11 Ağustos 2014 Pazartesi

RIZA SARRAFLARIN CUMHURBAŞKANI


Cumhurbaşkanlığı seçimleri de sona erdi. Aşağı yukarı beklenen oldu ve Recep Tayyip ERDOĞAN, Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı oldu.  Kullandığı devlet imkânları, aldığı devasa “bağışlar”, sınırsız medya desteğiyle, yürüttüğü kampanyayla bir kere daha “seçim kazanmayı” başardı.  12, Recep Tayyip ERDOĞAN için uğurlu bir rakam. 12 Eylül darbesiyle önleri açıldı,12 Eylül referandumuyla iktidarını pekiştirdi, şimdi de 12. Cumhurbaşkanlığı. Bir de 12 Eylül’ün mimarlarından Cuntacı Kenan EVREN gibi halkoyuyla seçildi, şimdi de Kenan EVREN’i bile geride bırakacak, bir zorba başkan olma yolunda ilerliyor. 12 kere maşallah kendisine.

Bu seçimde benim için akılda kalacak olan en önemli şey, Rıza SARRAF’ın oy kullanması ve alay eder gibi yaptığı açıklama olacaktır. Bu olay ülkemizin kısa özeti gibidir. 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla açığa çıkan kirli ilişkileriyle cezaevinde olması gereken kişi, rahatça gelip oyunu kullanıyor ve aklı sıra milletle dalgasını geçiyor.  “Oyunuzu hangi adaya verdiniz?” diye soran basın mensuplarına “Valla ben pusulada bir aday gördüm ama.  Başka aday da var mıydı?”diye konuşabiliyor.  Sarp KURAY “tek kişilik örgüt” davasından adeta cezaevinde esir alınmışken, ölüm sınırında bekleyen yüzlerce hasta tutsak içerdeyken, Rıza SARRAF gibiler rahatça oyunu kullanıp, halkımızla dalgasını geçiyor.  O da biliyor ki kendisi ve birçok ülkeyi soyup soğana çevirenin garantisi Recep Tayyip ERDOĞAN. Kendisi ne kadar “Ben milletin cumhurbaşkanıyım” dese de aslında o, Rıza Sarrafların, milletin anasına küfreden Mehmet Cengizlerin Cumhurbaşkanı.  Bu yoksulluk ve yolsuzluk düzenini birlikte yürütüyorlar ve birbirlerine mecburlar.

İşte halkımız böyle bir Cumhurbaşkanı seçmiştir. Ülkemiz için asıl üzücü olan nokta burasıdır. Toplumun bir kesimi yapılan her türlü hırsızlığı, yolsuzluğu meşru görmektedir. Bir ülke için bundan daha büyük bir tehlike olamaz. Bu ahlaki çürüme, ülkeyi dini referanslarla yönetmeye çalışan AKP iktidarıyla tavan yapmış durumda.  Bu yolsuzluklar yurttaşlar için bir anlam ifade etmiyor ya da görmezden geliyorlar. Geçen gün televizyonda bir programda, söyleyen kimdi şimdi hatırlayamıyorum, HZ. Musa örneğini anlatıyordu. Zorba Firavun’a karşı halkı kendi dinine çağıran Musa’ya halkının verdiği cevap, aslında biraz halkımızın durumunun özeti.   Kendilerini doğruluğa çağıran Musa’ya halkının cevabı şu olur; “Ey Musa doğru söylüyorsun ama karnımızı Firavun doyuruyor”. Bizde ki çalıyor ama çalışıyor bir başka versiyonu. Binlerce yılda doğu toplumlarının kat ettiği mesafe iki farklı kelime kadar.

Recep Tayyip ERDOĞAN’ın seçilmesi, doğal olarak ona muhalif kesimlerin moralini bozmuş olabilir. Haliyle daha zor ve kara günler bizi bekliyor. Ama otuz yılı aşkın bir süredir ülkemizin gittiği nokta, bu yoldur. Bizler de buna karşı mücadele etmeyi sürdürüyoruz. Şimdide sürdüreceğiz. Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, oyunun tüm kurallarını neredeyse kendinin belirlediği bir seçimle yıkılmayacağı belli. Kaybetseydi muhalif kesimler için moral kazanım olurdu. Ama asla kolay teslim olmazdı. Çünkü kurdukları ve halen kurmaya çalıştıkları “yeni bir Türkiye” düzeni var. Durmadan işaret ettiği 2023 ve 2071 gibi tarihler sadece bir hayal ve kişisel istikbalinin hedefleri değil, kendi arzuladıkları o karanlıklar ülkesinin hedefleri. Bize düşen, karanlığa karşı aydınlık bir Türkiye’yi yeniden kurmak.

