16 Mayıs 2014 Cuma

O TEKMENİN O TOKADIN HESABI ELBET SORULACAK!






Soma’da, ülke tarihinin en büyük maden faciası yaşandı. Son açıklanan resmi rakamlara göre, can kayıpları 284 diye verilse de can kayıplarının çok yüksek olduğu iddia ediliyor. Vardiya değişimi esnasında, içeride 700 işçi olduğu iddia ediliyordu. İddia ediliyor diyorum; çünkü yazıyı yazmaya başladığım ana kadar madenin sorumluları içeride ne kadar işçi olduğu hakkında, net bir açıklama yapmış değiller. Bugün düzenledikleri basın toplantısında, 787 işçinin olduğunu açıkladılar,18 işçi ise faciadan sağ kurtulmuş. İçeride mahsur kalanlar için, gün geçtikçe, umut giderek azalacak. Madende yaşanan facianın teknik sebeplerine değinecek değilim. Bu konuyu işin uzmanları, facia yaşandığı günden beri detaylarıyla anlatıyor.



Facia kadar üzücü olan, iktidarın tutumudur. Anlaşılıyor ki maden sahibi şirket ve iktidar arasında organik bir bağ var. Olay olduğu andan itibaren, iktidar mensupları madenin ne kadar güvenilir olduğu ve kaç kez denetlendiğini tekrarlayıp duruyorlar. Normalde şu an yargı karşısında olması gereken şirket yetkilileri, basın toplantısı düzenleyip, yüzsüzce hiçbir ihmalleri olmadığını söylüyor. Birde ihmalleri olsa yaşanacak facianın boyutunu siz düşünün. Herhalde bütün Soma’yı havaya uçururlardı.



AKP iktidarı facia yaşandığı andan itibaren, kamuoyuna sağlıklı bilgi vermiyor. Kamuoyunu doğru bilgilendirmedikleri gibi, yakınlarından haber bekleyen ve yakınlarını kaybeden ailelerin acılarına bile saygı duymuyorlar.



Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, binlerce korumayla Soma’ya gitti. Zonguldak Kozlu’da yaşanan maden faciasının ardından yaptığı konuşmanın bir benzerini, Soma’da da yaptı. Yine “ bu tür olaylar bu işin fıtratında vardır” dedi. Yüzyıl önce yaşanmış maden kazalarından bahsetti. Ama ne sorumluların açığa çıkarılacağından, ne de en baş sorumlu kendileri olduğu için istifa edeceklerinden, tek kelime bile bahsetmedi.



Oysa gerçek bir demokrasiye sahip ülkelerin fıtratında, istifa etmek gibi bir olay var. Bakın Güney Kore Başbakanına, içinde öğrencilerin olduğu gemi batınca, “bu işin fıtratında bu var, bu tür olaylar dünyanın her yerinde oluyor.” demedi, sorumluluğunun gereğini yerine getirdi ve istifa etti.



Zaten Recep Tayyip ERDOĞAN’dan böyle bir açıklama beklemiyorduk. Yine bizi yanıltmadı. Üstüne bir de acıları henüz taze olan, Soma halkına nefret kustu. Kendine tepki gösteren vatandaşa “İsrail dölü” deyip, tokat attı. Başbakan bunu yapar da müşaviri durur mu? Başbakanlık Müşaviri Yusuf YELKEN de Başbakanı protesto sırasında özel harekât polisleri tarafından gözaltına alınmak istenen, yakını madende mahsur kalan bir vatandaşa hınçla tekme vuruyordu. Tüm bunlar yaşanırken merkezi ve yandaşı tüm medya, yine üç maymunu oynadı.



Ülkenin en büyük maden faciasından biri yaşanıyor ve o ülkenin Başbakanı halkının acısını paylaşacağına, müşaviriyle birlikte halkına saldırıyor. O tokat, o tekme bütün bir halka atılmıştır. Nasıl bir Türkiye istediklerinin kanıtıdır. Kendilerine itaat etmeyen, boyun eğmeyen herkese, neyi reva gördüklerinin göstergesidir. Nasıl bir korku içinde olduklarının ispatıdır.



Korkuyorlar, çünkü biliyorlar ki bu facianın asıl sorumlusu kendileridir. Bu facia bir kaza değil, hele hele kader hiç değil. Tamamen AKP’nin eseridir. Kendileri servetlerine servet katarken, üç kuruşa çalışan işçinin sağlığını, can güvenliğini nasıl hiçe saydıklarının göstergesidir. Özelleştirme adı altında maden yataklarını yandaşlara devredip, alabildiğine güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılmasının sonucudur, bu facia. Yaygınlaştırdıkları sömürü düzenin eseridir.



Şimdi bu düzen lime lime dökülmektedir. Emekçinin kanı ve canı üzerinden semirdikleri bu düzenin, yine emekçilerin uyanışıyla yıkılacağını bildikleri için, korkuyorlar. O yüzden daha acısı taptaze olan halka saldırıyorlar, tokat atıyor, tekmeliyorlar. Ama unutmasınlar ki, o tokadın, o tekmenin hesabı er geç bir gün sorulacaktır. Emekçilerin nasırlı yumruğu, bu yolsuzluğa batmış, çürümüş iktidarın tepesinde, balyoz gibi patlayacaktır.

