkilileri ve orada toplanan halk da “burayı terk etmeyeceklerini, bu hukuk tanımaz tutuma karşı ANSAN’ı savunacaklarını” söyledi. Bunun üzerine polis birkaç saldırı girişimi denemeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Ardından, mahkeme kararını tanımayacaklarını açıklayan Muratpaşa Kaymakamlığı yetkilileri, bu sefer Muratpaşa Kaymakamı’nın “mahkemeden alınan bir üst yazıyla yürütmeyi durdurma kararının kendisine getirilmesi durumunda, kararı yeniden gözden geçireceğini” bildirdi. Bu da başka bir hukuk tanımazlık olmasına rağmen, ANSAN avukatları bu talebi de yerine getirdiler. Kararı incelemesinin ardından kaymakam daha fazla direnemedi ve tahliye kararından vazgeçildi, bir tutanak tutularak polis kuşatması kaldırıldı, şimdilik ANSAN kurtuldu.

Şimdilik diyorum, çünkü Menderes TÜREL ANSAN’ı tahliye etmekten vazgeçmeyecek. Çünkü mesele sadece ANSAN değil. AKP, Büyükşehir Belediyesi eliyle Antalya’da ne kadar çağdaşlığı, ilericiliği temsil eden mekân ve kurum varsa saldırmak niyetindedir. ANSAN’ın ardından sıra Yavuz Özcan Parkında bulunan ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne kiralanan mekânlara gelecektir. Daha bir kaç hafta önce, belediyeye ait öğrenci yurdu bir oldubittiyle sıfırcı Bilal ERDOĞAN’ın vakfı, TÜRGEV’e devredildi. Öncesinde hiçbir talep ve ihtiyaç olmamasına rağmen, Sarısu mesire alanına sadece kadınların kullanabileceği bir kadınlar plajı açıldı.

Tüm bu yaşananlar AKP’nin özelde nasıl bir Antalya, genelde ise nasıl bir Türkiye istediğinin kanıtıdır. Tüm ülkeyi, gerici bir kuşatmayla sarmalamak istiyorlar. Ülkenin, kentlerin en değerli mekânlarını, doğal alanlarını piyasaya açmaya uğraşıyorlar. Ülkeyi dinci, gerici bir diktatörlüğe sürüklüyorlar.  Bugün ANSAN’da yaşananlar, bu kuşatmaya karşı nasıl bir cevap verileceğinin de kanıtıdır. Artık her sokağı, ağacı, dereyi, yaşamı birleşerek ve direnerek kazanmaktan başka çare yoktur. Hak ve hukukun tanınmadığı yerde direnmek de meşrudur.      

8 Eylül 2014 Pazartesi

PİS OLAN SİZİN KOKUŞMUŞ, FAŞİST ZİHNİYETİNİZDİR.

Mahir ÇETİN, 3 Eylül günü Antalya’nın Kaş ilçesinde öldürüldü. Ölümü sıradan bir ölüm gibi görüldü, üzerinde bile doğru dürüst durulmadı. Oysa Mahir ÇETİN Antalya’nın Kaş ilçesinde, 30 kişilik faşist bir grup tarafından linç edildi. Faşistler “pis Kürtler” diyerek, Mahir ÇETİN ve kuzenine saldırmış, aldığı darbeler sonucu da Mahir ÇETİN hayatını kaybetmiştir. 

Mahir ÇETİN, ülkemizin birçok yerinde, Kürtlere dönük yaşanan linç saldırılarının bir benzerine maruz kaldı. Onlardan farkı, bu sefer Mahir’in hayatını kaybetmesiydi. Önceki olayların hepsi “vatandaşların tepkisi” olarak geçiştirilmiş, kimse bir ceza almamıştı. İşte faşistlere sağlanan bu rahatlık ve konfor ortamıydı Mahir’in canını alan.

Tüm ülkedeki linç girişimlerini buraya yazmaya kalksam, sayfalar yetmez. Ama şöyle Antalya’da yaşanan birkaç örneği hatırlarsak, durumun nasıl normalleştirildiğini ve linç girişimlerinin nasıl cezasız bırakıldığını daha iyi görürüz.