Evet diktatör sandıkta değil, sokakta devrilir ama sokağa hâkim olmak için bütün bir hayata da hâkim olmalısınız. Mahallede yoksulların, iş yerlerinde işçilerin, kamu çalışanlarının, üniversitede gençlerin içinde olmanız şart. Eğer daha üniversiteyi kazanan bir yoldaşınızın barınma sorununa çözüm üretemiyorsanız, hiçbir şeye hâkim değilsiniz demektir.

Buralara hâkim olursanız ancak diktatör o zaman sokakta devrilir. Sokağı besleyecek bu kılcal damarlarınız tıkalıysa, siyaseten daha çok kalp krizi geçirirsiniz. O yüzden hayata ve mücadeleye acil bir müdahale kaçınılmaz. Öncelikle bu karamsarlıktan kurtulup, önümüzdeki daha zorlu geçecek mücadeleye hazır olmalıyız.   

21 Temmuz 2014 Pazartesi

FAŞİZM ŞAKAYA GELMEZ. NEREDE GÖRÜLSE BAŞI EZİLMELİDİR.


İsrail, üç Yahudi yerleşimcinin öldürülmesini bahane ederek, Filistin’e dönük başlattığı hava saldırısını, kara harekâtına çevirdi. Neredeyse katliam boyutuna varan saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı, 400’e yaklaşıyor.  İsrail saldırıları yüzünden, binlerce Filistinli yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı. 

Tüm bu yaşanan katliama ve Filistinlilerin dramına, dünya devletleri yine kör ve sağır. Bırakın bir tepki vermeyi, neredeyse Filistin halkı toptan suçlu ilan edilecek. “ İsrail’in savunma” hakkı diyerek, bütün bir Filistin halkının yaşam hakkı göz göre göre ihlal ediliyor, adeta bir katliam yaşanıyor. Tüm dünya egemenleri bu vahşeti seyrederken, İsrail’e gerçek anlamda net tutum alan üç ülke olan Küba, Şili ve Venezüella’yı da bir kenara not edin. Zira İsrail’e lafla değil, gereğini yaparak, Filistin halkının yanında olduklarını gösterdiler.

Devletler sessiz kalırken, dünya halkları Filistin için sokaklara döküldü. Fransa’dan Hindistan’a, G.Afrika’dan Çin’e kadar birçok ülkede ve kıtada Filistin’le dayanışma eylemleri yapıldı. Ülkemizde de Filistin’le ilgili eylemler yapılıyor. Özellikle İslamcılar tarafından yapılan kimi eylemlerin, son zamanda ırkçılığa varan bir boyut kazandığı görülüyor. İHH gibi çevreler tarafından, ülkemizde yaşayan Yahudiler açıkça tehdit ediliyor.  Özellikle İsrail devletini ve onun katliamlarını hedef almak yerine, toptan tüm Yahudilerin hedef alındığını ve neredeyse Hitlerin bir “aziz” mertebesine yükseltildiğini görüyoruz.  Akit gibi gerici gazetelerin bulmacalarında, Hitler özlemle anılıyor.  Posterleri eylemlerde taşınıyor.  İsrail’e karşı her hangi bir tutum almayan, askeri ve politik ilişkileri bile askıya alamayan, İsrail jetlerinin yakıtlarının Türkiye’den gittiğini yalanlamayan Recep Tayyip ERDOĞAN da mitinglerinde “bunlar katliamlarında Hitleri bile geçtiler” gibi söylemlerle gericiliğe ve ırkçı hezeyanlara çanak tutmaktadır.

Hitler modern dünyanın görüp görebileceği, en kanlı ve cani faşist diktatörlerden biriydi.  İnternette arama motorlarının herhangi birine “Hitler” yazın, önünüze onun yaptığı katliamlarla ilgi sayısız görsel ve yazılı belge çıkacaktır. Sadece yaptığı katliamlar değil, başlattığı emperyalistler arası paylaşım savaşıyla da milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu.  İnsanları gaz odalarında, ölümcül deneylerde, fırınlarda, toplama kamplarında kitlesel olarak katletti.  Katledilenlerin çoğu da Yahudiler, solcular, Çingeneler, Hıristiyanlar ve politik muhaliflerdi. Şimdi insanlığın gördüğü en büyük katliamlardan birine uğramış bir halkı, İsrail’in uygulamalarından dolayı tehdit etmek ve Hitleri kutsamak insanlık adına utanç vericidir. Kendi vatandaşlarının hepsi İsrail’in uygulamalarını tasvip ediyor değil, kimi İsrail vatandaşı eylemlerle devletlerinin uygulamalarını protesto ederken, yüzlerce İsrailli asker de Filistin’e karşı savaşmayı reddediyor.  