8 Mayıs 2014 Perşembe

ÖDP Yalanlar, Gerçekler



Son günlerde ardı ardına ÖDP eleştirileri yayınlanıyor. Neredeyse patlama yaşanıyor dersek, yalan olmaz. Özellikle HDP ve bileşenlerinden. Bayram değil, seyran değil nedir bu işin sebebi diye insan merak etmiyor değil? ÖDP’yi eleştiri kervanına, uzun dönem ÖDP içinde siyaset yapan ve Ufuk URAS ekibiyle birlikte partiden ayrılan Gökhan KAYA’da katıldı. Gökhan KAYA ÖDP’den ayrıldığından beri, ÖDP düşmanlığında en önde bayrak sallıyor. 

Gökhan KAYA, Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Selahattin ERDEM imzasıyla yayınlanan makale üzerinden, ÖDP’yi ulusalcılıkla, Kürt kimliğine düşman olmakla ve CHP kuyrukçuluğuyla itham ediyor. CHP ve ulusalcılılarla işbirliğinin, Gezi'de de sürdüğünü söylüyor. Yine Yeni Özgür Politika Gazetesi’ndeki makalede olduğu gibi, ÖDP’yi HDP’ye katılmadığı için suçlu ilan ediyor.

Neresinden tutsan orasından elinde kalan bir yazı.  Öncelikle, şu CHP meselesine değinmek lazım. ÖDP kurulduğu günden bu yana açık ya da gizli, asla CHP’yi desteklememiştir. Kitlesine bu konuda telkinde bulunmamıştır. Ancak zamanında BDP’nin öncülü diyeceğimiz HEP, SHP ile genel seçimlerde ittifak yapmıştır. 30 Mart seçimleri öncesi HDP heyeti gidip, CHP ile ittifak görüşmelerinde bulunmuş, BDP Milletvekili Hasip KAPLAN Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, CHP ile ittifak yapabileceklerini ifade etmiştir. Tüm bunlar ortadayken, CHP kuyrukçusu olan ve CHP’nin taşeronluğunu yapan ÖDP mi oluyor? Gelelim yerel seçimlerde CHP ile yapılan ittifaklara, CHP ile Avanos, Tonya, Fındıklı gibi yerlerde ittifaklar yapılmıştır. Bu ittifakların nasıl yapıldığı, adayların nasıl belirlendiği kamuoyuna deklere edilmiştir.  Bu ittifaklar o bölgelerde gerçekleşen direnişler ve bu mücadele pratikleri içerisinde oluşmuştur. Koltuk pazarlıkları üzerinden değil.

Gökhan KAYA ÖDP’yi, Gezi'de CHP ve Ulusalcılarla işbirliği yapmakla itham ediyor.  Genel Başkanından üyesine, Gezi Direnişi’nin içinde yer alan ÖDP’ye böyle bir suçlamada bulunmak, en hafif tabiriyle insafsızlıktır, iftiradır. Gezi Direnişi’nde “darbeci” arayanları, tüm Türkiye alenen görmüştür.

Kaya ÖDP’yi HDP’ye katılmadığı için, yine suçlu ilan ediyor. ÖDP, HDP tartışmaları başladığından beri tavrını net olarak ortaya koymuş, HDP’ye neden katılmayacağını işin muhataplarıyla paylaşmıştır. Acaba ÖDP kendi kuruluş sürecinin kötü bir kopyası olan, HDP’ye neden katılmak zorunda? Referandum sürecinde AKP’ye koltuk değneği olanlarla ideolojik bir hesaplaşma yapılmadan, nasıl aynı yol yürünebilir.

Gökhan KAYA yine Cumhurbaşkanlığı meselesi üzerinden, ÖDP’ye vurmaya çalışıyor. ÖDP’nin Birleşik Muhalefet çalışmasının, Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, CHP’nin sol içindeki taşeronluğunu yaptığı, bir hegemonya çalışması olduğunu iddia ediyor. ÖDP’ye dönük başlayan bu saldırıların arkasında, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin olduğu kanısındayım. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde de referandum dönemine benzer, ya bir “yetmez ama evet” ve boykot tavrı ya da AKP ile açık bir ittifak gerçekleşebilir. Bunun karşısında gelişecek muhalefetin ana gövdesini, referandum sürecinde olduğu ÖDP’nin oluşturacağını biliyorlar. Böyle bir muhalefete ve gelişecek tepkilere karşı şimdiden, ÖDP’yi hedef almaya çalışıyorlar. Cumhurbaşkanlığı sürecinde örtülü de olsa, AKP’ye verilecek bir destek, HDP’yi darmadağın edecektir. Zaten seçim sonrası, HDP içinde başlayan tartışmalar, BDP’nin HDP’ye katılması, HDP’nin bıçak sırtı bir hatta gittiğini göstermektedir.

Gökhan KAYA’nın bir başka iftirası da Alper TAŞ’ın, CHP’den milletvekilliği beklediği saçmalığı. Kusura bakmasın ama Alper TAŞ veya herhangi bir başka ÖDP’linin vekillik ve başka makam sevdaları olsaydı, sizle birlikte ÖDP’den ayrılırdı. ÖDP içindeki ideolojik mücadeleyi kaybedip, partiyi terk ettiniz; şimdi ulusalcılık masallarıyla insanları kandırabileceğinizi zannediyorsunuz.