Yıl 2007, yer yine Kaş. “Terör” protestosu yapan faşist bir grup, ilçede yaşayan Kürtlere saldırır. Kürtler dört gün boyunca peş peşe saldırılara maruz kalırlar.  Dokuz Kürt öldüresiye dövülür, Türk Bayrağını öpmeye zorlanırlar. Kürtler bayrağı öperken, eli sopalı faşistler de onları sopalarla öldüresiye döver. Olay jandarmaya bildirilir ama herhangi bir işlem yapılmaz. Olay basına yansıyınca, jandarma yetkilileri bölgede olay olmadığını savunurlar.

Yıl 2008, Antalya’da 25 Kürt işçinin kaldığı tek katlı eve saldırı olur, eve yanıcı maddeler atılır. Bu olay daha tam aydınlatılmadan, başka bir saldırı daha gerçekleştirilir. “Burada PKK’li istemiyoruz” diyerek, saldırıya geçen grup bu sefer evin içine bir torba dolusu kene atar. İşçiler olayı polise bildirir, ama polis saldırıyla ilgili hiçbir işlem yapmaz. “Rahatlatıcı” açıklamayı Tarım İl Müdürü yapar, keneler Kürt işçilere zarar vermemiştir. Saldırganlar zaten gözaltına bile alınmaz.

Yıl 2009, Yer Kaş’ın Kalkan beldesi. Servet YANIK isimli Kürt yolda yürürken, beş altı kişilik bir grubun saldırısına uğrar. Grup yol kenarındaki parke taşları kullanarak, Servet YANIK’ı hastanelik eder.  Servet YANIK, saldırganlardan şikâyetçi olur. Gözaltına alınan saldırganları savcı tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk eder, ama mahkemece serbest bırakılırlar.

Yıl 2009, Serik’te seralarda çalışan Kürt işçilere saldırı gerçekleşir. Kürt işçilerin bulunduğu seralar ve barınaklar taşlanır. Jandarma köye gelir, olay yatışır, kimse gözaltına alınmaz.

Buraya, Antalya’da seçim zamanlarında Kürt partilerine, merkezi kampus ve ilçelerdeki fakültelerde Kürt öğrencilere dönük ırkçı saldırıları da yazmıyorum.

İşte faşistlere sağlanan bu saldırganlık konforu, bir cana daha mal oldu. 30 kişilik saldırgan gruptan bir kişi tutuklanmış. Bu kişi, ya yakında serbest bırakılır ya da Ethem’in katili Ahmet ŞAHBAZ gibi az bir cezayla ödüllendirilir.

Sözde yeni ama tüm kurumlarıyla ve süren düzeniyle eski olan Türkiye’de değişen bir şey yok. Sözde barış sürecindeyiz. Kimse süreci, izlenecek yolu bilmiyor. Tek söylenen, “silahlar sussun, silahlar bırakılsın”. Oysa bu ülkenin ötekisi olan, silahlı bir gücü olmayan halkların uğradığı katliamların acıları taptaze. Daha dün, 6-7 Eylül katliamının yıl dönümüydü. Elinde silah olmayan, sırf Rum oldukları, Ermeni oldukları için iki gün boyunca herkesin gözleri önünde malları yağmalanan, öldürülen insanların hesabı sorulmadı, “özel harp dairesinin mükemmel bir işiydi” denip kutsandı.

Silahlar sussa bile, ötekine tahammülü olmayan, Kürtlerle komşu olmayı bile kendine yediremeyen milyonlar var bu ülkede. İşte asıl pis olan bu kokuşmuş, faşist zihniyettir, kimliği yüzünden öldürülen Mahir değil… 

5 Eylül 2014 Cuma

ANTALYA DEPREME HAZIRLIKLI MI?


Son bir aydır Antalya depremlerle peş peşe sallanıyor. Her hangi bir maddi hasara ya da can kaybına yol açmasa da sık aralıklı depremler korku yaratıyor. Antalya’da son zamanlarda yaşanan ve derecesi 6.0’ya yaklaşan bu depremlerin hasara yol açmamasının en büyük nedeni, yüzeye yakın olmaması. Yüzeye yakın olması halinde bu depremlerin hasara yol açması kaçınılmaz.

Peki, bu kadar sık gerçekleşen deprem, yaklaşan büyük bir depremin işareti mi? Böyle bir deprem olsa Antalya kenti bu tür bir depreme hazırlıklı mı?