Hitler vurgusu öyle sıradan geçiştirilecek ve bunu sadece Filistin’de yaşananlara bir tepki olarak algılamak, büyük hata olur. Faşizmle şaka olmaz, nerde görülse başı hemen ezilmelidir. Çünkü 6-7 Eylül’ü, Maraş’ı, Çorum’u ve Sivas’ı yaşamış bir ülkeyiz. Daha geçen gün Maraş ve Adana’da, dün Gaziantep’te Suriyeli mültecilere dönük kitlesel linç girişimlerinin yaşandığını unutmayalım. Bunları sıradan bir halk tepkisi olarak görmek, durumu normalleştirmek demektir.  Oy hesapları veya başka hesaplar uğruna ırkçılığı ve gericiliği körüklemek, ülkede geri dönülmesi zor yaralar açar.

Filistin’le dayanışma, ırkçı hezeyanlarla olmaz.  Ülkenin dört bir yanında İsrail katliamlarına karşı sesimizi yükseltmeli ve Filistin halkıyla gerçek bir dayanışma içinde olmalıyız.

8 Temmuz 2014 Salı

ÖDP VE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ


ÖDP kurulduğu günden bu yana, her seçim süreci bir sancıya dönüşmüştür. Kuruluşunun ardından büyük umutlarla girilen ilk seçime, bir taraftan CHP’nin “şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor” baskılaması, diğer taraftan parti içindeki kimi grupların HADEP’in desteklenmesi gerektiği tutumuyla girilmişti. İş o raddeye varmıştı ki kimi parti üyeleri partinin tek başına seçime girme kararına rağmen, açıktan HADEP’e çalışıyordu.  Seçimde alınan sonuçlar da tam bir hayal kırıklığı olmuştu. 2002 seçimleri öncesi yine ittifak tartışmaları alevlenmiş, yapılan onca görüşme ve tartışmanın ardından nasıl olduysa gidilip, Sema PİŞKİNSÜT’ün Toplumcu Demokrasi Partisi’yle yapılan ittifakla seçime girilmişti. 2007 seçimlerine ise başka bir krizle giriliyordu. Ufuk URAS parti kurulu ve kararlarını hiçe sayarak, Kürt hareketinin desteğiyle bağımsız aday olup seçime girerken, ÖDP’de kendi seçim çalışmasını yürütüyordu. 2011 seçimlerineyse YSK kararıyla katılamadı.

ÖDP olarak belki de net ve doğru politikanın uygulandığı tek seçim süreci, 30 Mart 2014 yerel seçim süreci oldu. Seçime birkaç gün kala değil, çok öncesinden üyeleriyle başlattığı seçim tartışmalarıyla tepede yapılan ittifaklardan uzak, partinin politik hattı ve tutumunu belirledi. Eksik yönleri olmasına rağmen, partinin gücü ve kapasitesi oranında yapılabilecek en iyi seçim çalışması yapıldı. Parti ve üyeleri gereksiz seçim tartışmaları ve gerilimlerinin dışında kaldı.

Şimdi ülkenin geleceği açısından önem arz eden bir seçimin arifesindeyiz. AKP’nin adayı baştan beri belliydi, uzun zamandır başkanlık hayalleri kuran, ama bu hayali Gezi isyanıyla kesintiye uğrayan Tayyip ERDOĞAN adaylığını ilan etti. CHP’de Erdoğan’ın kurmaya çalıştığı düzene karşı bir tutum almak yerine, o düzeni ehlileştirecek bir adayı tercih etti. Topluma soldan bir seçenek sunmak yerine, toplumu iki sağcı aday arasında tercihe mahkûm bıraktı, hem de MHP ile ittifak yaparak.

Böyle bir durum karşısında Cumhurbaşkanı çıkarabilecek üçüncü seçenek olan HDP, tarihi bir sorumluluk ve fırsatla karşı karşıyaydı. Halkı iki sağcı seçeneğe mahkûm eden bu tutuma karşı, toplumsal muhalefetin her kesimini kapsayacak bir aday çıkarabilirdi. Bunun için aralarında ÖDP’nin de olduğu birçok partiyle görüşmeler yapıldı, ama HDP kendi adayını açıklamayı tercih etti.