18 Nisan 2014 Cuma

BİTMEYEN IZDIRAP DENİZ BAYKAL


30 Mart yerel seçimleri sona erdi ama sonuçları ve etkileri halen tartışılmaya devam ediyor.  30 Mart’ın oy kaybetse de kazananı AKP, kaybedeni de biraz oy arttırmış olsa da ana muhalefet partisi CHP’dir.  Haliyle CHP’de iç hesaplaşmanın başlaması da kaçınılmaz.  Şimdiden zaten bunun sinyalleri görülüyor.  Hemen her yerde bu tartışmalar sürüyor. Bu tartışmalara CHP Eski Genel Başkanı Deniz BAYKAL’da Antalya’dan verdiği demeçlerle katılıyor.

Baykal her ne kadar bir komployla parti genel başkanlığını bıraksa da parti üzerindeki etkisini bırakmaya hiç niyeti yok. Gölge bir genel başkan gibi açıklamalar yapmaya, Demokles’in kılıcı gibi CHP üzerinde sallanmaya devam ediyor.  Baykal Antalya’da bir dizi ziyaret esnasında gazetecilere de demeç vermiş ve CHP’de tazelenmeye ihtiyaç olduğunu söylemiş. Bir an “siyaseti mi bırakıyor?” diye düşündürüyor ama demecin devamını okuyunca hiçte öyle gözükmüyor.  Baykal, partinin Antalya yerelinde ve ülke genelindeki seçim politikasında ve adayların seçiminde ciddi sıkıntılar olduğunu söylüyor. “Ne var bunda, eski bir genel başkan böyle değerlendirmeler yapamaz mı?” denebilir ama mesele Baykal olunca değerlendirmeden ziyade, bir iç hesaplaşmanın sinyallerini görebilirsiniz. 

Kendisi unutmuş olabilir belki ama CHP’nin bugün iyice sağa açılma hamlesinde, Baykal’ın katkısı yadsınamaz. Partisinin Kürtlerle, solcularla, emekçi kesimlerle bağının kopmasında, CHP’nin ulusalcılığa teslim olmasındaki en büyük etken, Baykal’ın genel başkanlığı boyunca yürüttüğü politikalardır. Bugün CHP Kürt illerinde oy alamıyorsa, emekçi kesimlerin yoğun olduğu illerde de ilçelerde de varlık gösteremiyorsa, bunun başlıca sebebi bu kesimlere partiyi kapatanlardır. Seçim sürecinde birçok yerde yaşanan faşist saldırılarda, faşistlere karşı durması gereken CHP’liler, faşistlerle yan yana duruyorsa, bunun nedeni CHP’nin sağcılaştırılması ve ulusalcığa teslim olmuş olmasıdır.

Baykal her seçim kaybedişinde “yenilenme ve tazelenme” diyerek, daha çok sağa yanaşmış,   Avrupa Sosyal Demokratlarının 3. Yolculuğunu benimseyerek de daha çok liberal politikalara sarılmıştır. Kendi genel başkanlığını her daim garantide tutmak için de parti içi demokrasi kanallarını tıkayan da yine Baykal’ın kendisi olmuştur. Uyguladığı politikalarla partinin sosyal demokrat kimliğini budamıştır. Şimdi önerdiği yenilenme ve tazelenme de bunların dışında, farklı bir şey içermemektedir. 

Antalya meselesine gelecek olursak, CHP’nin seçimi kaybetmesinde birçok etken sayılabilir, bu etkenleri CHP’liler oturup “nerde hata yaptık?” diye düşünsün. Ama artık sağır sultanın bile duyduğu bir gerçekte var ki, o da Baykal’a yakın isimlerin Antalya’da, seçim sürecinde, seçimi kazanmak için çalışmadıklarıdır. Unutulmasın ki, Menderes TÜREL’e 2004’te Antalya’yı ilk teslim eden de, Baykal’ın yanlış aday seçimi olmuştur. Mevcut Başkan Bekir KUMBUL dururken, hem de seçimi kazanma şansı olmasına rağmen, o dönem Antalya Valisi olan ve Süleyman DEMİREL’e yakınlığıyla bilinen Ertuğrul DOKUZOĞLU’nu aday göstererek, kendi memleketini AKP’ye adeta hediye etmiştir.   

Deniz BAYKAL gerçekten bir tazelenme ve yenilenme istiyorsa, şöyle bir düşünsün; “partiye onca yıl genel başkanlık yaptım, hep seçim kaybettim, gün geldi partiyi seçim barajının altına düşürmeyi başardım, parti içi tartışma ve hizip denince neden hep ben akla geliyorum, ben nerde hata yaptım”. Acaba hep bu CHP’nin mi tazelenmeye, yenilenmeye ihtiyacı var? Bir kere de “ben de bir siyasetçi olarak, fikri anlamda tazeleneyim, yenileneyim, öz eleştiri yapayım” desin.