Antalya’nın büyük bir kısmı 2. Derece deprem bölgesi, geriye kalan kısımları 1,3 ve 4. Derece deprem bölgesi. Kemer, Kumluca, Finike, Demre ve Kaş diğer ilçelere göre deprem açısından 1. derece riskli bölgeler. 2. Dereceden riskli bölgeler Antalya merkezi, Serik, Manavgat, Korkuteli ve Elmalı. 3. Dereceden riskli bölgeler Akseki ve İbradı. 4. Derece riskli olan bölgeler ise Alanya, Gazipaşa ve Gündoğmuş.

Antalya’da büyük çaplı bir deprem en son 1743’te yaşanmış ve aralıklı olarak 300 yılda bir yaşandığı tahmin ediliyor. Antalya’daki aktif fayların uzun süredir, suskun olduğu görülüyor. Yani, olası büyük bir deprem Antalya’nın kapısında. Peki, kentimiz olası büyük bir depreme hazır mı? Soruna maalesef olumlu bir yanıt veremiyoruz. Ülkemiz ne kadar depreme hazırlıklıysa, Antalya’da o kadar hazırlıklı işte.

Antalya İnşaat Mühendisleri Odası ve Jeoloji Mühendisleri Odalarının verilerine göre, Antalya’da 120 bin bina bulunmakta. Bu binaların yaklaşık 85 bini 1998’den önce yapılmış ve çoğu deprem riski taşıyor. Riskli binaların başında da elbette, kamu binaları geliyor. Bu binalar yapılırken, Antalya’nın deprem riski 4. Derece olarak biliniyordu. Ama bu risk derecesi daha sonra 2. Dereceye çıkarıldı. Ama görüldüğü gibi, çoğu bina depreme dayanıklı değil.

Sık sık yaşanan bu depremler, umarım yetkilileri biraz kendine getirsin ve Antalya’nın deprem hazırlıkları gözden geçirilsin. Riskli binalar derhal tespit edilmeli ve gereken önlemler alınmalı. Antalya yoğun göç alan bir kent ve bu göçle orantılı yoğun bir yapılaşma var. Son zamanlarda yüksek katlı binaların sayısı, giderek artıyor. Bu yapıların depreme dayanıklı şekilde yapılması için, tüm denetimlerin düzgün şekilde yapılması sağlanmalı. Özellikle riskli bölgeler, kesinlikle imara açılmamalı.

Deprem öncesi yapılacaklar ve alınacak önlemler kadar, olası bir deprem sonrasına da hazırlıklı olunmalı. Deprem için toplanma yerleri belirlenmeli, acil yardım ve kurtarma ekipleri hazır hale getirilmeli, Kızılay’ın stokları gözden geçirilmelidir.

28 Ağustos 2014 Perşembe

MADALYA VARSA SORUN YOK!


Nihayet Recep Tayyip ERDOĞAN yemin ederek, Cumhurbaşkanlığı görevine başladı. Yemin törenine kadar anayasayı iğdiş etti. Öyle ki Resmi Gazete bile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kesin sonuçlarını, yemin töreni sabahı yayınlayabildi. Recep Tayyip ERDOĞAN bu süre zarfında kendinden sonra AKP’nin iplerini elinden bırakmamak için, partisini dizayn etti. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından, alelacele 27 Ağustos’ta olağanüstü kongre kararı alarak, “kardeşim” dediği Abdullah GÜL’ü de saf dışı bırakmış oldu. Öyle ki Recep Tayyip ERDOĞAN’ın kalemşörleri, imalı şekilde Abdullah GÜL’ün “paralelci” olduğunu bile söylediler.

İkili açık açık birbirini hedef almasa da konuşmalarının satır aralarında, mesajlarını vermeyi ihmal etmediler. Medya ve kamuoyu önünde de sorun yokmuş gibi davranmayı sürdürdüler. Cumhurbaşkanlığı devir teslim töreninde de birbirlerine karşı güzel sözler sarf ettiler. Hatta Recep Tayyip ERDOĞAN, Abdullah GÜL’e devlet şeref madalyası bile taktı.    

Bu madalya takma olayı, bana başka bir madalya takma olayını hatırlattı. Kore Savaşı’nın en yoğun günlerinde ABD Başkanı Truman’ın General MacArthur’a taktığı madalya. Birbirinden nefret eden ikili, kamuoyu karşısında sorun yokmuş gibi görünmek için, bu mizansen sahnelenir.