HDP, Eş Genel Başkanlarından Selahattin DEMİRTAŞ’ı aday olarak açıkladı. Selahattin DEMİRTAŞ’ın şahsına kimsenin bir diyeceği yok, ama HDP bir program etrafında toplumsal muhalefetin de üzerinde uzlaşacağı bir kişiyi aday gösterebilirdi ama bunu yapmadı. Selahattin DEMİRTAŞ daha çok Kürt Siyasal Hareketi’nin kendi tercihleri ve ihtiyaçları doğrultusunda aday gösterilmiştir.   

ÖDP’de böyle bir seçim atmosferinde, Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tavrını açıkladı: “ÖDP Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde katile, hırsıza, diktatöre, yalancıya oy vermeme çağrısı ile tüm gücüyle Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadele edecektir…. CHP’nin tercihini MHP ile ittifak içerisinde belirlemesinin ardından da HDP ile bu doğrultuda görüşmeler gerçekleştirilmiş, farklı toplumsal muhalefet kesimlerinin katıldığı ortak toplantılar gerçekleştirilmiştir. Ancak bu tartışmalarda da ortak bir iradenin şekillenmesi gerçekleşmemiştir.

Sürecin yönünü değiştirecek birleşik bir güç merkezinin, muhalefet odağının henüz yaratılamamış olması, bu seçeneksizliğin ortaya çıkmasının en önemli nedenidir. Bu tarihsel sorumluluğumuzu yerine getiremediğimiz sürece de bu durum böyle sürüp gidecektir.

Bu durumun değişmesi, Erdoğan ve AKP zihniyetiyle gerçek bir hesaplaşmanın yolunun açılabilmesi için bu gidişattan memnun olmayan herkese, hepimize düşen sorumluluk birleşik bir muhalefet gücünün yaratılması için daha büyük bir kararlılık göstermekten başka bir şey değildir. Bugünkü seçeneksizliği aşacak olan birleşik bir direniş mücadelesiyle yaratacağımız eşitlikçi, özgürlükçü seçenek olacaktır*” şeklinde ifade etti.

Bu açıklamanın sonunda “seçimleri boykot edeceğiz gibi bir sonuç çıkacak” diye düşündüm. Ama bir boykot seçeneği yoktu. Selahattin DEMİRTAŞ’ı da desteklemeyeceğimize göre, ne yapacaktık?  ÖDP’nin yapması gereken, bir tutum ifade etmesiydi. Bunu yapmadı. Bu duruma birkaç noktada itirazım var.

ÖDP 30 Mart yerel seçimleri öncesi yürüttüğü seçim tartışmalarını, Cumhurbaşkanlığı süreci içinde yürütebilirdi. En azından parti üyelerinin düşüncelerinin ve eğiliminin ne olduğunu açığa çıkarmalı, parti meclisi buna göre bir karar almalıydı.  Zaman darlığı vardıysa, en azından PM üyeleri bölge toplantılarıyla PM öncesi bu tartışmaları yapabilirdi.

Böyle siyasi bir karar alıp, sonunda hiçbir şey söylememek siyasi bir hareket için yanlış bir tutumdur. Tutumumuzu yazdık, meramımızı anlattık demekle geçiştiremeyiz. Bizim ne anlattığımız değil, halkın ne anladığı önemli. Şimdi bu metni okuyanlar, ÖDP’ye gönül verenler, halkımız ne diyecek “ katile hırsıza oy vermeyeceğiniz kesin, ikinci sağcı bir adaya da zaten oy vermeniz düşünülemez, Selahattin DEMİRTAŞ’la ilgili itirazlarınızda var ama boykotta etmiyorsunuz. Ee ne ediyorsunuz?” diyen insanlara “tane tane anlattık okumadın mı?” diyeceğiz.

Boykot seçeneği AKP’ye yarar diye bir kaygı taşınıyorsa, o zaman insanları oy vermeye çağırırsınız. Böyle bir çağrı yapacaksanız da elbette tercihiniz Selahattin DEMİRTAŞ olur. Bunu deklere etmekten de çekinmezsiniz. Ama bunu bir karar haline getirmeyip, üyelerinize ve kamuoyuna deklere etmeyip, sosyal medyada “zaten Selahattin DEMİRTAŞ’a oy vereceğiz” demek daha yanlış bir tutumdur.

Son olarak bir siyasi harekette, kararsızlık diye bir durum olmaz. ÖDP’nin bu kararının sonucu boykot olmalıydı. Böyle muğlâk, nereye çekersen oraya giden bir açıklama olmamalıydı. Onca doğru tespit yapıp, bunu nasıl bir net tavır haline getiremiyoruz, insan gerçekten hayret ediyor.