Baykal’a siyaset yapma demiyoruz, yapsın ama hobi olarak. Böylesi hem CHP, hem de ülke için daha hayırlı olacak sanırım.

31 Mart 2014 Pazartesi

İşte Seçim Sonucumuz: Tek Yol Sokak Tek Çare Direniş



30 Mart Mahalli İdareler Seçimi dün yapıldı. YSK henüz kesin sonuçları yayınlamadı ama AKP yüzde 43-45 aralığında bir oy oranına ulaştı. 2011 genel seçimlerine göre kısmı bir gerileme görülürken, 2009 yerel seçimlerine göreyse oylarını artırarak çıktı. Seçimler üzerine daha çok değerlendirme yapılacaktır. Şimdi kısaca bir durum değerlendirmesi yapmakta fayda var.

Bu seçim sonuçları gösteriyor ki,  17 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk olayları halkımızın bir kısmı için bir anlam ifade etmemiş. Elbette toplumsal hayata bakınca, “nasıl olur da bir toplumun yarıya yakını, bu yolsuzluklara seyirci kalır, bu nasıl bir çürümüşlüktür?”diye düşünebiliriz.  Toplumun bu yapısına şaşıranlar olabilir ama ülkemizin son otuz yılda yaşadığı değişim ve dönüşüme bakınca, toplumun nasıl da genetiğiyle oynandığını daha iyi anlayabiliriz. 12 Eylül eliyle gerçekleşen sadece solun geriletilmesi değil, solun topluma kazandırdığı dayanışma, yârin yanağından gayrı her yerde ve her şeyde paylaşım duygusu yok edildi.  Bunun yerine köşeyi dönmecilik, bireyselcilik ve kestirmeden zengin olma hayalleri topluma nüfus etti. 12 Eylül sonrasını yaşayanlar hatırlarlar, bir anda mantar gibi bitiveren bankerlerle halktan milyonlarca lira toplanmış, bu paralar bir gecede buharlaşmış, binlerce insan bir gecede fakirleşmişti. İşte bu anlayış devletinde asli politikası olmuş, azgın bir neoliberal politikayla kamunun tasfiyesine başlanmıştı.  Yoksullaşan halk, cemaat ve tarikatların insafına terk edildi. Yoksul mahalleler, siyasal İslamcıların kaleleri haline dönüştü. Vakıflar, dernekler, belediyeler eliyle bu mahallelerde sürdürülebilir bir yoksulluk inşa edildi. 80’li yılların meşhur bankerlik olaylarına benzer İslamcıların kar paylı sistemleri, 90’lı yıllarda mantar gibi bitmeye başladı. Kar paylı sistemle binlerce insan dolandırıldı, emekleri, alın terleri çalındı. Bunun balonu da bankerler olayı gibi patlasa da toplumu bir ağ gibi sarmış olan cemaat-tarikat ağı ve onun toplum üzerindeki etkisi kırılamadı. 2002 yılında AKP’nin iktidara gelişiyle bu mekanizma devlet eliyle güçlendirildi ve halen sürdürülüyor.

Bu girizgâh biraz uzun gelmiş olabilir, “ne var bunda, bunları zaten biliyoruz” diyebilirsiniz. Ama asıl can alıcı nokta burası: Tüm bu olumsuzluklara rağmen, halk bu yapının çemberi dışına çıkmış değil.  AKP tüm bu yaşananların sonucunda, halen bugün yoksulların ve büyük emekçi kesimlerin oyunu alıyor. Sınıfsal olarak solun, sosyalistlerin yanında durması gereken kesimler, bizim yanımızda değil. Halkın büyük bir kesimi için belirleyici olan yolsuzluk olayları değil, kendi yoksulluğunu bir nebze törpüleyen sosyal ağın kaybolmaması. O ağ da iktidar eliyle ya da cemaat ve vakıflar eliyle halen sürdürülüyor. Bunun üzerine bir de bu kesimler üzerinde ve taşrada ağır bir muhafazakârlık baskısı hâkim durumda. Zaten mevcut gücüyle AKP’nin bir anda gerilemesi ve çözülmesi mümkün değil. Bugün, devletin kendisi olmuş bir partiden bahsediyoruz.  İktidarı o kadar kolay terk etmeyecektir. Bütün imkânlarını seferber edecektir.   