General MacArthur, İkinci Dünya Savaşı sırasında Pasifik cephesinde büyük başarılar kazanmıştı. Bu başarıları sayesinde, Kore Savaşı’nda da Birleşmiş Milletlerin oluşturduğu kuvvetlerin başına, ABD tarafından komutan olarak atanmıştır. Kore Savaşı sırasında da Komünist Kuzey Kore’ye karşı, kimi başarılar kazanmıştı. Bu başarıların verdiği güvenle tüm kuzeyi işgal etmek istiyordu.  ABD başkanı Truman ise bu görüşe karşıydı, Çin’i ve Sovyetleri daha fazla karşısına almak istemiyordu. MacArthur bu fikre sıcak bakmıyor, ABD Başkanı Truman’ın askerlikten anlamadığını hatta siyaseti de bilmediğini, başarılarından dolayı başkanın kendisini kıskandığını ifade ediyordu.

Bu gerilimli günlerde, Başkan Truman görüşme için MacArthur’u ABD’ye çağırır ama MacArthur birliklerinin başından ayrılmasının doğru olmayacağını bahane ederek, ABD’ye gitmez ve Truman’ı Pasifik’te bir adada görüşmeye ikna eder. Böylece MacArthur başkanın ayağına gitmemiş, başkanı ayağına getirtmiştir. Başkan uçağıyla adaya gelmek üzeredir, bu sırada ikilinin uçakları havada karşılaşır, bu sefer de kimin uçağı önce inecek gerilimi yaşanır. Başkan Truman sert bir emirle kendi uçaklarının sonra ineceğini, bu sebeple generalin uçağının inmesini emreder. MacArthur’un uçağı böylece erkenden iner. Ama MacArthur bunun altında kalmaz, Truman’ın uçağı indikten sonra onu karşılayacaklar arasına uzun süre katılmaz. Bu sırada MacArthur gelene kadar da Truman uçaktan inmez. Sonunda MacArthur gelir ve karşılama merasimi tamamlanır.  Ardından görüşmenin yapılacağı odaya geçilir. Truman yaptıklarından dolayı, MacArthur’u azarlar. Fırçayı yiyen MacArthur kıpkırmızı kesilir. Yapılan görüşmede Truman, MacArthur’a tüm Kuzeyi işgal etme planından vazgeçmesini söyler. Aldıkları istihbarata göre, Çin savaşa müdahale edecektir. MacArthur elindeki istihbaratlara güvenerek, bunun mümkün olmadığını dile getirir.

Görüşmenin sonunda ikili dışarı çıkar, aralarında bir sorun olmadığını göstermek için, düzenlenen bir törenle Truman MacArthur’a gösterdiği üstün hizmetlerden dolayı madalya takar. Bugün ki törende olduğu gibi, ikili birbirine güzel sözler söyleyerek ayrılırlar. MacArthur madalyayı alsa da savaşı kaybeder. Truman haklı çıkar, Çin savaşa müdahale ederek savaşın seyrini değiştirir, ABD birliklerini bozguna uğratır. Bu başarısızlık MacArthur’a pahalıya patlar, Truman tarafından görevden alınır.

Yani madalya takmakla sorunlar çözülmüş olmuyor, her cephede savaş devam ediyor. Recep Tayyip ERDOĞAN her ne kadar madalya taksa da Gül karşısında ilk cepheyi kazandı. Sonrası nasıl gelişecek hep birlikte göreceğiz.

Cumhurbaşkanlığı yemin töreni ve devir teslimdeki madalya kadar konuşulan başka bir konu da HDP lideri Selahattin DEMİRTAŞ’ın Recep Tayyip ERDOĞAN’ı “nezaketen” ayakta alkışlamasıydı. Daha birkaç gün önce, Recep Tayyip ERDOĞAN’ın emrindeki silahlı güçlerce Mahsun KORKMAZ heykeli yıkılıp, bir Kürt genci öldürülmedi mi? Bu neyin nezaketi. Reyhanlı açıklaması, gezi beyanatı, Roboskili ailelerin Recep Tayyip ERDOĞAN’la iftara ikna edilmesi…  Son olarak, bu ayakta alkışlama olayı… Umalım ki bu, Selahattin DEMİRTAŞ’ın son “nezaketli” davranışı olsun.