* http://muhalefet.org/haber-odp-cumhurbaskanligi-secimindeki-tavrini-acikladi-12-11349.aspx#.U7rF8R4uLAM.facebook


4 Temmuz 2014 Cuma

İSRAİL FİLİSTİN’İ VURUYOR, AKP SUSUYOR. NEDEN?


IŞİD’in Musul’u işgaliyle tüm gözler Irak üzerindeyken, Ortadoğu’nun bir başka yerinde bir halk yine bombalanıyor. Evet, Filistin’den bahsediyorum. İsrail, üç Yahudi yerleşimcinin öldürülmesini bahane ederek, Gazze’yi havadan bombaladı. Gençlerin kim tarafından öldürüldüğü, kesin olarak bilinmiyor. Yine İsraillilerin intikam saldırısıyla Kudüs’te Filistinli bir genç öldürüldü. Gencin cenazesi de halen ailesine teslim edilmiş değil.

Bölgede gerginlik sürüyor. İsrail, Hamas ve El Fetih arasında yapılan anlaşmadan memnun olmamış gözüküyor. Saldırıların hemen bu anlaşmanın akabinde başlamış olması, şaşırtıcı değil. Gazze’ye sıkışmış bir Hamas, İsrail’in daha çok işine geliyordu. Filistin sorununun çözümüne dönük her türlü girişimi, Hamas üzerinden bertaraf edebiliyordu. El Fetihle varılan ittifak, İsrail’in bu düzenini bozmuş oldu. İsrail yeni bir saldırı dalgasıyla Hamas’ı yeniden bu kısır döngünün içine sokmak isteyebilir.

Gözler IŞİD sayesinde Irak’a çevrilmişken, İsrail işinin daha kolay olacağını, böylece üzerinde de bir baskı hissetmeyeceğini düşünüyor olabilir. Şimdilik çatışmalar sürüyor, ancak Hamas’ın ateşkes ilan edeceği iddiaları gündemde.

Tüm bu saldırılar yaşanırken, AKP hükümetinden İsrail’e dönük bir tepki görmedik. Daha önce üst perdeden yapılan açıklamaları hatırlayınca, bu sessizliğin nedeni merak uyandırıyor. Hem seçim arifesinde, hem de ramazan ayındayken, AKP’nin bu saldırılara sessizliği normal mi?

Acaba bu sessizliğin arkasında, Kuzey Irak Petrollerinin Türkiye üzerinden İsrail limanlarına taşınması mı var? Radikal yazarı Fehim TAŞTEKİN’in iddiasına göre; “Türkiye’nin Erbil’le imzaladığı 50 yıllık anlaşma çerçevesinde, Ceyhan’a pompalanan petrolü alan gemiler Aşkelon’a demir atıyor”. Artık Kürdistan’da çıkan petrolün, Türkiye üzerinden dağıtılıp, satıldığı bir sır değil. Bunu artık kimse de inkâr etmiyor. Ama İsrail’inde bu işin içinde olduğu pek dillendirilmiyordu. Görülüyor ki İsrail’e neredeyse “cihat” ilan edenler, iş petrole ve paraya geldiğinde can ciğer kuzu sarması olmuş.

Yine IŞİD’in Musul’u işgaliyle başlayan gelişmelerde, İsrail Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’ın vaktinin geldiğini ve bu bağımsızlığı tanıyacağını ilan etti. Aynı günlerde AKP’li Hüseyin ÇELİK’ten de bağımsız bir Kürt devleti kurulursa, tanırız sinyali geldi. Yani o konuda da İsrail ve AKP hükümeti, omuz omuza. Türkiye ABD’yi karşısına almak istemediğinden ve henüz kendi Kürt sorununu çözemediğinden, Irak’ın toprak bütünlüğünden yana gözüküyor, ama olası bir durumda yaptığı gizli anlaşmalara da sadık kalacağından, Barzani’nin önderliğindeki bir Kürdistan’ı tanıyacaktır.  

Şimdiye kadar Filistin’e en çok destek vermiş ülkelerden biri olan, Suriye’ye karşı da İsrail ve AKP hükümeti aynı çizgide. İkisi de Suriye’nin parçalanması için, elinden geleni yapıyor.  

Bir diğer ortak noktaları da Hizbullah düşmanlığı. Şimdiye kadar İsrail’e en büyük hezimetini yaşatmış olan Hizbullah’ı AKP şeytan ilan etmişti. Hem Hizbullah’a şeytan deyip hem de İsrail’e karşı olamazsınız. Bu da AKP’nin Filistin konusundaki samimiyetsizliğinin bir başka göstergesi.