Bu seçim sonuçlarına bakarak bu toplumu, üstten bakan bir yaklaşımla tu-kaka ilan edemeyiz.  Tüm bu çürümüşlüğü, tüm bu pisliği ancak devrimin temizleyeceğini biliyoruz. Ama devrim, bilgisayarda oynanan bir strateji oyunu değil.  Örgütlenmeden, halka nüfus etmeden kazanılamaz. Seçimden seçime yapılan çalışmalarla yapamayız.  Tüm bu çürümüşlüğü ancak gerçek ve sayıcı bir örgütlenmeyle aşabiliriz. Sadece örgütlenme yetmez, toplumun kaybettiği dayanışma ve paylaşma duygularını yeniden bu topluma kazandırmalıyız. Yeni bir insan tipi de yaratmalıyız. Seçim sonuçlarından sonra, özellikle sosyal medyada yayılan “hani gezi ruhu, nerede?” gibi söylemlere bakmayın. Tam da dediğim şey gezi direnişinin içinde. Paylaşım, dayanışma, direniş, her şeye rağmen umudunu kaybetmeme… Bunun için gerekli olan şey hayatın tam ortasında; sokakta, mahallede, okulda, iş yerinde, hayatın her alanında olmaktan geçiyor.  Çürümüşlüğe, yozlaşmaya karşı kendi değerlerimizle direnmekten geçiyor.  Artık bahanelerin arkasına sığınma lüksümüz yok. Otuz yıl önce kaybettiklerimizi, şimdi tırnaklarımızla kazıyarak geri alacağız. Mahalle mahalle, köy köy, sokak sokak… Gücümüzü, kudretimizi alacağımız yerler orası.  Sonuçta seçimler bitmiş olabilir, ama hayatın her alanında mücadele sürüyor. Halen halk yoksullaşıyor, kardeşkanı dökmesi için savaşa sürükleniyor, halkın doğası talan ediliyor.  Seçimler bitti, şimdi hayat ve sokaklar bizi bekliyor.

AKP de bunu farkında, o yüzden kısa vadede toplumsal muhalefet üzerindeki baskıyı arttıracaktır. Biz de bu baskıya karşı, sokağın ve direnmenin gücünü göstereceğiz.   Mahir ÇAYAN’ın işaret ettiği gibi “Onların; bugün büyük görünen güçleri ve imkânları bizlere vız gelir. Kaybedeceğimiz hiçbir şey yoktur. Ama kazanacağımız koca bir dünya vardır…”

27 Mart 2014 Perşembe

Devlette Kontra Yöntemlerde Devamlılık Esastır


17 Aralık yolsuzluk operasyonunun ardından, adeta ses kaydı sağanağına tutulmuş durumdayız.  Her gün yeni bir rezillik ortaya çıkıyor. AKP iktidarı da bu rezilliklerin üstünü örtmek için, seferberlik ilan etmiş durumda. Öyle ki; twitter yasaklanıyor, yerel seçimler bir seferberlik haline dönüştürülerek, istiklal savaşı başlatılıyor. En tehlikeli yöntemse, ülkenin bir savaş bataklığına sokulması.

CHP lideri KILIÇDAROĞLU’nun “duyum aldık” dediği bu ihtimalin, son yayınlanan ses kaydıyla ihtimalden öte bir durum olduğu anlaşıldı. Son kayıt, moda deyimle, adeta “bomba” etkisi yarattı. MİT Müsteşarı, Dışişleri Bakanı, bir Orgeneral ve Müsteşar arasında geçen konuşmalarda, Türkiye’nin Suriye ile bir savaşa nasıl sokulabileceği konuşuluyor. Suriye’ye savaş açmak için çeşitli yöntemler sıralanıyor.  Mevcut koşullar savaş için elverişli değilse, savaşa bahane yaratacak yöntemlerin bizzat Türkiye tarafından yaratılabileceği söyleniyor. MİT Müsteşarı “gerekirse Süleyman Şah türbesini Türkiye olarak bombalarız veya bombalattırabiliriz” diyor.  Yine MİT Müsteşarı “Suriye’ye dört adam gönderip, Türkiye’ye füze attırtabileceğini” söylüyor. Böylece Suriye’ye saldırmanın bahanesi yaratılmış olacak.

İşte bu konuşmalar gündemde bomba etkisi yarattı. Ama biz biliyoruz ki bu kirli yöntemler, devletimiz tarafından kendi halkı için defalarca denenmişti. Kısaca hafızamızı yoklarsak, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

6-7 Eylül olaylarını hatırlayalım; Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalandığı yalanıyla, ülkemizdeki Rumlara dönük linç ve yağma olayları yaşanmıştı. Bu olayların üzerine, ülkemizde yaşayan binlerce Rum, ülkelerini terk etmek zorunda kalmıştı. Başbakan’ın “demokrasi şampiyonu” ilan ettiği Adnan Menderes hükümeti, bu olayları aydınların ve solcuların üzerine yıkmaya çalışmış, insanlar suçsuz ve hukuksuz bir şekilde zindanlara atılmıştı. Olaylarla ilişkileri ispatlanamadığı için bu kişiler daha sonra serbest bırakılmışlardı. Yaşanan olayların devlet eliyle tezgâhlandığı, daha sonra Sabri YİRMİBEŞOĞLU tarafından itiraf edilmiştir. Sabri YİRMİBEŞOĞLU, “6-7 Eylül olayları bir Özel Harp işidir. Müthiş bir organizasyondur ve başarıya ulaşmıştır” diyerek işin aslını söylemiştir.

Devlet, bu kontra yöntemleri kullanmayı sürdürmüştür. 1 Mayıs 1977 yılında Taksim’de toplanan yüz binlerin üzerine ateş açılmış, ateş sonucu ve çıkan panikte onlarca kişi hayatını kaybetmiştir. Bu olay da önce Sovyet ve Çin yanlısı sol grupların üzerine yıkılmaya çalışılmış, işin aslının öyle olmadığı daha sonra anlaşılmıştır.  Ama maalesef bugün halen bu işi, “sol içi çatışma” diye halka yutturmaya çalışan solcu artıkları var.

1 Mayıs katliamından sonra da devletin kanlı provokasyonları sürmüştü. Ülkede yükselen sol dalgayı bastırmak, ülkeyi bir darbe ortamına sürüklemek için, sivil faşistlerin de desteğiyle bu yöntemler sürdürülmüştür. Ülkemizde yaşanan Alevi katliamlarında da, bugün Suriye’ye saldırmak için kullanılmak istenen yöntemler kullanılmıştı. Maraş katliamı öncesi, önce bir sinema faşistler tarafından bombalanmış, ardından “solcular camiyi bombaladı” yalanı yayılarak, günlerce süren bir vahşet yaşanmıştı. Aynı yöntem Malatya’da denenmiş, Çorum’da benzer bir katliam solun örgütlülüğü sayesinde engellenmiştir. 

12 Eylül darbesinden sonra, aynı yöntemler Kürt halkı üzerinde sürdürülmüş, devletin sistematik köy yakmaları, kitlesel katliamları PKK yapmış gibi gösterilmiştir.

Görüyoruz ki ülkeye ileri demokrasi getirdiğini iddia eden AKP, devletin kontra yöntemlerinde devamlılığı esas almıştır. Gezi sürecinde ve sonrasında yaptıkları onca provokasyona rağmen iç savaş çıkaramayan AKP, ülkeyi şimdi bu kontra yöntemlerle Suriye ile bir savaşa sokmaya çalışıyor. Başbakan Erdoğan kendi istikbali için, ülkenin yoksul halk çocuklarını bir hiç uğruna ölüme götürmekten çekinmemektedir.

Devletin bu kontra yöntemlerinde devamlılık esas olabilir, ama unutmasınlar ki bu ülkede bir de zalimin zulmüne direnme geleneği vardır.  Kızıldere’den Gezi’ye bu mücadele geleneği sürüyor. Bizler biliyoruz ki kurtuluşumuzun yolu tapelerde değil, Gezi ruhuyla AKP diktatörlüğüne karşı mücadeleden geçiyor.  

24 Mart 2014 Pazartesi

Ahmetler Köyü’nde Direniş Var, Yılgınlık Yok…


Karadeniz’den sonra en yoğun HES yapımı, Antalya ve çevresinde... Birçok HES inşaatı sürüyor, kimisi bitti, kimisi yapım aşamasında, kimisi de halkın direnişi nedeniyle ya yargı aşamasında ya da geçici süreyle durdurulmuş durumda. Bunlardan biri, belki de HES’e karşı mücadelede simgeleşmiş olan Ahmetler Köyü. Köylülerin anlatımına göre; “iki amcaoğlu Yörük Ahmet gelip yerleşmiş bu diyarlara, onun üzerine buraya Ahmetlerin köyü”denilmiş.

Ahmetler Köyü’ne yapılmak istenen HES, halkın yoğun tepkisiyle karşılaştı. HES yapılmak istenen bölgeye halk tarafından günlerce kamp kuruldu. Canını dişine takan köylüler, örnek olacak bir direniş sergilediler. Bu direniş karşısında ciddi bir kamuoyu da oluştu. Her yerden Ahmetler Köyü’yle dayanışma sergilendi. Şuanda, seçimin de etkisiyle HES yapımı durmuş durumda. Ama iktidar, Ahmetlere HES yapma inadından vazgeçmiş değil. Biz de Ahmetler Köyü’ndeki son durumu yerinde görmek için, Pazar günü köyü ve köylüleri ziyaret ettik. Köy yolunda köyün sakinlerinden Fatma Teyze’yle karşılaştık, tarlasından dönüyordu. Arabamıza davet ettik, o da bizi kırmadı. “Nereden ve niçin geldiğimizi” sordu. Biz de “HES’le ilgili geldik” deyince, “yoksa HESçi misiniz?” dedi. “HESçi olmadığımızı, onların mücadelesinin ne aşamada olduğunu öğrenmek için geldiğimizi” söyleyince, yüzüne bir neşe geldi. Hemen bizi evine buyur etti. Anadolu insanının misafirperverliğiyle hemen çayını demleyip, gerek yok ısrarımıza rağmen, bize kahvaltı hazırlayıverdi.  Biz Fatma Teyze’nin evinde sohbet ederken, etrafta bir hareketlilik gözümüze çarptı. Ardı ardına, Fatma Teyze’nin evine köylüler gelmeye başladı. Köylüler köylerine gelecek HESçilere karşı tedbir geliştirmişler, anında birbirlerini haberdar ediyorlar. Bizim aracın köyden birine ait olmadığını anlayınca, hemen birbirlerine haber vermişler, “HES şirketinden birileri gelmiş olabilir” diye. O yüzden köyde ufak çaplı bir heyecana yol açtık, ama durumu izah edince, iş tatlıya bağlandı. Biz de çayın demlenmesinin ardından, Fatma Teyzemizle tatlı bir sohbete başladık.