Ortadoğu’daki son gelişmelerle birlikte, İsrail ve AKP iktidarının ittifakı sürecek. Böylece ikili eski mutlu günlerine geri dönmüş olacak.

28 Haziran 2014 Cumartesi

ANTALYA’DA EMEKÇİ DÜŞMANI BİR BAŞKAN: MENDERES TÜREL


30 Mart Yerel Seçimleri sonucunda Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturan Menderes TÜREL, görevine “fırtına” gibi başladı. Bu hızlı başlangıç, kentin sorunlarının çözümüne yönelik bir atak değildi. Tamamen emekçilere dönük, onların ekmeğiyle oynamaya dönük bir atak. Daha koltuğuna oturur oturmaz, yüzlerce taşeron işçinin işine son verdi. Antalya’ya hizmet için değil, adeta intikam almak için yeniden başkan olmuş. Oda başbakanının talimatını dinleyip, kininin takipçiliğini yapıyor. Mustafa AKAYDIN döneminde ne kadar işe alınan taşeron işçi varsa, hepsinin işine son verdi. İşine son veremediklerini, sürgün etti.  Bundan sadece Akaydın döneminde işe alınanlar nasiplenmedi, kendi döneminde işe alınan ama Akaydın tarafından görev yeri değiştirilmeyenlere de acımadı, onları da ya işten attı yada sürgün etti. İşten atmaların tamamı, hukuksuzca yapıldı. İnsanlar, cep telefonu mesajlarıyla işten atıldıklarını öğrendi. İşten atılan emekçilerin ne ihbar tazminatları ödendi, ne de kıdem tazminatları.

Taşeron işçileri işten atmak da Menderes TÜREL’e yetmedi, kısa sürede sıra kamu emekçilerine geldi. Onların iş güvencesi olduğu için, onları işten atmak kolay değildi. Ama onunda bir çaresi vardı, sürgün. Yüzlerce kamu emekçisi, bir anda sürgün edildi. Menderes TÜREL başkan seçilirken işine yarayan bütün şehir yasası,  kamu emekçilerini sürgün etmek için de işine yaradı. Gazipaşa’dan Kaş’a kadar tüm yerler, artık Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin sınırları içinde. Buralara hizmet gitmesi için, belediyenin kadro ihtiyacı var. Menderes TÜREL buralara kadro açmak yerine, öncelikle Antalya Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan ve AKP’li ya da onlara yakın olmayan kamu emekçilerini bu ilçelere sürgün etmeye başladı. Tabii bu sürgünden ilk nasibini alan da KESK’li kamu emekçileri oldu. Bu sürgünler sözde “görevlendirme” adı altında yapılıyor ve tam bir partizanlık uygulanıyor. Yakında göreceksiniz, açığa çıkacak, eleman ihtiyacı AKP’lilerce giderilecek.

Menderes TÜREL seçimler öncesi,  “seçimleri kazanırsam hiçbir çalışanın görev yeri değişmeyecek” diye söz vermişti. Ama bu sözünü tutmadı, çünkü yalancılık bunların fıtratında var. Tıpkı bedava olan Konyaaltı sahilini, halka “ücretsiz açtık” dediği gibi ya da Karayolları Genel Müdürlüğü’nce yapılan kavşak çalışmasını kendi yapıyormuş gibi halka yutturmak istemesi gibi.  

Menderes TÜREL ve parçası olduğu AKP düzeni her yerde emeğe ve emekçiye düşmandır. Ülkemizi sermaye için dikensiz gül bahçesine çevirirken, emekçiler için ise cehenneme çevirmiştir. Güvencesizlikte, iş cinayetlerinde, çocuk işçi çalıştırmada, emekçiler için olumsuz olan ne varsa, hepsinde ülke olarak “zirvedeyiz”.

AKP şimdide yeni bir torba yasayla kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmaya, özelleştirmenin önündeki yargı engelini bertaraf etmeye hazırlanıyor. Cehenneme çevirdiği çalışma hayatının ateşini, daha da harlıyor.

17 Haziran 2014 Salı

Kılıçdaroğlu ve Sol Diye Bir Şey…


     Kemal Sunal’ın Salako filmini izlemeyen yoktur sanırım. Orada ki bir sahnede iki köy ağası arasında şöyle bir diyalog geçer “ Sol diye bir şey çıkardılar başımıza, Allah seni inandırsın sol elimi kullanamaz oldum. Kabil olsa sol adımımı atmayacağım yürürken.” Cumhurbaşkanı adayının ismini görüşürken CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Devlet Bahçeli arasında da böyle bir diyalog geçmiş olabilir diye düşündüm. Kılıçdaroğlu Bahçeli’ye “ sol diye bir şey icat etmişler, tutturuyorlar sol aday diye. Biz boş verelim bunları da sen Ekmeleddin beye ne diyorsun ?” gibi bir konuşma geçmiş olabilir. Çünkü CHP için iş o raddeye varmış durumda. Israrla soldan kaçma ve sağda ısrar etme durumu söz konusu.

     Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu kongreyi hatırlayın sol sloganlar havada uçuşuyor, Ecevitvari bir söylem ve kasketle yeni bir Karaoğlan havası yaratılıyordu. Ama kısa zamanda anlaşıldı ki Kılıçdaroğlu, Ecevit’in yetmişli yıllarda ki “sol” çizgisini değil seksenlerden sonra Ecevit’in yaslandığı sağcılığı kendine rehber edinmiş. Haksızlık etmeyelim CHP’nin sağa açılma hamlesi Kılıçdaroğlu’yla başlamadı ama Cumhurbaşkanı adayı gösteriyor ki sağa açılma Kılıçdaroğlu’yla nihayete eriyor. Birinci Cumhuriyeti ilan eden CHP’ye, onun bitişini de ilan etmek nasip olmuş oldu.  Cumhurbaşkanlığı hamlesiyle daha önce Erdoğan’a Başbakanlık yolunu açan Baykal gibi Kılıçdaroğlu’da Cumhurbaşkanlığı’nın yolunu açmış oldu.

    Büyük ihtimalle Ekmeleddin İhsanoğlu bir yerlerde pişirilip CHP ve MHP’ye servis ettirildi. Son çıkan haberlere göre Ekmeleddin İhsanoğlu’nu öneren kişi Kemal Derviş’miş. Öneren oysa işin içinde ABD kesin vardır. 2002 yılında yaşanan hükümet krizini hatırlayın birde o zaman Bahçeli’nin alelacele yaptığı hem de 3 Kasım diye tarih verdiği erken seçim çağrısını. Muhtemelen bu konuyla ilgili daha çok yazılıp çizilecektir. Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerden tutunda başka dinamikleri de içeren senaryolar yakında açığa çıkar.

    Bunlar bir yana vahim olan CHP’nin içine düştüğü bu durumdur. Ülkenin en büyük “sosyal demokrat” partisinin Cumhurbaşkanlığı için kendisinden bir aday çıkaramamış olması düşündürücüdür. Daha da kötüsü çıkan adaya parti içinden esaslı bir karşı duruş şimdilik çıkmamış olmasıdır.

   CHP’nin sağa açılarak bu yöntemle AKP’yi alaşağı etmesinin imkanı yok. Çünkü o kulvarın şu anda tek ve en güçlü hakimi AKP. Cemaatle arası bozuk olsa da diğer cemaatleri halen kendi ittifakı içinde tutmayı başarıyor. CHP, Ekmeleddin İhsanoğlu hamlesiyle burada da  bir gedik açarım diye düşünüyorsa yanılıyor. AKP bütün cemaatlerin varlığını kendi varlığına bağlamış durumda.  Sağ seçmenden oy almanın yolu sağcı aday çıkarmak ya da sağcılaşmak değil onları ikna edecek örgütleyecek bir ideolojik hat ve programdır. CHP  bu yolu çok yorucu ve zahmetli buluyor  sanırım. O yüzden kestirmeden sağcılaşmaya gidiyor.

   Oysa CHP gibi bir partiden beklenen AKP’nin ülkeyi bu kadar gericileştirmeye çalıştığı bir dönemde bu gericileştirmeye karşı bir barikat oluşturmasıydı.  Ama CHP bunu tercih etmek yerine halkı iki sağcı ve gerici aday arasında seçim yapmaya zorluyor ve bunu MHP ile ittifak kurarak yapıyor. Hem de kendisini halen bir umut olarak  gören Alevi ve kendisine oy veren sol seçmenlerine rağmen. Erdoğan’ın 3. Köprüye Yavuz ismini vermesi kadar yaralayıcı bir durum.  CHP, HDP ile yan yana gelmeyi iyi bir görüntü olmaz diye reddederken MHP ile yan yana gelmekte hiçbir sakınca görmüyor. Kürt seçmenle bağ kuramayan CHP mesafeyi daha da açmış oldu.