HES ve ona karşı yürüttükleri mücadeleyi sorunca, gözleri dolu dolu olarak anlattı. HESçiler bir gün ansızın köye iş makineleriyle gelerek, işe başlıyorlar. Köylülerde bunu duyar duymaz, harekete geçiyorlar. O günden itibaren direnişteler. Önce “buraya baraj yapılacak” diye halkı kandırmaya çalışıyorlar. “İşsizlere iş vereceklerini” söylüyorlar. Kimse buna zaten kanmıyor, kısa zamanda da işin aslı ortaya çıkıyor, barajın yalan olduğu anlaşılıyor. Köylülerin direnişi de şiddetleniyor. Köylüler HES yapılmaması için, nöbete geçiyorlar. Köylülere karşı, HES şirketinin paralı elemanları saldırıyor, silah kullanıyor. Saldırganlar jandarma tarafından korunuyor. Köylüler saldırganlardan şikâyetçi olsa da şimdiye kadar herhangi bir yasal işlem yapılmamış. Tüm bu saldırılar da köylüleri yıldıramamış. “Günlerce orada nöbet tuttuk” diyor Fatma Teyze ve “Bu HES buradan gidene kadar da mücadele etmeye devam edeceğiz” diyor.

Yetmiş yaşına merdiven dayamış ama, gözlerinde mücadele etmenin ve direnmenin verdiği gururu okuyabiliyorsunuz. “Mücadelede kadınları hep ön saflarda görüyoruz” diye sorunca “kadınlar herkesten daha yürekli” diyerek gülümsüyor. “Su olmazsa hayatın olmayacağının farkındayız” diyor, “Canımızı veririz bu suyu vermeyiz” diyerek ekliyor.  

Sohbetimizin ardından Fatma Teyze bize rehberlik ederek, hem köyü gezdiriyor, hem de diğer direnişçi köylülerle tanışmamıza vesile oluyor. Yolda muhtara rastlıyoruz. Köyde kiminle konuşsak, muhtarın tutumundan memnun. Muhtara bunu soruyoruz, kimi muhtarların HES yapımından yana tutum aldıklarını hatırlatınca “halkımın istemediği bir şeye ben nasıl olur diyebilirim, onların karşısında olabilirim” diyor. “Direnişlerinin asla siyasi malzeme olarak kullanılmasını istemediğini” ısrarla vurguluyor.

Diğer köylülerle konuşuyoruz, herkes Fatma Teyze’yle aynı düşüncede; “Asla bu sudan vazgeçmeyeceklerini” ifade ediyorlar. Onlar için su, vazgeçilemez. “Sadece kendileri için değil, doğadaki diğer canlılar için de bunu istediklerini” ifade ediyorlar.  HES yapımının şu anda durmuş olduğunu hatırlatıyoruz; “seçimden sonra göreceğiz” diyorlar. Yeniden direnişe hazırlar, direniş için kurdukları çadırlar yerli yerinde duruyor.  “Köylerine gelen AKP’lilerin bile, buraya HES yapılmasını savunamadıklarını” belirtiyorlar. Direniş güçlerinin farkındalar, “çoluk çocuk her yaştan köylüler olarak direneceklerini” söylüyorlar. Gezi Direnişi’ni de unutmuyorlar, oradaki direnişçilere dönük saldırının aynısını yaşadıklarını, direnişçiler için üzüntülerini de ifade ediyorlar. En büyük kaygıları, benzer can kayıplarının köyde yaşanması. “Öyle olursa hiçbir şey eskisi gibi olmaz” diyorlar.

Bizden en büyük istekleri; gittiğimiz her yerde haklı davalarını anlatmamız. “Nerede olursa olsun bunu anlatın” diyorlar. Biz de her zaman yanlarında olacağımıza, her yerde bu haklı mücadelelerini anlatacağımıza söz vererek, yanlarından ayrılıyoruz. Ahmetler Köyü HES’e karşı mücadelenin nasıl olacağının, güzel bir örneği. Bir köy hep birlikte mücadele ediyor.  Gözünü budaktan sakınmıyor. Onlar “kişisel istikballeri için değil, insanlığın geleceği için, bir istiklal mücadelesi verdiklerini” ifade ediyorlar.       

28 Şubat 2014 Cuma

Recep Adnan Tayyip Menderes


Türkiye’de “asrın yolsuzluğu” diyebileceğimiz olaylar yaşanıyor. Son günlerde ortaya çıkan, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN ve oğlu Bilal ERDOĞAN arasında geçtiği iddia edilen ses kayıtları, yaşanan yolsuzluk olaylarının boyutlarını göz önüne seriyor. Dönen paraların meblağı, dudak uçuklatıyor. Paraları “sıfırlamak” günler alıyor.  Tüm bu yaşananlar, bırakın demokratik rejimleri, baskı rejimlerinde bile istifayı gerektirirken, Başbakanın kılı bile kıpırdamıyor. O istifa etmek yerine, iktidarını güçlendirecek, yeni yolsuzlukların açığa çıkmasını engelleyecek, yasaları çıkarmayı sürdürüyor. İnternet yasası, MİT yasası, HSYK… Hep bunun için.

Başbakan sadece yasa çıkarmakla kalmıyor, üzerindeki baskıyı kırmak için geçmişe muhalefet ederek, bu işleri geçiştirmeye çalışıyor. İşi o kadar abarttı ki artık 1940’lı 1960’lı yıllara saydırıyor. Bunun son örneğine, Uşak’ta tanık olduk. Başbakan burada, 1960 yılında Eskişehir sıkıyönetim komutanlığının yayınladığı bir tebliği gösterdi.  Başbakan bu yöntemi kullanmayı seviyor. Ne zaman bir eleştiri gelse, eski dönemlerden bir belgeyi çıkarıyor, başlıyor veryansın etmeye. Özellikle de Demokrat Parti ve Adnan MENDERES üzerinden sürekli bir mağduriyet üretmeye çalışıyor. Adnan MENDERES’ten bir demokrasi şampiyonu yaratmaya çalışıyor. Başbakan ve Adnan MENDERES arasında benzerlik herhangi bir mağduriyet üzerinden değil, ikisinin anti demokratlığı ve diktatöryal eğilimleri üzerinden kurulabilir. Dönüp o günlere bakın, sadece Demokrat Parti yerine AKP, Adnan Menderes yerine Recep Tayyip ERDOĞAN yazın her şeyin ne kadar birbirine benzediğini göreceksiniz.

Başbakan bugün kendi yolsuzluklarını kapatmak için; “paralel yapı”, “darbe” vs diyerek, bir istiklal mücadelesi başlattığını söylüyor. Tıpkı Adnan MENDERES’in “vatan cephesi” gibi. O da muhalefeti darbecilikle itham edip, onlara karşı “vatanseverleri harekete geçiriyoruz” diyerek vatan cephesini kurmuştu.

Bugün nasıl basın iktidarın yoğun baskısı altındaysa, Demokrat Parti dönemi de çok farklı değildi. Belki o gün “Alo Fatih” yoktu ama basın üzerinde koyu bir sansür baskısı vardı.  Ardı ardına yasalar çıkarılıyor, bugün olduğu gibi gazeteciler hapishaneleri dolduruyordu.  Gazeteler adeta devlet tarafından idare edilir hale gelmişti. Yandaş olmayan basına her türlü baskı reva görülüyordu.

Bugün nasıl toplum üzerinde baskı uygulanıyorsa, o dönemde de aynı şekilde uygulanıyordu. Muhalefet partilerinin, sivil toplum örgütlerinin miting yapması, gösteri yapması iktidar eliyle yasaklanıyor, gösteri yapanlar polis zoruyla, polisin yetmediği yerde asker zoruyla dağıtılıyordu. Polis o günde iktidarın emrindeydi. Yeni yetki kanunlarıyla devlet içinde “paralel” yapılar oluşturuluyor, bunlar özel yetkili mahkemeler gibi hareket ediyordu.

Nasıl bugünün iktidarı Amerikancıydıysa, Demokrat Parti ve Adnan MENDERES’te o kadar Amerikancıydı.  Nato’ya girmek uğruna, binlerce vatan evladı, Kore’de, Amerikan çıkarları için ölüme gönderildi.

Bugün ki yolsuzluk olaylarının aynıları, o döneminde vazgeçilmeziydi.  O zaman da yolsuzluk yüzünden bütün bir kabine istifa etmek zorunda kaldı. Bugün birkaç bakan, o da istemeyerek, istifa ettiler. O zaman da “Adnan MENDERES zorda kalmasın” diye kabine istifa ediyordu, bugün de Başbakan “elimi rahatlatın” diye bakanları istifa ettiriyor.

Bugün nasıl cemaatler devlet eliyle palazlandırılıyorsa, o gün de cemaatler devlet eliyle palazlandırılıyor, aydınlanmanın tüm kurumları tasfiye ediliyordu.

Tabi bir de o dönemin Celal BAYAR’ı var ki, o da Abdullah GÜL gibi bağımsız bir Cumhurbaşkanı değil, Demokrat Parti’nin bakanı gibi çalışıyordu. 

İşte Başbakanın sürekli kendisiyle benzerlik kurduğu, Demokrat Parti iktidarı ve Başbakan Menderes döneminin kısa özeti.  Ortada bir mağduriyet benzerliği yok, tek adam ve diktatörlük hevesi ve benzerliği var. Başbakan o günlere atıfla ve mağdur edebiyatıyla belki günü kurtarabilir ama güneşi balçıkla sıvayamaz. Artık iktidarı liğme liğme dökülüyor. Artık kendisi ve iktidarının sıfırlanma vaktinin geldiğinin farkında.  Tüm baskı yasalarına ve saldırılarına rağmen, bu halk AKP’yi sıfırlayacak.

Not: Başbakanın geçmişe muhalefeti tamam da iktidarı liğme liğme dökülürken, bunca yolsuzluk ayyuka çıkmışken, muhalefetin geçmişine muhalefet eden HDP’ye ne demeli bilemedim. “İSKİ’de CHP’yi sıfırlayacağız” pankartı hangi aklın ürünü bilemiyorum. İstanbul’un yönetimine talip olup, yirmi yıldır İstanbul’u idare eden ve talan eden zihniyetin yolsuzluk düzenine karşı mücadele etmek yerine, yirmi yıl önce yaşanmış ve yargılanmış bir olayla mücadele etmenin yanlışlığını anlayacaklarını umut edelim.