   CHP açısından işin bir kötü yanı da adayın tepeden inme bir şekilde açıklanmış olması. Yapılan onca görüşme ve fikir alıverişinin dostlar alışverişte görsün mantığıyla yapıldığı anlaşılıyor. Kendi vekillerinin bile haberi olmadığı belki oy vermeyeceği bir adayı emrivakiyle ilan ediyor. Ne diyelim kendilerine hayırlı olsun.

   Görüldü ki AKP ile mücadele sadece sandıkla olacak bir iş değil. Toplumda gerçekten bir dönüşüm yaratmak gerekiyor. Bu sağcı kuşatmaya karşı gerçekten demokratik özgürlükçü ve laik bir seçeneği hayata geçirmek gerekiyor.

8 Haziran 2014 Pazar

DEVLETİN İMHA VE İNKÂR SİYASETİ DEVAM EDİYOR!


Türkiye uzun süredir, Kürt sorununda çatışmasız bir süreç yaşıyor. Ne yazık ki bu süreç, heba edilmek üzere. AKP iktidarı benzer çatışmasız süreçlerde olduğu gibi, bu süreçte de oyalama taktiğini sürdürüyor. Süreci yasal bir zemine oturtmak yerine, kendi tekelinde ilerletme gayretini sürdürüyor. Yaklaşan her seçim sürecini, çatışmasızlık ortamıyla geçirmek istiyorlar ve bunu sağlıyorlar, ancak sonra süreci dondurmaya devam ediyorlar. AKP, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı ve sonraki genel seçimler için; bir taraftan “barış yapıyoruz” diye Kürt seçmenini, Kürt halkına saldırarak da batıdaki milliyetçi seçmeni konsolide etmeye çalışabilir. Bu oyalama ve seçim kurnazlıkları, belki AKP’ye seçim kazandırabilir ama Kürt sorunun çözümüne asla hizmet etmeyecektir. 

AKP, Kürt hareketinin legal partisi dahil, kimsenin inisiyatif almasına imkan tanımak istemiyor. Akil adamların neredeyse tamamına yakınını, yandaşları ve kendi çizgisindeki kişilerden seçtiği gibi, çalıştayları da bu kişilerle yapıyor.  AKP, devletin kendisi olmuş durumda. Elini bağlayan herhangi bir şey yok, polisinden askerine her şey kontrolündeyken, bu sorunu çözmüyor, sürekli çözmek istiyormuş gibi oyalıyor. Yıllarca Cumartesi annelerine kulak tıkayan, onları coplatan AKP, Diyarbakır’daki annelerin eylemini bile kendi siyasi çıkarları ve BDP’yi siyaseten sıkıştırmak için kullanmaktan bile utanmıyor. İnsanların dağa çıkışını engelleyecek adımları atmamakta ısrar ederken, dağa çıkanların hesabını BDP’den sormaya çalışıyor.

AKP sadece oyalamıyor, bu çatışmasızlık sürecini, adeta bir savaş yığınağı yapmakla geçiriyor. Kürt coğrafyasında devam eden, kalekol inşaatları da bunun en büyük kanıtı.  Bu kalekollara karşı halk, uzun süredir direniş gösteriyor. Bu direniş özellikle de Lice’de yoğunlaşıyor. Direniş, yine devlet tarafından, silahlarla bastırılıyor. Geçen yıl ki protestolarda Medeni YILDIRIM yaşamını yitirmişti, cumartesi günü de iki kişi hayatını kaybetti.  Liceliler için karakol ya da kalekol demek, her daim katliam demek. Doksanlı yıllarda yaşanan katliamlar, Ceylan ÖNKOLLAR hep hafızalarda. Daha bunlar hafızalarda tazeyken, hem barış süreci deyip, hem de kalekol yapmak, barışa kurşun sıkmaktır.

AKP’nin barışın peşinde olmadığını, devletin kadim refleksinin ne olduğunu en iyi gösteren şey, kalekol direnişi sırasında askeri araçtan yapılan anonstur. Kalekolları protesto eden Lice halkına dağılmaları için yaptığı anonsta, “dağılmazsanız teröristleri ve sizi imha edeceğiz” diyordu. Adeta devletin Kürt sorununa bakışının, deklarasyonu gibiydi: İnkâr ve imha. Yani değişen hiçbir şey yok.

Hem barış yapıyoruz deyip, hem de adeta savaşa hazırlanır gibi bir coğrafyayı kalekollarla ve barajlarla donatmak,  barış değil savaşa hazırlanmaktır. Lice’nin acısı, bütün bir ülkenin acısıdır. AKP ülkenin her yerini kalekol haline getirmek istemektedir. Ama bunu başaramayacak.  AKP’nin zalim düzenine karşı, barışı ve kardeşliği hep birlikte kazanacağız.